30 Eylül 2009 Çarşamba

Iniesta Uçuşa Hazır



Iniesta geçen sezon Şampiyonlar Ligi finalinde sakatlanmıştı. O Iniesta Barcelona'yı finale taşıyan adamların başında geliyordu. Chelsea karşısında son dakikada attığı gol olmasa belki ne Barcelona'y bu kadar methiyeler düzüyor ne de Pep Guardiola'yı efsaneleştiriyor olacaktık.

İşte o Iniesta dün Dinamo Kiev karşısında sahadaydı. Şampiyonlar Ligi'ne dönüşüyle artık yeniden uçuşa geçmeye hazır. Futbol nankör bir oyun. Dün bir takımın yıldızı iken geçirdiğiniz ağır bir sakatlık sonrası alt kümelere doğru yol alan bir kariyere yelken açabiliyorsunuz. Iniesta'yı tekrar sahada hem de iyi bir şekilde görmek futbol adına çok sevindirici.

Iniesta'nın Barcelona'yı uçuracağı günleri dört gözle bekliyorum.

Beşiktaş Sıkıntı Yumağı



Şampiyonlar Ligi'nin en sıkıcı maçları için bir sıralama yapılsa Beşiktaş'ın hem Manchester United hem de CSKA maçları ilk beşe rahat girer. Maçların hepsini izlemediğim için ilk beşteki derecesi ne olur bilemiyorum.

Bugünlerde izlediğim maçlardan sıkıldığımı fazlasıyla dile getirmeye başladım biliyorum ama boşa değil. Sıkıldıklarım Fenerbahçe ve SerieA ile Beşiktaş maçları. Sahi Beşiktaş'ın CSKA karşısında ne oynamaya çalıştığını anlayan var mı? Krasic ve kalecileri Akınfaev dışında vasat bir takım karşısında nasıl bu kadar etkisizdi?

Denizli bu işi telafuz etmese de kafasında bitirmiş. Yoksa her maça başka onbir, daha ilk yarı bitmeden oyuncu değişiklikleri için başka bir açıklama yok. Alfabenin yarısını kullanabiliriz onun oyun planları için ama altı maçtır gol atamayan bir takım 90 dakika içerisinde yine gol bulamadı. Ekrem uzatmalarda yaradana sığınıp vurmasa bulamayacaktı da. Kadrosunda Holosko, Bobo, Nihat, Nobre, Tabata olan bir takımın gol atamaması anlaşılır bir şey değil. Tam anlamıyla psikolojik sıkıntı deryasında Beşiktaş. Rüştü bile yediği ikinci golde nasıl konsantre olamadığını haykırıyordu adeta.

Buradan nasıl çıkar sorusunun cevabını ancak Denizli verebilir ama onunda takıma hayrı yok. Demirören daha önce Tigana'yı ve Ertuğrul Sağlam'ı göndermekle yaptığı hatayı (Rıza Çalımbay için aynı şeyi düşünmüyorum), Del Bosque vakasıyla Beşiktaş'ı soktuğu durumu şimdi de Denizli'yi sezon sonuna kadar tutarak tekrarlarsa bu sefer kendi sonunu hazırlayacak.

Mustafa Denizli bu ülkenin en saygın teknik adamlarından ama kendisi de psikolojik olarak fazlasıyla yıpranmış durumda. Beşiktaş için söylenecek tek birşey var aslında bu yolun sonu çıkmaz sokak.


Maradona'nın Türk Basınına Etkisi


"Tanrı beni birçok kez korudu, bu seferde koruyacağını umuyorum. Şunu kafamıza sokmamız gerekir ki bu iki maç Brezilya karşısında hediye ettiğimiz gibi yola devam edemeyeceğimiz asıl maçlarımız".


Maradona yukarıdaki açıklamayı Arjantin radyosuna yapmış önceki gün. Öyle olsa gerek ki günümüzün popüler ifadesiyle Maradona'nın bir "B" planı yok. O işi Allah'a havale etme yoluna gitmiş.


Maradona teknik adamlık kariyerinde spor basınımızın cevabını aradığı birbaşka soruya da cevap verdi. Teknik adamların bir takıma etkisi nedir? Budur, daha fazla etkileyemez. Ne olumlu ne de olumsuz.


Artık yıldızlara dayalı futbol oynanmıyor, takım oyunu (Türk Basınının anladığı takım oyunundan bahsediyorum) olmadan başarı gelmez, herkes pres yapacak herkes koşacak prensibini benimseyen Türk basını için Maradona'nın Arjantin'i sağlam bir örnek teşkil edecek bundan böyle.


Maradona teknik adamlık kariyerinde futbol üstüne çok klişe olan bir tezi de doğruladı. Daha doğrusu tabi ki bu klişe değil ama basınımız için büyük malzeme verdi. Artık bakın iyi futbolcudan iyi teknik adam olmaz, Maradona'yı görmediniz mi diyecekler.


Bir de işin ahlaki boyutu var. Gençlerimize örnek olmak için bir kokainmanı nasıl bir takımın başına getirirsiniz söylemini Maradona ile birlikte daha güçlü söyleyebilirler. Bakın işte Maradona da kokainmandı onunla da işler yürümedi.


Teknik adam karizmatik olmalı en sevdiğim söylemlerden biri. Hoş Maradona'nın futbolculuk yıllarından kalan ve politik duruşu itibariyle karizması olduğunu iddia edebilirsiniz ama bu kiloyla ve pozuyla Şenol Güneş'ten daha karizmatik değil. Bu yüzden karizmanın futbol takımına ve oyuna etkisini tekrar tartışmaya açabilir Türk basını.


Düşündükçe başka şeyler de çıkabilir, şu an aklıma gelenler bunlar. Tüm bunlardan kurtulmamız için Tanrı'nın Maradona'yı ve Arjantin'i en azından Dünya Kupası'na ve orada da yarı finale kadar taşıması gerekiyor. Yoksa işimiz vahim.


Looking For Eric



17 Ekim Cumartesi Film Ekimi'nin galasında saat 21:30'da Eric Cantona hayranlarının kaçırmaması gereken bir film var.


Daha önceki bazı filmlerinde futbol sahneleri kullanan ve gerçek bir futbol hastası olan yönetmen Ken Loach, komedi ve dram öğelerini içeren bu filminde, Manchester United'ın 1997'de futbolu bırakan Fransız forveti Eric Cantona'yı hayallerinde gören Manchester'lı postacı Eric'i anlatıyor. Postacı Eric, karısı onu terk ettikten sonra haşarı üvey oğullarıyla başa çıkamayan, panik atak krizleri geçiren, üstüne üstlük otuz yıldır sevdiği Lily'ye bile açılamayan çaresiz bir adamdır. İşte böyle anlarda, sarıldığı özel bir arkadaşı vardır: Her akşam ona görünen ve trompet çalan futbol dehası, filozof Eric Cantona...


HAYATA ÇALIM AT
LOOKING FOR ERIC
Yönetmen: Ken Loach
Oyuncular: Steve Evets, Eric Cantona, Henshaw, Stephanie Bishop
İngiltere-Fransa-İtalya, 2009
35 mm / Renkli / 116' İngilizce; Türkçe altyazılı




Luca Ne Yapıyor



Luca ne yapıyor? Eskiden basketbolda vardı böyle bir geyik bana o görüntüleri hatırlattı.


Cevap: "Futbol topu ile boy stepsi"


Şampiyonlar Ligi Maçları


Star sağolsun maç yayınlamayarak futbol zevkimizi öldürdü dün akşam ama Şampiyonlar Ligi'nde dün gece oynanan maçlarda izlemeye değer görüntüler vardı. Oynanan sekiz maça ait notlarımı aşağıda yazdım.
Rubin Kazan 1- Inter 1

Dominguez'in henüz onuncu dakikada Rubin'i öne geçirdiği gol gecenin en güzel gollerinden biri.

Gecenin en güzel gollerinden diğerini de Stankovic uçarak kafa vuruşuyla yapıyor. Maicon'un asisti mükemmel. Zaten Rubin sol kanadını çökertmiş maç boyunca.

Maçın dönüm noktası Balotelli'nin Noboa'yı düşürdüğü an. O dakikadan sonra on kişi kalan Inter oyunun hakimiyetini de Rubin Kazan'a bırakıyor.

Barcelona 2 - Dinamo Kiev 0

Barcelona fazla kasmamış, özellikle Dinamo Kiev'in sol kanadından Messi ile çok etkili olmuşlar.

40. dakikada DinamoKiev'in attığı gol ofsayt değil gibi geldi ama pozisyonu çok net izleyemediğim için bir şey demeden geçeceğim.

Gecenin performansı Shoykovski'den, Messi ve Ibra kaçırdıkları ile rekor kırmışlar dün gece. Shovkovski'nin net 5-6 kritik kurtarışı var benim sayabildiğim.

Glaskow Rangers 1 - Sevilla 4

İlk yarıda etkili gibi gözüken Glaskow Rangers ama maçın kırılma anı da ilk yarıda Naismith'in Palop ile karşı karşıya kaldığı pozisyonda Konko tarafından düşürülmesine verilmeyen penaltı ve kırmızı kart.

İlk yarıda son adam olduğu halde kırmızı karttan yırtan Konko Sevilla'ya skor avantajını getiren ilk golü attı.

İlk golden sonra Glaskow iyice dağılmış. Bir Ada takımının kafayla iki gol yemesi de bunu gösteriyor zaten.

Arsenal 2 - Olympiakpos 0

Sadece gollerini izleyebildiğim karşılaşmada Zico yönetiminde Olympiakos 78 dakika dayandığı karşılaşmayı son on iki dakikada yediği gollerle kaybetmiş.

Gecenin en güzel golü Arshavin'den, tıpkı Van Persie'nin golünde olduğu gibi inanılmaz bir pas trafiği sonrasında Arshavin'in altıpasta yaptığı topukla vuruşa şapka çıkarılır.

Fiorentina 2 - Liverpool 0

Başkanı istifa eden, karışık günler yaşayan Fiorentina gecenin performansına imza attı. Jovetic de maçın yıldızı oldu.

Attığı ilk golde Zanetti'nin pasının da hakkını vermek lazım.

Artemio Franchi'de ilk yarıda Fiorentina'nın elde ettiği 2-0 skor avantajı, ikinci yarıda Liverpool'un baskısına rağmen maç sonuna kadar sürmüş.

Debrecen 0 - Lyon 4

Lyon'un performansını mı övmek lazım yoksa Debrecen'in bu ligde ne işi mi var demek lazım. Debrecen yerine Sivasspor da olabilirmiş mesela.

Pjanic'in performansı üst seviyede, 24 dakikada atılan üç golde iki asist bir gol ile imzası var Lyonlu oyuncunun.

Debrecen ise maç 4-0'a geldikten sonra cılız birkaç pozisyon dışında hiçbir şey üretemedi dün akşam.

Unirea 1- Stutgart 1

Bence gecenin en zevkli maçlarından biri, en azından pozisyon zenginliği ve maç içindeki heyecan dozu açısından.

Stutgart'ın kaleyi bulan 7 şutu gözönüne alındığında galibiyeti kaçıran taraf olduğunu söylemek lazım.

Varga'nın Unirea'nın Şampiyonlar Ligi'ndeki ilk golü bu ünvanı hakedecek güzellikte.

AZ 1 - Standard Liege 1

Az'nin forması nedir öyle diyerek notlarıma başlıyorum. Kırmızı şort üstüne garip bir gri mi anlayamadığım renk ama siz buraya tıklayarak bakabilirsiniz.

Uzatma anlarında yediği golle ancak bir puan alabildi evinde AZ ama bu da ülke puanı muhabbetinden dolayı iyi oldu bizim açımızdan.


Hakan Yakın Dağılmış




Haftasonu İsviçre Süper Lig'da oynanan FC Luzern - AC Bellinzona maçında Emmenbruecke aldığı darbe Hakan Yakın'ı fena dağıtmış.

29 Eylül 2009 Salı

Her Takımın Twitter Editörü Olsun



Twitter çılgınlığı nedir anlamıyorum, facebook daha anlaşılır birşey isteyen oradan ne yaptığımı da takip edebilir. Ama her anımı twitter'da "status update" yaparak geçirmek inanılmaz sıkıcı.

Ryan Babel de kendine bir hesap açmış. Malum Fiorentina ile ŞL maçı var. O da uçak seyahatinden girmiş olaya. Yok İtalya'ya gidiyoruz, yok uçağın piloyu bıdıdı dedi, Floransa'daki otelin resimleri...Nasıl bir hayatımı dikizleyin olayıdır bu. Paylaşmayın arkadaşım istemiyoruz.

Oldu olacak futbol takımları da hesap açsın. Soyunma odasında neler oluyor, teknik adam devre arasında futbolculara ne diye bağırdı. Başkan soyunma odasına gelip futbolcuları nasıl kutladı, ilk kim başkana yalakalık yaptı. Başkanın yanında hangi dalkavuklar vardı. Teknik direktör taktiği verirken sevgilisi ile mesajlaşan futbolcu kim? Burnunu sürekli karıştıran futbolcu...Az sonra!

Ekibe bir de twitter editörü alsınlar o habire yazsın, fotograflasın olanları. Yardımcı antrenör, kondüsyoner, sağlık ekibi, masör, malzemeci, twitter editörü...

Not: Ben sizinle paylaştım ama bu Ryan ne halt ediyor takip edeceğim anlamına gelmiyor. Ama çok merak edenler buradan bakabilir.




Old Firm'in En Dramatik Hikayesi: Johnny Thompson


Haftasonu Rangers kendi sahasında Celtic'i ağırlayacak. Yine tarihi rekabetin unutulmaz maçlarından birine şahit olacak Ibrox Park. 5 Eylül 1931'de bundan tam 78 yıl önce de Old Firm'in en dramatik maçlarından birine sahne oldu Ibrox Park. Bir Rangers atağında rakip oyuncunun ayaklarına kapanan Celtic kalecisi Johnny Thompson feci bir şekilde sakatlanarak hayata veda etti.

Henüz ikinci yarının başlama vuruşundan beş dakikalık bir zaman geçmişti. Maç golsüz eşitlikle devam etmekteyken genç kaleci Rangers forveti Sam English ayağındaki topa doğru kendini bıraktı. Sam English'in dizi Johnny'nin kafasına geldi ve o pozisyonda aldığı darbe ile ağır bir biçimde sakatlanan Johnny Victoria Hospital'a kaldırılsa da akşamının ilerleyen saatlerinde hayata gözlerini yumdu.

Johnny Thompson o gün daha doğmayan Celtic taraftarları için de gelmiş geçmiş en büyük kalecidir. The Story of the Celtic'in yazarı eski Celtic menajerlerinden Willie Maley de kitabında onun için tüm galaksi üzerinde Celtic'in kalesini emanet ettiği en büyük kaleci olarak bahseder. Çok beğenilen, alçakgönüllü ve kibirli olmayan bir genç adamdır Johnny ona göre. Kısa süren kariyerine rağmen17 yaşında yeşil beyazlı formayı giymeye başlayan Johnny Celtic ile iki İskoçya Kupası sevinci yaşamıştır.

Anısını yaşatmak için küçük yaş gruplarında 1983 yılından beri adına The John Thomson Trophy turnuvası düzenlenmektedir. Kalecilerin prensi adına ayrıca bir de müze bulunmaktadır. Taraftarlar ise onu aşağıdaki şarkı sözleriyle ölümsüzleştirmişlerdir.

THE JOHN THOMSON SONG
A young lad named John Thomson,From Wellesley Fife he came,To play for Glasgow Celtic,And to build himself a name.
On the fifth day of September,Against the Rangers club he played,From defeat he saved the Celtic,Ah but what a price he paid.
The ball rolled from the centre,Young John ran out and dived,The ball rolled by; young John lay still,For his club this hero died.
I took a trip to Parkhead,To the dear old Paradise,And as the players came out,Sure the tears fell from my eyes.
For a famous face was missing,From the green and white brigade,And they told me Johnny Thomson,His last game he had played.
Farewell my darling Johnny,Prince of players we must part,No more we'll stand and cheer you,On the slopes of Celtic Park.
Now the fans they all are silent,As they travel near and far,No more they'll cheer John Thomson,Our bright and shining star.
So come all you Glasgow Celtic,Stand up and play the game,For between your posts there stands a ghost,Johnny Thomson is his name.


İtalya'da Yapayalnız




Yabancı bir ülkede çok da yıpranmamak ve güçlü olmak adına belki onun gibi yapmanız gerekiyor. Hele bir de futbol kültürü olarak bir alt düzeyde olan bir ülkenin vatandaşı iseniz hor görülmeniz ve basın tarafından acımasız eleştirilere uğramanız kaçınılmaz.
İngiltere'de olduğu gibi İtalya'da da yalnız bir adam Morinho. Ama baktığınızda İtalya'daki en güçlü spor adamı gibi duruyor. İtalyan futboluna yıllarını vermiş çınarlarla ağız dalaşına giriyor ve çoğu kez bu ağız dalaşından da galip ayrılıyor.
Bu hafta içi ŞL'de Rubin Kazan karşısına 3 puan için çıkıyor Inter. Haftasonu Sampdoria maçının travmasını atlatan Morinho dün basının karşısına çıktı.

Zeman'a da cevabını döndü basın aracılığıyla: "Zeman mı? Tanımam etmem". Bu arada Morinho'nun top tekniği de çenesi kadar başarılı.


Yedek Kulübesi



"Düşünün teknik adamsınız ve böyle bir yedek kulübeniz var. Ronaldo, Kaka ve Alfredo di Stefano. Alfredo di Stefano mu??? Alfredo sen niye soyunmadın, koş abicim giy formayı gel hemen maç başlayacak şimdi"...

28 Eylül 2009 Pazartesi

Rijkaard vs. Daum



Kabul etmek gerekir ki basında hazır kıta bekleyenler var iki teknik adamı da eleştirmek için. Öte yandan kime sorsanız ilk yedi haftada en az altı galibiyet bir beraberliğe razı olur lige başlarken.

Rijkaard'dan başlayakım. Meşhur bir B planıdır gidiyor. Rijkaard'ın B planı olmadığı söylenip duruyor. Futbol basit oyundur, basit oyunu oynamak zordur diye bir laf vardır. Rijkaard'ın da yaptığı bu. Galatasaray'ın en basit şekilde oyunu kazanmasını sağlayacak oyun düzeninde sahada yeralmak.

Biz şapkadan tavşan çıkarıp kazanan teknik adamları severiz. Ama Galatasaray'da şapkadan tavşan çıkartmayı gerektirecek bir durum yok ki. Defanstaki dörtlü pek değişmez, oyun içerisinde de geçerli bu. Önlerindeki ikili için seçimler tartışılabilir ama o bölgede hangi opsiyonu kullanırsanız kullanın kimse itiraz edemez.

Hücum hattındaki rotasyon bugüne kadar çok başarılı işledi ki bu atılan gol sayısından belli. Sorun ise Elano'nun nasıl daha aktif kullanılacağı. Rijkaard'ın ivedilikle çözmesi gereken konu bu. Gerisi basının malzeme arayışı.

Daum'a gelecek olursak: Öncelikle kazanan her zaman haklı mıdır tartışılır. Ama Daum şunu çok iyi biliyor. TSL'de gol yemezsen mutlaka rakip takım kim olursa olsun sana gol atma şansını fazlasıyla verecektir. Daum'un ilk geldiği dönemden defansif anlamda daha garantici bir oyun oynattığını kabul ediyorum.

Ama Daum'un elindeki reçete hiç de yanlış değil. Gol yeme nasıl olsa atarsın ve 70 dakika oyun dengede gitti ise bil ki rakip takımın kondüsyonu tükenmek üzeredir. Ama biz çok iyi biliyoruz ki Koch gibi bir kondüsyonerin elinde kalan 20 dakikada tempoyu daha da artırabilecek bir takım vardır.

Daum'un çözmesi gereken konu ise rotasyonu genişletmek ve Mehmet Topuz'u, Özer'i, Semih'i daha çok ve verimli kullanabilmek. Zaman içerisinde rotasyon olayının da oturacağı kanatindeyim. Avrupa'ya gelince Daum için zurnanın zırt dediği yer burası ama Daum'un ilk döneminden benim Avrupa'da başarısızlık diyebileceğim tek sezon var o da ŞL'den elendikten sonra UEFA'da Real Zaragoza'ya elenilen sezon. Diğer sezonlar için yeralınan grupları da düşününce farklı birşey beklemek bana çok doğru gelmiyor. Zaten ilk geldiği sezon hatırladığım kadarıyla Avrupa Kupalarına gitmedi Fenerbahçe.

Aslında hepi topu tartıştığımız, köşelerde adam asmaca oynadığımız konu budur. Ne Daum ne de Rijkaard için daha fazlasını yazıp olumsuz eleştiri getirecek bir durum yoktur. En azından devre arasına kadar...

Hangi Ronaldo



Ne mevkileri aynıdır, ne oyun tarzları...Ama futbol dünyasında bitmeyecek bir tartışmadır: Hangi Ronaldo? İkisini de izlemiş biri olarak ben şişman Ronaldo diyorum.

İnsan Herkesi Kendi Gibi Bilir



Serie A'nın bu sene hiç çekilir yanı yok. Ama teknik adamlar arasındaki ağız dalaşında açık ara bir numara. Bunda Morinho'nun tacizkar açıklamaları bir numaralı etken. Ama diğer teknik adamlar da ona cevap vermekten geri kalmıyorlar. Akdeniz insanı işte kanında var.

Zeman (o da İtalya'nın havasından ve suyundan Akdeniz insanı oldu diyebiliriz artık) Morinho'ya en son sallayan kişi, Morinho için "vasat bir teknik adam" demiş. Aziz Yıldırım da onun için "Tam istediğimiz futbolu oynatacak teknik adam" demişti.

Sonuç ortada, Fenerbahçe Zeman yönetiminde Pendik hattındaki minibüsçülere alay konusu olmuştu.

İnsan herkesi kendi gibi bilir derler ya cuk oturuyor. Zeman Morinho'yu vasat olarak biliyor, futboldan da betondan da anlayan başkan da Zeman'ı o dönem iyi teknik adam olarak biliyormuş.

Bu arada...Zeman betondan anlar.

Tacconi



BİY ve Futblog ağına katılmadan önce yazdığım ama pek kimsenin okumadığı, benim de sevdiğim bazı yazıları zaman zaman tekrar yayınlayacağım. Bunların ilki Tacconi ile ilgili olanı.



Mayıs'ın son günleri idi artık. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazanmak için Liverpool ve Juventus kozlarını paylaşacaklardı. O gün ki adıyla Heysel Stadı'nda iki takım oyuncuları kozlarını paylaşmadan önce Brüksel sokaklarında İngiliz holiganlarla İtalyan taraftar grupları pek çok kere kapışmış son kozlarını ise tribünlerde paylaşmak istemişlerdi.
Güvenlik olmadığı için İngilizlerin İtalyanların oturduğu bölüme saldırması kolay oldu. Çıkan arbedede 38 İtalyan ve bir Belçikalı duvara sıkışarak ya da ezilerek can verdiler. Baharın son günlerinde buz gibi bir hava esmesine şahit oldu tüm oyuncularda bu haber duyulduğunda.




O zamanlar öğrenci olan Simone Stenti kendini zor attı yeşil sahaya. Yedek kulübesinin yakınında duran uzun boylu bir adama kafasını kaldırıp baktığında gördü Stefano'yu. Ve yalvarırcasına "Lütfen bu maçı oynamayın" diye haykırdı. Stefano tek bir kelime söyleyememişti.



Kariyerinin en kötü günü, belki de hayatının en kötü günü bu olsa gerek Tacconi'nin. Oysa ki kariyerine baktığımızda sahip olduğu bir çok kupa ve en önemlisi UEFA veFİFA'nın düzenlediği organizasyonlardaki bütün kupaları alan tek kaleci olması, Juventus'ta kaptanlığa kadar yükselmesi, hepsi omzunda taşıdığı apoletlerde bu heyecanlı ve sözünü sakınmayan adamın. Özel hayatında ise mutluluğu Laura Hope ile yakalayıp ikisi kız, ikisi erkek dört çocuk sahibi oldu. Hayatında önemli bir yere sahip sigara ve alkol ne evliliğine ne de spor hayatına yansıdı.



Futbolu bıraktıktan sonra ki hayatında ciddi hayal kırıklıkları yaşadı aslında. Politikada bir türlü şansı tutmayan karizmatik kaleciyi sonrasında TV dünyasında da gördük. Ama hiçbirinde kaleciliğindeki kadar başarılı olamadığından olsa gerek 51 yaşında bir amatör küme takımı olan FC. Arquata'nın teklifini kabul etti.



Cabrini, Sciera, Platini, Tardelli, Boniek, Rossi gibi yıldızlarla aynı formayı giyen ve hem Milli Takım'da hem de Juventus formasıyla kazanılmadık kupa bırakmayan Tacconi futbola olan aşkına devam edebilmek için amatör kümede oynamayı kabulleniverdi, hem de ikinci kaleci olarak.



Futbola dönüşü İtalyan forum sitelerinde "Grande Tacconi, Grande Capitano" yorumları ile karşılandı. Efsane Juventus kadrosunun en önemli parçalarından biri olan, kaleyi Dino Zoff gibi bir efsaneden sonra yıllarca koruyan, bu yıllarda Walter Zenga ile müthiş bir Milli Takım rekabetine giren, kurt hoca Trapattoni'nin öğrencisi 51 yaşında futbola geri dönmüştü. Daha büyük birşey olabilir miydi ki?

Pek çok nedenden dolayı idol bu adam benim için. O Juventus'u sevme nedenim, Juventus onu sevme nedenim. Simone Stenti'nin nasıl hala Tacconi'nin donuk bakışları gözlerinin önünden gitmiyorsa, benim de taştan kalelerin olduğu mahallenin toz toprak içerisindeki boş arsasında hafif sola doğru uzanıp köşeden çıkardığım top sonrası "Tacconiiii" diye haykırışım çıkmıyor hiç aklımdan. Üstelik o da benim gibi solak olmasına rağmen içe doğru olan ayakları yüzünden rezil degajlar yapardı ama benim degajlarım hep yerini buldu.


Şimdi o arsada sekiz katlı bir bina var. Ne ben bir daha o arsada "Tacconicilik" oynayabileceğim ne de Tacconi Juventus'ta.

Haftaya Gollü Başlangıç

Haftaya güzel başlayalım. Futbol tarihinin golle sonuçlanan en güzel on slalomu. Kimler yok ki...Ibra neler yapmış öyle yahu diyeceksiniz. Gözünüz gönlünüz açılsın. Belçika Milli Takımı'nı da golü yiyen takım olarak bu listeye iki defa girmeyi başardığı için ayrıca tebrik etmek lazım.



Galatasaray ve Eskişehirspor Yenişemedi


Fenerbahçe ve Galatasaray için asıl gösterge bu yıl Bursaspor, Eskişehirspor, Gençlerbirliği ve Manisa maçları olacak. İlk 7 hafta bu takımların ortaya koydukları istikrarlı futbol bu kanıyı doğurdu.

Kabul etmek gerekirki Rıza Çalımbay'ın Eskişehirspor'u oldukça cüretkar bir kadroyla çıktı rakibinin karşısına. Maç öncesi Eskişehirspor'un kontrataklarla etkili olması beklenirken Burak'ı da katarsak 4 hücum oyuncusu ile oynayan kırmızı siyahlıların takımın geri kalanı ile kopukluğu bunu engelledi. Ama öte yandan hücumdaki dörtlü de rakip savunmayı çok fazla çıkarmadı. Bu yüzdendir ki Galatasaray önceki maçlarda kurduğu baskının bir kısmını ancak oyunun son bölümlerinde kurabildi.

Rijkaard iyi bir teknik adam, futbolu basit düşünüyor. Bu yüzden ihtiyacı olan yerde orta saha ve forvet hattında değişiklikler yaparak oyunun kaderini etkiliyor. Bir hafta önce 3 gol atan Nonda ile oyuna başlaması gayet makul. Uğur'u savunmanın soluna alması ve rakibin hızlıadamlarına karşı önlem alması da her ne kadar defansın göbeğinde sakatlıklar nedeniyle gibi gözükse de rakibe göre önlem alabildiğini gösteriyor. Defans hattında bu düzenleme Sabri'nin de şişirmeleri gözönüne alındığında Galatasaray'ın kanatlarını kullanamamasına yol açtı o da ayrı konu. Yine de daha farklı bir çözüm göremiyorum. Ama lig başlayalı 7 hafta oldu ve artık herkes Elano'nun neden hazır olmadığını merak ediyor. Temel sıkıntı ikinci yarıda oyunu çözebilecek bu ismin sahada yeralmaması olsa gerek. Artık herkes biliyor ki Kewell tek devrelik bir performans sergileyecek, Nonda-Baros oyunun gidişatına göre değişecekler. Dolayısıyla bu hamlelere önlem almak rakip takımlar açısından muamma değil. Ama Elano'nun ne vereceği Galatasaray açısından hala muamma olmaya devam ediyor. Tıpkı Fenerbahçe'de Santos gibi o da henüz yeterli performansa ulaşamadı.

Galatasaray'ın puan kaybetmesi kadar doğal birşey yok. Fenerbahçe de kaybedecek. Zaten tüm maçları kazanmaları beklenemezdi. Asıl konu etmemiz gereken henüz mağlubiyet yüzü görmeyen Eskişehirspor ve Gençlerbirliği olsa gerek.


27 Eylül 2009 Pazar

Senden Pep Olmanı Beklemiyoruz ki



Sıkıcı bir futbol maçından daha kötü ne olabilir? Serie A'da sıkıcı geçen bir futbol maçı. Bologna'nın ilk beş on dakikadaki hızını alan Juventus orta sahada Melo ve Diego'nun etkili oyunuyla maçı kendi lehine çevirdi.

Sonra kendi lehine çevirdiği maçı rölantiye alınca Bologna mecali olmamasına rağmen özellikle maçın son bölümünde oyuncu değişiklikleri ile bir hamle daha yaparak 90+2'de Adailton'un ayağından beraberliği yakaladı. Ferrara'dan yeni bir Pep Guardiola olmasını kimse beklemiyor. Sakatlıktan yeni kurtulan Diego'nun oyundan alınması ve Giovinco'nun oyuna girmesi tamam da sağ tarafta oynayan Zebina o kanadı hücumda ve savunmada domine ederken niye çıktı anlayamadım. Oyunun son bölümünde Bologna golü öyle bağıra bağıra geldi ki bu bölüme kadar oyuncu değişikliklerini tamamlayan Ferrara bir daha oyuna müdahale edemedi.

Benim izlediğim Bologna belki de Serie A'nın en iyi defansına sabaha kadar oynansa gol atamazdı. Hele ki maçta tel tel dökülen Zalayeta'yı tutup Di Vaio'yu çıkaran bir teknik adama sahipseniz. Adailton'un oyuna girişi ne kadar doğruysa Zalayeta'nın 90 dakika oyunda kalması felaket bir tercihti.

Herşeye rağmen altın tepside sunulan liderlik fırsatını bir kez daha elinin tersiyle itti. Ferrara'nın 1-0'a yatmak isteyip bunu beceremeyen takımını doğru yönetememesinin de etkisi yok değil. İyi adam, hoş adam da umarım Juventus'a zayıf kalmaz. Herkes Ranieri'den iyidir önemli olan ne kadar daha iyi olduğu.


Haftanın Sözü


Bu hafta haftanın sözü Mehmet Demirkol'dan geldi:

"Fenerbahçe sanki 3 dakikalık özet görüntüler için oynuyor. Üç dakikalık özet görüntüye bakın, 3 tane direkten dönen top, karşı karşıya kaçan pozisyonlar...Bilmeyen biri Fenerbahçe'yi dünyanın en iyi takımı zanneder. Üç dakikanın dışına bak, başka hiçbir şey yok Fenerbahçe'de".


Babam ve Oğlum


Bir takımın 100 yıllık mazisi varsa elbet taparcasına sevdiği futbolcular da olacaktır tarih sayfalarının arasında. Fenerbahçe mevzu bahisse her kafadan ses çıkabilir ve birçok isim söylenebilir.

Benim nazarımda Fenerbahçe'nin 100 yılı aşan tarihinde üç ilah vardır. Lefter, Rıdvan ve Alex. Bu üç adamla en görkemli yıllarını yaşamıştır Fenerbahçe. Ve bu üç adam oynadıkları dönem içerisinde Türkiye'de futbolun seyir zevkine en üst seviyede katkı yapmıştır. Bu üç adam da rakip takımın taraftarlarınca sevilir. Bu üç adam da beyefendilikleri ve iyi birer insan olmaları ile tanınırlar.

Cemiller, Ziyalar, Can Bartular alınmasın ama bir Fenerbahçe taraftarına geçmişten yakın geçmişten ve Fenerbahçe'nin son döneminden yani farklı üç kuşaktan birer oyuncu ismi ver derseniz Lefter-Rıdvan ve Alex isimlerini söylemesi kuvvetle muhtemeldir.

Lefter ve Alex'in buluşmasında fotograf karesinde bu yüzden bir isim eksik kalmış gibi geldi bana. Dede ve torun oradaydı fakat orta kuşakta orada olsaydı unutulmaz bir tablo çıkardı. Çünkü babasından oğluna bayrağı teslim edebilecek tek futbol ilahı o.


Morinho'nun Şerri


Sampdoria yenilgisi Morinho'yu fena kızdırmış olsa gerek ki yine ortaya ağır söylemlerde bulunmuş. Del Neri'nin Atalanta'nın başındayken de Morinho'yu 3-1 ile bozguna uğratmasının hatırlatılması üzerine "Ben Porto ile Şampiyonlar Ligi'ni kazandım. O benim yerime Porto'da göreve başladıktan 15 gün sonra kovuldu" demiş.

Morinho'nun sarfettiği sözleri bir kitap haline getirip kitabın ismini "Kavgada Söylenmez" diye koymak lazım.


Wilshere Tiyatrosu Gururla Sunar



Cin olmadan şeytan çarpmaya kalkarsan birgün fena toslarsın. Bir de dün b.ktun bugün koktun diye özlü bir sözümüz vardır. Wilshere'i bu blogda öve öve bitiremedim. Bana göre İngiltere futbolunun önümüzdeki 10-15 yıl ki geleceğidir Jack Wilshere.

West Bromwich Albion maçını izlemedim ama okuduklarım bir pozisyonda Jerome Thomas'ın faulüne maruz kalıp oyuncunun özrünü kabul etmediği ve ardından Jerome'un onu boynundan itmesiyle birlikte bir tiyatro sergilediği yönünde. Pozisyonda Jerome Thomas kırmızı kartla oyun dışı kalıyor.

Henüz 17 yaşında bir oyuncunun bu tarz oyunlara girmesi beni ilerisi için bir kez daha düşündürdü. Wilshere'in biraz Terry'nin sözlerine kulak vermesi gerekir.

Türk'üm Doğruyum Çalışkanım Savunmadan Anlamam


Lafı eveleyip gevelemeden doğrudan söyleyeceğim, biz ülke olarak savunma yapmayı bilmiyoruz. Savunmada adam nasıl paylaşılır, kademe anlayışı nedir bizim futbol lugatımızda yazmıyor.

Tarih boyunca "ordular ilk hedefiniz Akdeniz" masallarıyla uyutulup ortaya konan stratejik dehayı gözardı ettiğimiz için genlerimize işlemiş artık bu durum. Turkcell Süper Lig'in yedinci haftası oynanıyor ve ben hemen aklıma gelen üç örneği sıralayacağım. Beşiktaş'ın Galatasaray'dan yediği golde köşe vuruşunda ne ön direkte ne de arka direkte bir oyuncu koymaması, İstanbul BŞB'nin Egemen Korkmaz'ın duran toplarda ceza sahası içerisinde çilingir sofrası kurması ve dün de orta sahadan dörde sıfır pozisyon yakalayan Fenerbahçe karşısında Antalyasporlu oyuncuların rakip yarı alanda armut toplamaları.

Bu sezon atılan golleri oturup incelesek belki yarısının bu tip enteresan hatalar zinciri sonucu yenmiş olduğunu görürüz. Dünyada eşi benzeri olmayan bir savunma anlayışımız var. Üstelik de büyüklerle oynayan neredeyse tüm takımların defans ağırlıklı bir anlayışla sahada yeralmasına rağmen.



26 Eylül 2009 Cumartesi

Morinho Karalar Bağlamış



Inter için işlerin geçen sene ki kadar kolay olmadığını anlamış olsa gerek Morinho. Aslında ben bu seneki Inter'i geçtiğimiz yıllardan daha çok beğeniyorum. Ama Inter karşısında taş gibi bir Juventus var ve Serie A'da şampiyonluk düğümü son haftalara kadar uzayacak. Sampdoria 1-0 ile Inter'i geçerken Morinho da bunları düşünüyordu herhalde.

Gölge Oyunu


Son iki üç haftadır 90 dakika bir Fenerbahçe maçı izlemek dayanılmaz hale gelmeye başladı. Antalyaspor karşısında da 80 dakika iç bayıltan futbol kalitesindeki oyun son 10 dakikada Fenerbahçe'nin 3 puan için hareketlenmesi ile birlikte heyecan kazandı.

Üç topun direkten dönmesi ya da Fenerbahçe'nin ciddi pozisyonlar yakalaması maçın bir göstergesi olmasa gerek. Vederson ve Kazım dışında (evet Kazım dedim genelde beğenmesem de sahada birşeyler yapmaya çalışan iki Fenerbahçeli oyuncudan biriydi) hiçbir oyuncunun vasatın üzerine çıkamadığı bir maçta Alex iki hareketiyle skoru belirledi.

Semih'e bir parantez açacağım. Ben hiçbir zaman Semih'i bu kadar kötü oynarken izlemedim. Semih'i kötü izlemektir aslında Fenerbahçe için tehlike sinyali. Takım dökülse bile Fenerbahçe'nin tek ayakta kalan kalesi olmuştur Semih her zaman. Futbolcuların formsuz olma ya da kötü oynama hakları tabi ki vardır ancak ben Semih'in durumundan hareketle biraz da Fenerbahçe geneline bakmak istiyorum.

Aslında tüm bu formsuzluğa rağmen şunu da çok net gördük ki Cristian ve yanında oynayan oyuncu kim ise (önümüzdeki haftadan itibaren Emre olacak) biraz ileri çıksalar ve hücum hattı ile olan mesafeyi daraltsalar Fenerbahçe iyi bir oyun kalitesi sağlayabilecek. Temelde problem formsuzluk ve takım ahengi gibi gözükse de sadece bu hamle bile Fenerbahçe'yi bir seviye yukarı taşıyacak gözüküyor. Cristian'ın son on dakikada oynadığı oyunu görünce onu defansın önüne çakmanın anlamsızlığı daha bir ortaya çıktı. İlk geldiği günden beri çok önemli bir transfer olduğunu düşünüyorum sadece biraz daha önde oynaması yetecek bu görüşümü ispatlamak için.

Antalyaspor bu haliyle Turkcell Süper Lig'i zor bitirir. Oyunu bu kadar durduran yavaşlatan bir Antalyaspor Fenerbahçe ne kadar kazanmayı haketmese de yenilgiyi 10 kat daha fazla haketti. Antalyaspor kendi gölgesinden korkarak oynarken Fenerbahçe'nin ise gölgesi sahadaydı özetle.


25 Eylül 2009 Cuma

Maradona Esmiş


"Takımla ve kadro seçimiyle ilgili herşeye ben karar veririm, birbaşkasının dayatmasına en son katlanmak zorunda kaldığımda bu dayatmayı kabul etmemiştim ve 15 yaşındaydım. Şimdi 48 yaşımda yine kabul etmem. Bugün listede yeralan milli oyuncuları ben çağırdım ve kimse listede hangi oyuncuların yeraldığını bilmiyordu. Benim dışında kimse kimin çağırılacağına karar veremez, bu son derece açık. Diğer listelerde yeralabilecek pek çok oyuncu var, oyuncularımızın milli formayı giyebilmek için daha birçok şansı olacak".
Diego Armando Maradona

Riquelme'yi yaşlı ve formsuz olduğu için kadroya dahil etmeyen Maradona son Gana maçı için Ortega'yı kadroya aldı. Bir zamanlar Süleyman Seba ve asker arkadaşları Walsh, Wilson ve Mc Donald vardı. Bu da o hesap... Sinirler gerildikçe, stres arttıkça Maradona daha fazla hata yapıyor gibime geliyor.
Terim'in "ben ders almam,ders veririm" sözü çokça eleştirilmişti. Futbolculuk konusunda kimse Maradona'nın egosunun üzerine çıkamaz ama iş teknik adamlığa gelince Maradona Terim'den ders alsa fena olmayabilir gibime geliyor.


Yemek de Yaparım Kariyer de



Futbolcular aktif futbol hayatları devam ederken dahi başka işler yapabiliyorlar. Rio Ferdinand da bunlardan biri.

Rio'nun Manchester'da 150 kişi kapasiteli "Rosso" isimli restoranı geçtiğimiz günlerde hizmete girdi. Bir bankanın yeraldığı bina içerisinde yeralan restoran çalışan kesime de hitap ediyor.

Yeni patron Ferdinand'ın işletmecilik konusunda defanstaki kadar başarılı olup olmadığını zaman gösterecek.


Metin Oktay Olmak


Being John Malkovich filminde Craig bürosunda dosya dolabının arkasındaki gizli kapıdan içeri girdiğinde birdenbire John Malkovich'e dönüşüyordu. Hayat öyle değil malesef, Hakan Şükür'ün çektiği dolabın arkasında gizli bir kapı olmadığı için o Metin Oktay olamadı.

Bu hafta çokça konu edildi Hakan Şükür yazılara. Benim ikinci Metin Oktay olamaması ile ilgili iki küçük anektodum var. Bizim ailede dedemler ve anneannem Fenerbahçeli, büyük dayım (babamın dayısı) ve babaannem Galatasaraylı'dır. Babam ve eşimin tüm ailesi de Galatarasaylı'dır. Dayım, kardeşim ve halam ise Fenerbahçeli. Velhasıl böyle gider... Bir tek dayımın oğlu Beşiktaşlı olmuş ama onunda küçüklüğünü bilirim Fenerbahçeli idi. Diyeceğim bu kadar fanatik bir kutuplaşma var ailede.

Bu kutuplaşma içerisinde babamın dayısının yeri ayrıdır. Çünkü daha birkaç seneye elden ayaktan düşmeden öncesine kadar her sene Metin Oktay'ın ölümünün yıldönümünde mezarına kadar giden, dualar eden ve yıl içerisinde de ara sıra ziyaret eden bir adamdır kendisi.

Dedem (babamın babası) fanatik Fenerbahçelidir. Birçok anısını anlatmıştır bana küçüklüğümde futbol maçlarına ilişkin. Ballandıra ballandıra anlattığı bir de Metin Oktay'ın 1959'da Fenerbahçe ağlarını yırtan golü vardır. Türkiye Ligi finalinin ilk ayağında 1-0 Galatasaray'ın kazandığı maçtaki golü o kadar anlatmıştır da finalin ikinci maçında Fenerbahçe'nin4-0 ile şampiyon olduğunu anlatmak aklına gelmemiştir. İşte Metin Oktay böyle bir iz bırakmıştır dedemde.

Babamın dayısı (büyük dayı) ve dedem... İki farklı insan ve iki farklı takımı tutuyorlar. Ama ikisininde hatıralarında derin izler bırakan ortak paydadır Metin Oktay. Galatasaray'da kimse ikinci bir Metin Oktay olamaz, olmamalıdır da.

Hakan Şükür'ün daha lafa başlarken ikinci Metin Oktay olmak çıtası zaten yanlıştır. İnsanlar başka biri değil kendileri olarak gönüllerde yeredebilirler. Yoksa dedemin sakalları olsaydı, Hakan Şükür'ün Fenerbahçe'ye attığı golü anlatırdı. Dedemin sakalları da vardı ya neyse.

Hakan Şükür gönüllerde ne kadar yer etmiştir ayrı bir konu. Onu ancak dolabı kaldırıp arkasında biz gizli kapı var mı baktığımız zaman görebileceğiz.

Not: Dedem vefat edeli yıllar oldu. Büyük dayı hala yaşıyor Allah uzun ve sağlıklı ömürler versin.


Manchester'a Hoşgeldin


United ile City arasındaki bilboard savaşlarını daha önce yazmıştık. Format değişmemiş yine Tevez ve Owen kullanılmış.

İlanı veren United taraftarları ve 4-3'lük City galibiyetine ithafen Owen'ın ağzından bir "hoşgeldin" gönderiyorlar Tevez'e.


Zico Atina Derbisinden Zaferle Ayrıldı


Zico Olympiakos ile çıktığı ilk mücadeleden zaferle ayrıldı. Yunnistan'daki yangınlar nedeniyle dün oynanan AEK-Olympiakos derbisinde gülen taraf 2-1 ile Olympiakos oldu.

Maçta Vassilis Torossidis'in golleri ile 2-0 öne geçen Olympiakos (2. gol görülmeye değer), Nemeth'in golüne engel olamadı ancak 90 dakika sonuna kadar skoru korumasını bildi. Olympiakos bu galibiyetle 10 puan ulaştı ve ligde lider Panathinaikos'un iki puan arkasında ikinci sıraya yerleşti.

Zico'nun iyi başlamasına sevindim, son 13 sezonda 12 şampiyonluğu olan bir takımı kendi liginde tekrar zirveye taşımak başarı olmayacaktır ama Zico'nun kariyerinde bu apoletin olması ileri ki yıllar için Avrupa'da kendisine başka kapıları açabilir.


Demirören Duruşu



O kadar iyiydi ki kullanmadan duramadım ve suluşaka daha önce kullandığı için de kıskandım. Kendisine saygılarımla. suluşaka linlinden orjinal posta ve diğer birçok harika posta ulaşabilirsiniz.

Benim olucak Beşiktaş binicem üstüne vurucam kırbacı,vurucam kırbacı..Tam da bu değil mi Beşiktaş başkanını ve takımın nasıl yönetildiğini özetleyen...Başka söze gerek yok.


24 Eylül 2009 Perşembe

Gelin Kaynana Birarada



Thierry Henry, annesi ve kız arkadaşı Andrea Barcelona sokaklarında güzel bir tatil gününü değerlendiriyorlar. Anne pek otoriter ama Andrea'nın da pek dünya umurunda değil gibi. Henry'nin vücut diline bakacak olursak biraz "anneci" bir pozla yakalanmış gazetecilere. İşin zor Andrea...

Dedektif Blatter


Baba Beni Okula Gönder diye bir yazı yazmıştım bundan iki üç hafta kadar önce. Blatter'in neyin peşinde olduğunu, küçük yaştaki futbolcuların köle gibi alınıp satılmasını engellemek mi yoksa başka çıkar ilişkileri mi üzerine bir fikir jimnastiği.

Blatter birkaç gün önce İngiliz kulüpleri ile ilgili 15 transfer dosyasının takip edildiğini ve transferlerle ilgili usulsüzlük durumlarında gerekli yaptırımların uygulanacağını konfirme etmiş. Ocak 2008 ile Ocak 2009 tarihleri arasında gerçekleşen transferleri kapsayan bir dosya bu. Blatter sınuçta polis olmadıklarını ancak önümüzdeki hafta Brezilya'da yapılacak toplantıda bu dosyanın ele alınacağını belirtmiş.


Spaletti Cezaevinde


Bundan birkaç yıl önce geleceği en parlak teknik adamlar listesinde adı geçiyordu Ertuğrul Sağlam ile birlikte. Tabi ne o Manchester'dan 7 yemişti, ne de Ertuğrul'un takımı Liverpool'dan 8.

Roma ile kötü başlayan sezonda Olympiakos'a gideceği söyleniyordu ama oraya Zico gitti. O da mahkumların başına geçmeye karar vermiş. Cumartesi günü yapılacak organizasyonda parlementerlere karşı mahkumlar, emniyet teşkilatı mensupları ve yerel politikacılardan oluşacak bir takımın başında gönüllü olarak yeralacak Spaletti.

Organizasyonun amacı halkın mahkumların hayatına gözlerini kapatmaması ve duyarlı olması. Başlık rating amaçlı oldu ama yalan yok, Spaletti cezaevinde mahkumlar arasında seçme yapıyor olabilir şu saatlerde.


2010 Öncesi Büyük Buluşma


Futbolseverlerin gözü aydın, İngiltere ile Brezilya 2010 Dünya Kupası öncesi hazırlık maçında karşı karşıya gelecekler.

Programa göre sonbahar içerisinde Katar'da oynayacak bu hazırlık maçını merakla bekliyorum. Turnuvanın iki büyük favorisi karşı karşıya geliyor ve benim 201o'da şampiyon olmasını beklediğim İngiltere için bu maç önemli bir sınav olacak.

14 Kasım'da karşılaşacak iki takımın da form düzeyi üst seviyede. Capello daha önce İspanya, Almanya ve Fransa gibi takımlarla dışarıda önemli maçlar yaptıklarını ve İngiltere dışında bir yerde hazırlık maçı yapmanın da 2010 Dünya Kupası öncesi iyi bir gösterge olduğunu söylüyor.

Capello doğru bir strateji ile ilerliyor. 2010 Dünya Kupası Ada'ya Gidecek diye yazmıştım. Capello'nun her adımını belirlediği strateji çerçevesinde attığını görmek güzel, onun hazırlık maçları için seçimlerini ve bu seçimlerin İngiltere dışında yerlerde gerçekleşmesini çok doğru buluyorum.


Teknik Adam Profilleri


Hepiniz biliyorsunuzdur Independent gazetesinin meşhur bir "en iyi 10" serisi var. Son dönemde iki liste yaptılar, ikisinde de benzer isimlere rastlamak mümkün.

Britanya futbolunun "en iyi" ve dünyanın "en korkulan" menajerleri/teknik adamları listelerinin her ikisinde de birinci sırada Alex Ferguson'u görüyoruz. Brian Clough birinci listede üçüncü, ikinci listede ikinci sıradan kendine yer buluyor.
Bu noktada iki farklı teknik adam prototipinin çarpışması sözkonusu gibi düşünülebilir ama aslında değil. Altını çizmek istediğimiz konu futbolcular teknik adamdan korkmalıdır da değil. Ama futbolcu teknik adamından mutlaka çekinmelidir daha doğrusu saygı duymalıdır.

Independent'ın Britanya'nın en iyi teknik adamları listesinde Morinho, Fabio Capello, Arsene Wenger gibi isimler de var. Ve bu isimlerin bazıları hakkında takımdan ayrıldıktan sonra ayrılan futbolcuların olumsuz söylemlerini de duymak mümkün. Ama hepsi çalıştırdıkları dönem içerisinde takımın tek patronu olabilmiş isimler.

Bir diğer profil de patronun yardımcısı olanlar. Mesela Leonardo, Pellegrini, Ancelotti, Ranieri gibi isimler. Bu adamlar da asla ve asla iyi teknik adam olarak anılamayacak isimler. Mesele en korkulan olmak değil elbette mesele saygı duyulan olmak.
Velhasıl ne kadar iyi teknik adamsın sorusunun yanıtı sadece adam olduğun kadar teknik adamsın değil elbet. Ancak birinci koşulu bu. İpleri yönetimde olan, devamlı kıvıran, futbolcunun güvenmediği, devamlı arkandan konuştuğu ve kuyunu kazdığı, hatta ulu orta şikayet ettiği bir teknik adamın en başta adam olma konusunda eksikleri vardır diye düşünüyorum.


Ne Yaptın Romario


Benim için dünyanın gelmiş geçmiş en iyi golcüsüdür Romario. Eğer futbolda dar alanda kısa paslaşma diye bir olgu varsa bunu en iyi yapan adamdır. Gol vuruşu bir sanatsa o sanat güneşi olur. İsterse rakip defansın belini kırar geçer.

Brezilya deyince bir Socrates vardır benim için bir de Romario. İşte o Romario bugün beni sarsan bir habere konu oldu. Romario politikaya atılıyormuş. Hoş soyalist partiden giriyor politikaya ama olsun. Sahadaki çalımların gollerin tamam da ne işin var politikada Romario. Politika sahnesinde sana çalım atmak yakışmazdı.


23 Eylül 2009 Çarşamba

Gol Sevinçleri Top 5 Listem

Adebayor'un attığı depar ve Arsenal tribünlerinin önünde kayması sonucu gol sevinçleri tekrar gündeme oturdu. Ben de daha önce kendi oluşturduğum top 5 listemi tekrar gündeme aldım. Benim unutamadığım ve/veya çok beğendiğim gol sevinçleri:
1. Herhalde gol sevinçlerinin en ulvi olanı doğan çocuğa armağan edilenleri. 94 Amerika'da ilk kez Bebeto ile gördük ya da belleklerimize yerleşti. Sonra her ülkeden her milletten futbolcu doğan çocuklarına armağan etmek için bu sevinci kullandılar.

Daha güzel bir gol sevinci olabilir mi?


2. Korner bayrağı gol sevinci denince olmazsa olmaz aksesuarlar arasında gelir. Gol sevinci yaşamamnın ve bu sevince futbolcular ile taraftarı da davet etmenin en temel mekanlarındandır köşe gönderi. Birçok futbolcu gol sevincini kutlamıştır köşe gönderinde. Ama bunu en sevimli yapan Roger Milla'dan başkası olamaz. Kamerun'la 40 yaşını devirdiği günlerde çıktığı Dünya Kupası maçlarında her gol sonrası biz de evin salonunda onunla beraber dansetmiştik.


3. Gol sevincini en güzel Brezilyalılar yaşıyor, sambadan başlayan o klasik gol sevinçlerini daha da çeşitlendirdiler. Real Madrid forması altında yengeç, kanguru ve hamamböceği dansları benim en çok eğlendiğim ve yaratıcı bulduğum gol sevinçleri arasında üçüncülüğe oturmayı hakkediyor.

4. Bu adam gol sevinçlerine ayrı bir anlam kattı. Benim hatırladığım gol sonrası havada taklalar attığını gördüğüm ilk oyuncu. Öncesinde yapan varsa da bunu bir gelenek haline getiren Meksikalı Hugo Sanchez. Ondan sonra bunu yapan birçok oyuncu izledik. Hatta Obafemi Martins gibi bazı oyuncular bu sevincin benzerlerini parende atarak yaşadılar. Ama hiçbiri orjinali kadar görkemli ve etkileyici olmadı. Küçükken İspanya'da Real Madrid'i tutma nedenlerimden.
5. İşte listeye beşinci sıradan giren gol sevinci: Caniggia ve Maradona'nın sahalarımızda hiç görmek istemediğimiz türden bir gol sevinci paylaşımı. Listeye girme nedeni ise son derece cüretkar oluşu: