Nostaljik futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nostaljik futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Geçmişe Yolculuk: Çocukluğumun Karizmatik Takımları

Çocukluğumda farklı futbol kulüplerine sırf isimlerini farklı, karakterli bulduğum için sempati duyardım. O takımlar taraftarı olduğum kulüpler olmazdı ama diğer taraftan karizmatik gelirlerdi. Eintracht Frankfurt, Mechelen, Ferencvaros, Tothenham Hotspur, Crystal Palace, Notthingham Forest...

Birçoğu şimdi kendi ülkelerinde alt liglerde, birçoğu ise orta sıralarda yeralan takımlar artık. Bunlardan biri de Borussia Mönchengladbach. Bundesliga'da şampiyonluklar kazanan, Bayern Munchen ile çekişen daha sonraları endüstriyel futbola ayak uyduramayıp Bundesliga 2'ye düşen ama yeniden çıkan ve 20 yıl sonra geçen hafta ilk kez liderliği oturan Almanya'nın en köklü kulüplerinden biri. Almanların en önemli yıldızlarından Bohnhof'un takımı.

Bu takımın bendeki en büyük hatırası da 85-86 sezonunda UEFA Kupası'nda Real Madrid ile ki o zamanlar delicesine tuttuğum takımdı Real Madrid, üçüncü tur ilk maçında yine bu kulübün ve Alman futbolunun önemli oyuncularından Uwe Rahn'ın 2 golüyle 5-1 ile sürklase edip daha sonra Santiago Bernabeu'da Santilliana'nın son dakikada kornerden gelen topa yaptığı vuruşla 4-0 kaybederek elenmeleridir.

Geçen haftasonu liderlik koltuğuna oturunca aklıma bu maç ve o günler geldi. Benim aklıselim izlediğim en inanılmaz ve gerçeküstü ilk geri dönüştü Borussia Mönchengladbach'ın rövanşta aldığı 4-0'lık yenilgi. Ve Valdano'lu, Hugo Sanchez'li, Santiliana'lı, Gordillo'lu, Camacho'lu, Butragueno'lu Real Madrid'e duyduğum aşkın gücü daha da artarken, o karakterli ismi olan Alman kulübünün de karizmasının çizildiği andı bu dönem benim için.

Karakterli ismi olan kulübü tekrar Bundesliga'nın zirvesinde görmek mutlu etti beni, biraz da o günlere, futbolun daha bir futbol olduğu günlere götürdü beni. Galacticos olmadan önce sevdiğim romantik Real Madrid'i de hatırlattı. O yıllarda zirveye oynayan diğer takımları da. Futbolun daha karakterli olduğu günleri...

13 Ocak 2011 Perşembe

Flamengo Yolu

İlk kez Paris Saint German'de farkına varmıştım Ronaldinho'nun ama esas dünya futbolunun zirvesine Barcelona'ya imza attığı gün çıkmaya başladı. Barcelona genelde bir Brezilyalı oyuncu alıyorsa bilirdim ki o adam dünya futboluna damga vuracak.

Daha önce Romario, Ronaldo, Rivaldo gibi isimlerde hep böyle oldu. Nitekim Ronaldinho da aynı şeyi yaptı. Kendisini izleyenleri şiir gibi oyunuyla saha içerisinde akarak mest etti. Ve zirvenin en üst noktasına Rijkaard yönetiminde Arsenal karşısında Şampiyonlar Ligi'ne uzanarak çıktığı gün aslında kendisi için düşüşün de başlangıcı olduğunu bilmiyordu Brezilyalı. 2005-2006 sezonunun ertesinde son derece spektaküler ama bir o kadar da sorunlu kadro içerisinde kaynamalar başladı. Eto'o, Ronaldinho gibi isimler topun ağzındaydı artık. Ne de olsa arkadan gelen Messi, Krkic gibi gençler vardı ve kurtlar sofrasında onlara yer açılması gerekiyordu.

Üstelik bugün futbollarına methiyeler düzdüğümüz Xavi ve Iniesta'nın dümene geçme zamanı da gelmişti. Gelen başarısız sonuçlar sonrasında A.C. Milan'ın yolunu tuttu Ronaldinho. Ertesi sezonda Eto'o koptu zaten takımdan. Artık Barcelona Ronaldinho'nun takımı değildi. Barcelona ondan sonra daha da müthiş bir ivme kazandı ve çok büyük başarılara yelken açtı. Ama Brezilyalı Serie A'da attığı birkaç olağanüstü gol dışında bir varlık gösteremedi.

Bugün gelinen noktada Ronaldinho için de yolun sonu. Brezilya'ya dönmek için oldukça genç sayılabilecek bir yaşta. 30 yaşında hala orta sıralarda bir Premier Lig ya da La Liga takımında iş yapabilirdi. Kendince daha huzurlu olacak yolu seçti, birçok Brezilyalı gibi. Her ne kadar Milli Takım'da oynayabilmek için bu kararı aldım dese de hepimiz biliyoruz ki bir kez ülkesine dönen Brezilyalı bir daha Milli Takımı da kolay kolay göremiyor.

Ronaldinho artık güzel bir futbol hatırası olarak yaşayacak zihinlerimizde...

11 Ocak 2011 Salı

Veda Busesi

Buruk olur böyle günler, ben Galatasaray'ı yenmekten, onun üzerinde yeralmaktan çok zevk alan bir Fenerbahçeli'yim. Ama onsuz da futbolun tadının hiç çıkmadığını bilen bir Fenerbahçeli. Galatasaraylı arkadaşlar üzülürken bir mağlubiyet sonrası dalga geçmesini severim. Ama bugünün üzüntüsü farklı. Bugün alınan acı mağlubiyetlerle ölçülemeyecek bir hüzün olsa gerek. O yüzden selam olsun tüm dostlarıma. Merak etmeyin biz de unutmayız Sami Yen'i. Sizin anılarınız, bizim anılarımız...


Yukarıdaki notla başlamak geldi içimden. Beypazarı Şekerspor karşısında oynayan Galatasaray'ı anlatmanın bir anlamı olmasa gerek. Maçın kritiğinden öte Ali Sami Yen'e Galatasaray'ın vedasıydı önemli olan bu gece. Galatasaray taraftarları, futbolcular, yönetim, camia... Hepsi için çok önemli anılara, tarihe tanıklık eden yuvalarına veda maçlarında mağlubiyetle ayrılmaları da hiç yakışık almazdı. Ama yakışanı Galatasaray'ın vedasında Ali Sami Yen tarihindeki son maçta Arda Turan'ın da gol atması olurdu herhalde. Oldu da... Galibiyeti getiren golü attı kaptan. Tıpkı Alex'in attığı 3000. gol gibi muhtemelen maça giden taraftarların hepsinin gönlünden bu buruk sezonda Arda'nın ayağından atacakları golle veda etmek vardı Sami Yen'e. Keşke son golü atmış olsaydı, daha da güzel olurdu. Ama o da Galatasaray formasıyla ilk resmi maçına çıkan Kazım'a nasip oldu (Sanırım bunu tercih etmezdi Galatasaraylılar)..

Herşeye rağmen böyle bir güne yakışmadı Adnan Polat'ın protesto edilmesi. Galatasaray taraftarına bıkkınlık gelse de, yılgınlık gelse de bir zamanlar kral ilan edilen Adnan Polat'ı maç öncesinde konuşurken protesto etmek olmadı. Birçok yanlışına rağmen yönetim olarak güzel bir veda organizasyonu yaptı Adnan Polat ve arkadaşları. Gün protesto günü değildi.

Tribünlere asılan pankartlar içerisinde belki de en anlamlısı "Çektiysen kahrımı, helal et hakkını" yazanıydı. İyi günleri, büyük zaferleri, hüzünleri herşeyiyle... 3-1 bu veda gecesinde sevgiliye küçük bir veda busesi oldu.

Ali Kırca'nın sözleriyle kapatalım yazıyı: Milan, Manchester, Real Madrid, Leeds... Hepsini Yendin, çünkü sen Ali Sami Yen'din.

Güle güle Sami Yen...

15 Mart 2010 Pazartesi

Seaman Üçledi



Söz Seaman'dan açılmışken bir haberi de vermek gerekir. David Seaman iki çocuk sahibi olduğu 47 yaşındaki hayat arkadaşından boşanmış. 11 yıllık evliliğin sona ermesi Seaman'a 4 milyon £ gibi bir meblağa mal olmuş.

Seaman'ın ikinci evliliğini bitiren neden ise eşi Debbie'den 10 yaş daha genç olan bir başka hatun. Tıpkı evlendiği ilk eşinden 1984'te Arsenal'de resepsiyonist olarak çalışan ikinci eşi için ayrıldığı gibi şimdi de yollarını bir başka kadın için ayırmış.

Arsenal'de iken yerden havadan hiçbir topu kaçırmazdı. Ama acaip goller yediği de olurdu. Yaş ilerlese ve bayağı bir fizikten kaybetse de Seaman özel hayatında da hala havadan karadan uçanı kaçanı yakalıyor.

2006'da katıldığı Ada'nın Buzda Dans programı "Dancing on Ice" programında görev alan profesyonel buz dansçılarından biri yeni aşkı.

13 yıl Arsenal kalesini koruyan ve benim için en iyi Arsenal onbirinin vazgeçilmez ismi 40 yaşında kariyerine omzundaki bir sakatlık nedeniyle Manchester City formasıyla son vermiş ve emekliye ayrılmıştı. UEFA finalinde Galatasaray karşısında muhteşem bir performans ortaya koyduğunu ancak penaltılarda kupanın sarı kırmızılılara gitmesine engel olamadığını da anmadan geçmeyelim.

Bahaneyle hatırlamış olduk.

3 Mart 2010 Çarşamba

Dünya Kupası'nda Unutulmaz Kareler-1



Dünya Kupası'nda unutulmaz kareler serisine başlıyorum. İlki 1966 Dünya Kupası'na ait. İngilizler Pele Portekiz maçında sakatlanmasa belkide hiçbir zaman bir kupa kaldıramayacaklardı.

Pele Portekiz karşısında sakatlandı ve turnuvaya devam edemedi. Portekiz de maçı 3-1 kazandı. O Portekiz takımında bir başka efsane Eusebio da vardı. İşte o Portekiz yarıfinale yürüyüp İngiltere'ye elenirken Eusebio 9 golle gol krallığına uzanıyordu. Pele ise 1958-1962 ve 1970 yıllarındaki üçlemeye bir dördüncü kupayı ekleyebilme şansını belki de Portekiz maçında sakatlanması sonucu kaybetti.

Ve Pele'nin sakatlığı sonrası saha kenarına yürüyüşü fotograf karesine böyle yansıdı.

28 Şubat 2010 Pazar

Süt Oğlan



Meşhur "seni hiç sevmem süt oğlan" repliği vardır ya biz de yazmaya ara verdikten sonra sevmediklerimizden girdik olaya. Süt oğlanın Galatasaray'a imza attığı gün yeni formasıyla basın mensuplarına poz verdiği karelerden biri.

Pek bir saftoron gözükse de Ferrari gibi gelip geçecek futbolumuzdan. Ve Galatasaray'a sırtını dönüp Marsilya'da alacak soluğu. Aynı şeyi daha sonra Marsilya'ya yapacak ve Bayern'e gidecek. Şimdi de sırada Bayern var. Ne yapayım sevmiyorum böyle adamları...

3 Şubat 2010 Çarşamba

Tacconi'nin Türkiye Şubesi


Tacconi'nin Türkiye şubesidir kendileri, İtalyan meslekdaşı 51 yaşında futbola geri dönme cesaretini gösterirken kendisi de ondan geri kalmayarak 47 yaşında Niğdespor ile anlaşmıştır.

Hayrettin Galatasaraylılar için çok hatırlanmak istemeyen, Fenerbahçeliler içinse mazide güzel anıları pekiştiren bir isimdir. Fena kaleci değildir aslında ama onun da kaleci Yaşar gibi adı çıkmıştır. Özellikle Gençlerbirliği'nden Türkiye Kupası'nda zamanında yediği 17 penaltı golünün neredeyse hepsinde hiç kıpırdamadan kale çizgisi üzerinde sabit kalması hatıralardan çıkmayacaktır.

Tacconi'nin Türkiye şubesi olmasının nedeni kalecilik kumaşının onun kadar iyi olmasından değil, bu yaşta mesleğe yeniden dönem cesaretini taşımasındandır. Tacconi'nin tırnağı olamaz kalecilik konusunda ama iş cesarete geldi mi ondan daha yüreklisini de bulmak zordur.

Tanju'yu ve Rıdvan'ı birarada dövmüşlüğü de vardır. Güzel adamdır Hayrettin, futbol dünyasına yeniden hoşgeldin...

29 Ocak 2010 Cuma

Geçmişten Bir Kare



Josep o zaman formasını kapmaya çalıştığı takımın yıllar sonra formasını giyerken efsaneleşeceğini ve o takımın başına teknik adam olup futbol tarihinin en çarpıcı kulüp performansına imza atacağını bilebilir miydi?

Bu fotograf bana o meşhur GSMobile reklamında kale arkasında hayran dolu gözlerle Hagi'yi izleyen Arda'yı hatırlattı.

26 Ocak 2010 Salı

Kim Bunlar?



Yukarıdan ilk sıra soldan sağa: Vahap, Burhanettin, 1. kaleci Şekip, 2. kaleci Cevdet, Can Tona, Lemi
Orta Sıra: Naci, antrenör Hulki Bey, Ramiz .... dermişim!

7 Ocak 2010 Perşembe

20 Yıllık Paradoks: Grupçuluktan Tek Sesliliğe


Fenerbahçe'de grupçuluğun tavan yaptığı yıllar, 1980'lerin sonu, 90'ların başı. Turgut Özal'ın elini öpmesiyle ünlü Tahsin Kaya döneminde yönetim kendi içerisinde bile ikiye bölünmüştü. Bir tarafta Tahsin Kayacılar diğer tarafta karşıtları.


Tahsin Kaya bugünlerin devamında 1989 yılında başkanlıktan ayrıldı. Başkanlık yıllarında Veysel hoca ile çalışan Kaya o dönemde teknik adamıyla iyi birer dosttu aynı zamanda. Veselenovic bir derdi olduğunda başkana açar, başkan da anında çözüm üretirdi. 103 gollü şampiyonluğun iki mimarıydı başkan ve teknik adam.


Görkemli şampiyonluk sonrası ardarda gelen başarısız sonuçlar dostluğu da zedeledi. Önce Veselenovic Nielsen denen Danimarkalı'yı başkan istedi ve getirdi dedi. Ardından da Tahsin Kaya'nın tarihi demeci geldi: "Nielsen mühendis olsaydı tavsiye ederdik, Veysel'in eski öğrencisiydi. Referansları da iyi olunca parasını ben verdim getirdik".


Ama bu futbol içerisindeki tartışmaydı esas sorun Tahsin Kaya yerine gelen yeni yönetim ile eski başkan arasında patlak verecekti. Tıpkı çok yakın tarihte izlediğimiz bir filmin ilk versiyonunu izletmişti camianın önde gelenleri tüm futbol kamuoyuna.


Tahsin Kaya'nın başkan olduğunda ne Fenerbahçe Kulübü'nün yerini ne de beş futbolcunun ismini bildiği söylenir. O zamanlar Fenerbahçe Kulübü paralı müteahitlerin bir seviye yukarı çıktığı bir basamaktır. Kendisinden sonra da aynı yoldan Metin Aşık geçecektir. Bahane olarak ortaya konulan 400 milyon liralık alacak davası yüzünden Tahsin Kaya'yı kulüpten ihraç ettiren de Aziz Yılmaz etkisi altındaki Metin Aşık'tır. İşte o yönetimde bu karara imza koyanların yönetiminde görev alanlardan biri de Aziz Yıldırım'ın ta kendisi.


Aradan 20 sene geçti. Birşeyler değişmiş mi? Bugün o yönetimde bulunan Aziz Yıldırım da Saadettin Saran'ı kulüpten ihraç ettirmedi mi? O günlerde Tahsin Kaya'nın alacağı bahaneydi, esas sorun onu başkanlığa getirenlerle ters düşmüş olmasıydı. Semih Bayülgen önderliğinde birkaç yıl önce başkan olması için yalvaranlar birkaç yıl sonra muhalefet olan Tahsin Kaya'yı böyle silme kararını almışlardı.


2000'li yıllar boyunca izledik aynı senaryoyu. Nedenler değişti ama mentalite aynı kaldı. Güçlü bir muhalefet olasılığını ortadan kaldırarak sultanlığın devam etmesi manifesto oldu Fenerbahçe yönetimlerinde. Gerçi hakkını yememek lazım başta Aziz Yılmaz olmak üzere grupçuluğu bitiren başkandır Aziz Yıldırım. Ama muhalefeti tamamen bitirmiştir aynı zamanda. O günlerde gruplardan kurtulan takım bugünlerde çok sesliliğin özlemini çekiyor. Ne garip çelişki...


Arasıra esip gidiyorum Türk futbolunun son 20 yılını değerlendirebilecek bir dağarcığa sahip olduğum için. Hep değişmeyenin mentalitemiz olduğunu söylüyorum bu son 20 yıl içerisinde seyahat ederken. Dünya değişiyor, futbol değişiyor ama mental değişim bir türlü olmuyor. Alın size bir ispatı daha.

28 Aralık 2009 Pazartesi

Önümüzdeki On Yılda Türk Futbolunda Görmek İstemediklerimiz



Melih Gökçek ve aile fertleri:İster asil başkan olsun ister onursal başkan olsun Ankara futbol takımlarını getirdikleri nokta itibariyle, Ankaraspor'u harcayıp, yılların Ankaragücü'nü AnkaraGökçekspor'a çevirdikleri için.

Haluk Ulusoy: Türk futbolunu kaosun içine sokarak, kanunsuzluğun kanun olduğu bir düzende her türlü yönetmeliği kendisine göre yorumlayıp Türk futbol takımlarının altını dinamitlediği ve Şenes Erzik'ten gelen mirası yiyip bitirdiği için.

Yıldırım Demirören: .....(Bakınız blog arşivi)

Aziz Yıldırım: Başkanlığının ilk dönemlerinde yaptığı olumlu işlere rağmen son 3 yılında yönetimsel başarısızlığı saklamak adına Türk futbolunda terör estirip, Fenerbahçe gibi bir camiayı hala tek adam yönetimine mahkum ettiği için.

Ahmet Çakar: Ve nezdinde diğer hakem yorumcuları yorumları ile Türk futboluna hiç birşey katamadıkları, genç hakemlerin üzerinde Demokles'in kılıcı gibi durdukları, bırakın hakem kararlarını yorumlamak artık teknikve taktik analizlere girebilme cüretine sahip oldukları için.

Hıncal Uluç: Son on senedir, hayır son yirmi hatta otuz senedir korkak Rijkaard, Lucescu, Daum, Denizli, Ersun, Fatih'ten öteye geçmeyen yorumları ve Türk futbolunda bu söylemleri ile otorite muamelesi gördüğü için.

Youla: Senelerdir o takım bu takım dolaşıp Türk futbol takımlarının ekmeğini yiyip ondan sonra Rıza Çalımbay gibi bir adamın arkasından atıp tutabildiği için.

Lucescu: İyi teknik adamlığı bir kenara üç büyüklerde ne zaman teknik adam değişikliği gündeme gelse adı ilk sıraya yazıldığı için. Yoksa teknik adamlığına lafımız yok...

Daum: Dön dolaş ülkeye gelip durduğu ve artık yüzü eskidiği için. Onun da teknik adamlığına lafım yok...

Fatih Terim: Milli takımda ve Galatasaray'da yaptıklarını başımın üstünde tutarak yine de tıpkı Lucescu gibi her yıl tekrar hem Milli Takım'ın hem de Galatasaray'ın başına getirilme çabaları için. Fatih hocam gitsin Avrupa'da çalışsın artık...

Geri kafalı, çağdışı yöneticilerin hepsi: O kadar çok isim var ki yazmakla bitmez. siz onların kimler olduğunu biliyorsunuz. Üç ayda bir teknik adam değiştiren, bırakın kulüp bütçesini kendi evinin bütçesini yapamayacak, parayla başarıyı satın alabileceğini zanneden yöneticilerden bahsediyorum. Türk futboluna zarar verdikleri için.

Tribün teröristleri: Tribüne gelerek toplumu, futbolu kirlettikleri ve hayatta hiçbir şey olamadıklarından orada kendilerini tatmin ettikleri için.

Okuduğumuzu Anladık mı?

Bu bölüm ilkokul yıllarımda ki Türkçe derslerinden aklımda kaldı. Listedeki bazı isimler Türk futbolundan temizlenmesi gerekenler. Bazıları ise yerlerine yeni isimler üretilmesi gerekenler. Hangileri olduğunu yorumlara yazabilirsiniz.

27 Aralık 2009 Pazar

Son On Yılda Dünya Futboluna Damga Vuran Beş Teknik Adam



2009'da on yıllık iş çıkararak tüm kupalara ambargo koyduğu için Guardiola

Önce Porto ile neredeyse imkansızı başarıp, UEFA Kupası ve hemen ardından ŞL'yi kazanan ardından şampiyonluğa hasret Chelsea'yi iki kez ligin zirvesine taşıyan ve ikinci bir büyük ligde Inter ile aynı başarıyı gösteren Mourinho

Son günlerde çokça tartışılsa da ölüyü diriltip önce UEFA, ardından masalsı ŞL şampiyonluğuna Liverpool ile ulaşan, 2000'li yılların başında Valencia ile fırtına gibi esen Rafa Benitez

Gittiği her takımda başarıyı yakalamaya devam eden Fabio Capello

Ve hem seksenlerin, hem doksanların hem de iki binlerin listesine girebilecek, bugünlerde on dördüncü City teknik direktörünü gören, başarıları bu son on yılda da saymakla bitmeyecek adam Alex Ferguson



Son On Yılın En Heyecan Verici Takım Performansı


Bana göre hiç kuşku yok ki son on yılın en heyecan verici takım performansı 2002-2004 yıllarındaki oyunuyla Gençlerbirliği'dir. Ligde elinden alınan şampiyonluk, UEFA Kupası'nda Benitez'in Valencia'sına karşı uzatmalarda kaybedilen tur ve muhtemel UEFA Kupası ile unutulmazlara adını yazdırmışlardır.

Halmstads, Blackburn Rovers, Sporting Lisbon ve Parma ile devam eden seride o yıl kupayı alan Valencia'yı yenen tek takım olmak, içerideki 1-0'ın rövanşını uzatmada eksik kaldıktan sonra yenilen bir golle 2-0 kaybetmek son on yılın en spektaküler performansı olarak yeterli benim için.

Birçok Anadolu takımı ligi domine etti son on yılda ama Denizlispor'un UEFA Kupası performansını bir kenara bırakırsak hiçbiri Avrupa'da da Gençlerbirliği kadar etkili olamadı. O yıllarda Ersun Yanal yönetiminde oynadıkları oyun büyük küçük demeden rakiplerini ezen ve yıldıran bir oyundu.

İşte o efsane kadro: Botonjic, Deniz, El Saka, Ümit, Erkan, Filip, Skoko, Serkan, Ali Tandoğan, Mustafa Özkan, Youla

Hikayenin devamı gelmese ve her zamanki deneyim kazandık geyiğiyle bitse de Anadolu'nun düşen en önemli kalesi oldular Avrupa'da.


Son On Yılın Türk Oyuncular Karması

Son on yılın yabancılar karmasına ciddi eleştiriler almıştım. Türk oyuncular için de gelecektir. Ben Türk futboluna en çok damga vuran oyuncular arasından yaptım seçimlerimi. Mesela Rüştü yerine şu an ki formunu göze aldığımda Volkan ya da Sabri yerine Gökhan Gönül'ü oynatmak daha doğru olur.



Ama geride kalan on seneye baktığımda sahada yeralan kadro ben de en çok iz bırakan takımın kadrosu. Bu yüzden ağırlıklı olarak 90'lı yıllarda karmayı hakeden ve 2000'lerin başında futboldan yavaş yavaş uzaklaşan ya da o yıllardaki form grafiğini sürdüremeyen oyuncular da pek yeralmadı takımda.

E o zaman Rüştü diyenleri duyar gibiyim. O farklı: hem 90'larda hem de 2000'lerde tartışmasız Türkiye'nin bir numarasıydı son birkaç yıla kadar.

Teknik adam mı? Ben son on yıla damga vurmuş bir isim bulamadım. Önce Şenol Güneş, biraz Denizli ve son yıllarda tekrar Terim...Ama en spektaküleri Ersun Yanal. 2003-2004 sezonu ve o yıl UEFA Kupası'ndaki Gençlerbirliği son on yılda izlediğim en iyi takımlardan biriydi. Sonrasında kariyeri üzerine yapılan tartışmalarla en spektaküler ödülünü veriyorum kendisine.

Son On Yılın Herşeyi


Son on yıl olayına girelim, tabi bu liste de bana göre...Birçok itiraz gelebilir. Şimdiden kabul ediyorum.

Son on yılda

Dünyanın en unutulmaz maçı: Liverpool 3-Milan 3 (penaltılarla Liverpool)- ŞL Finali, 25 Mayıs 2005

Süper Lig'in en unutulmaz maçı: Fenerbahçe 6- Galatasaray 0 - SüperLig, 6 Kasım 2002

Dünyanın en iyi takımı: Geçen sezondan sonra tabi ki Barcelona

Turkcell Süper Lig'in en iyi takımı: Galatasaray ve Fenerbahçe'yi ayırmak istemiyorum

Dünyanın en iyi oyuncusu: Zinedine Zidane (Messi dahil son on yılda daha büyüğü gelmedi, Messi'nin de daha yolu var bence onu 2000'li yılların ikinci on yılına koyalım)

Turkcell Süper Lig'in en iyi oyuncusu: Alex de Souza

Dünyanın en iyi kalecisi: Casillas

Turkcell Süper Lig'in en iyi kalecisi:
Rüştü Reçber

Dünyanın en iyi teknik adamı:
Mourinho

Turkcell Süper Lig'in en iyi teknik adamı: Mircea Lucescu

Dünya futbolunda en büyük sürpriz: Porto'nun 2004'te Şampiyonlar Ligi'ni kazanması

Türk futbolunda en büyük sürpriz: Geçtiğimiz iki yıldaki performansı ile Sivasspor

Dünyanın en şanslı taraftarı:
Farkında mısınız ama Türk futbolseverler. Cumhuriyet tarihinde kimsenin göremediğini son on yılda görebildiğimiz için. Milli Takımlar düzeyinde bir Dünya ve bir Avrupa üçüncülüğü.



26 Aralık 2009 Cumartesi

Türkiye'de Oynayan Yabancılar Karması

2000'li yılların ilk on yılı için herkes birşeyler çıkartıyor, ben de Türkiye'den bir karma yapayım dedim. Buyrun Türkiye'de forma giyen oyuncular içerisinde son on yılın en iyi yabancılar karması:



Hagi niye yok demeyin onun doksanların karmasında olması daha doğru olur. Anelka ne forvet ne de sağ kanatta yer bulabildi doğal olarak Türkiye'deki performansı da bu bölgede ismi geçenlerin yanında daha zayıf kalır.

Giunti'yi geç bulduk ama çabuk kaybettik, muhteşem bir adamdı. En çok Baros'u koyarken zorlandım. Karmaya üç büyükler dışından bir tek Kayserispor'lu Toledo girebildi.

Lugano mu Ronaldo mu sorusunu da bayağı sordum kendime ama 2 yıl önceki ŞL performansı Lugano'yu öne çıkardı. Sanırım bu takımla Avrupa'da iyi işler çıkarırım.

Teknik adam mı? Tabi ki Lucescu...

Sonraki karma Türk futbolcular için olacak.

18 Aralık 2009 Cuma

Roberto Carlos'un Mirası




Bazı anlar vardır bir karar vermeniz gerekir ve o karar bir tarafı sevindirirken diğer tarafı çok üzere. Aile sözkonusu olunca ister istemez akan sular durur.


Böyle bir ayrılık Roberto Carlos'unki de. Herkes hakkında birşeyler yazıp durdu. Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi solbeki, bizim yaş grubunun izlediği futbolcular arasında bir karma yapsanız banko alacağınız adam performansını ne kadar tartışsanız da Türkiye'de oynadı.


Ve bana göre oynadığı dönemde Türkiye'de o bölgede oynayanlar arasında da açık ara en iyiydi. Ligin ikinci devresinde ne demek istediğim anlaşılacaktır.


Sanırım bu fotograf karesi yüzyıllar da geçse Türk futbolseverine ve en çok da Fenerbahçeli ve Galatasaraylılara miras bıraktığı en anlamlı an olacak.



Her pikseli ile bir başucu fotografı bırakıp gitti adam, bazıları hala performansını tartışıyor. "Teşekkürler ROBERTO CARLOS"

17 Aralık 2009 Perşembe

5 Mayıs 1996 Trabzon-Fenerbahçe Maçından Bu Yana Türk Futbolu



5 Mayıs 1996 akşamı Trabzonspor - Fenerbahçe arasında oynanan ve 2-1 sarı larcivertli ekibin galibiyeti ile sonuçlanan maç aslında bir kulüp tarihine beyaz ve kara sayfanın ekleneceği Aykut Kocaman-Ali Şen olayının tohumlarını atan hadisedir.

O gün maçın kahramanı Rüştü, Erdoğan Şenay'ın deyimiyle "Avrupa sahnesinde dahi görülmesi çok zor deha kurtarışları" ile Türk futboluna gelmiş geçmiş en iyi kalecisini kazandırırken maçın ve Rüştü'nün bu performansının önüne geçen, maç sonrasında emeğe olan saygısından rakipleri için üzüldüğünü söyleyen açıklamaları ve Oğuz ile birlikte onu gönderme planları yapan Ali Şen'in Aykut'un Fenerbahçeliliğini sorgulayan beyanatı olur.

Ne gariptir ki yıllar sonra sportif direktör olarak göreve gelen Aykut Kocaman rakip takımda eşdeğer pozisyonda yine o günün yıldızlarından Ünal Karaman ile karşı karşıya gelecekler haftasonunda. O yıl şampiyonluğu ve akabinde işini kaybeden Şenol Güneş bugün kurtarıcı olarak dönmüş memleketine. Ali Şen muhtemelen Bodrum Yalıkavak'taki yazlığından izleyecek haftasonu oynanacak maçı. O zamanlar küçücük bir kasaba olan Yalıkavak bugün turizmin lokomotifi. O zamanlar Fenerbahçe Kulübünün kapısından yeni yeni adım atmaya başlayan Aziz Yıldırım bugün Fenerbahçe'nin son on yılına damga vuran Başkan sıfatıyla izleyecek takımını.

O gün 20 yaşında üniversitede okuyan ve hatırladığım kadarıyla Cine5'ten (Teleon'da olabilir) maçı Bakırköy Kartaltepe'de bir kahvede sigara dumanının ekranı bir sis perdesi ile kapladığı ortamda izleyen ben bugün blogumun 990 küsürüncü yazısını yazıyorum. O kahve hala Kartaltepe'de açık ama eski müşterisi de yok. Sadece mahallenin yaşlıları takılıyor artık.

O haftasonu Manchester United da İngiltere Premier Lig'de şampiyonluğa uzanırken Alex Ferguson'un parlak kariyerinin tohumları da atılıyordu. Ve yine o gün şampiyonluk maçında Giggs kariyerinin üçüncü şampiyonluğuna ulaşıyordu.

96'dan bugüne düşüncelerim, hayata bakışım çok değişti. Futbol da çok değişti, dönemin popüler sistemi 3-5-2 artık çağdışı bir oyun düzeni. Futbolcular ve Türk futbolu da gelişti. Trabzonspor taraftarı bir daha bu kadar hiç yakın hissetmedi şampiyonluğu.

Ama ne yazık ki o günlerden bugünlere futbol dünyamız mental gelişimini bir türlü tamamlayamadı. Manchester United o yıllarda şimdiki efsane takımı yaratmak adına yolun çok başındaydı. Bugün gelirleri, taraftarı ve başarıları ile nerelere geldiğini hepimiz biliyoruz.

O gün Şenol Güneş yoluna devam ediyor olsaydı, o günden bugüne Aykut Kocaman çok daha önce Fenerbahçe Kulübü'nün içinde olsaydı, Ali Şen gibi yöneticilerin yerini çağdaş yönetici profilleri alsaydı, Trabzon'a gittiğimde bindiğim taksilerin şoförleri Ersunları harcamasa, Bakırköy Kartaltepe mahallesinin kahvesindeki Fenerbahçelilerin her biri birer teknik direktör olmasa eminim bugün geldiği noktanın çok daha ötesinde olurdu Türk futbolu.

İlerlemedi mi, tabi ki ilerledi, ekonomiler büyüdü, ülkeye Hagiler, Roberto Carloslar Anelkalar geldi. Ama o günden bugüne Manu'nun aldığı yola bakınca bizim aldığımız yol ancak devede kulak boyutunda kaldı.

Hala tuttuğumuz takım ve düşmanlarımız var. Hala sözde bir takım masa başı oyunları çeviren bir federasyona sahibiz kulüp yöneticilerinin gözünde. O gün Rize'den gelen kafileyi taşlayanların oğulları, çocukları ülkenin dört bir yanında hala taş atmaya devam ediyorlar rakip taraftarlara.

O yüzdendir ki bu ülkeye fazla gelir Anelka, Hagi, Roberto Carlos, Rijkaard, Hiddink, Hoijdoonk, Alex, Kewell, Baros,... Bize on maç yatıp bir maç oynarmış gibi yapan Yattara lazım. Futbolumuz ve futbola bakışımız hala Yattara düzeyinde olduğu için. Hala futbolu Yattara'nın oynadığı oyun olarak gördüğümüz için. Hala Yattara ve Yattara gibilerden medet umduğumuz, takım kurarken on tane Yattara koymaya çalıştığımız ve mümkünse kalecinin de Yattara olmasını istediğimiz için.

19 Kasım 2009 Perşembe

Hey Gidi Nartallo



Nartallo Beşiktaş günlerinde Spor&Spor'a vermiş bu demeci. "2 yıl sonra İtalya'dayım". Muhtemele tatile gitti 2 yıl sonrasında diyebilirsiniz ki doğru İtalya'ya futbol oynamaya gidemedi. Nartallo'nun Beşiktaş sonrası ile kariyeri:

1998 Petrolofisi
1999-2000 Granada FC
2000 Envigado
2001 Puebla Futbol Club
2002-2003 Toros Neza, Querataro FC, San Lorenzo

Nartallo'yu nasıl bilirsiniz sorusunun cevabına muhtemelen bir çok Beşiktaşlı gülümseyerek cevap verecektir. Ama 37 maçta 13 gol attı Beşiktaş adına. Bugünlerde Beşiktaş forveti bu istatistiği arıyor.

Nartallo gitti adı kaldı yadigar...Şimdi ne zaman Beşiktaş fiyasko bir transfere imza atsa Nartallo ilk akla gelen isimlerden. Tıpkı Fenerbahçe'de oynayan "Sarı Tay" Nielsen gibi.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Sabri Dino ve Kalecilerin Yalnızlığı Üzerine


Haftasonu sanırım Habertürk'te sahadaki yalnız adamlar olan kalecilerin hikayelerini okudum. Sabri Dino da vardı aralarında.

Futbolu bıraktıktan sonra ticarete atılmış ancak ticarette başarılı olamayınca borçları yüzünden 90 yılının ilk günlerinde Boğaziçi Köprüsü'nden atlayarak intihar etmişti.

O gün gazete başlıkları "Sabri Onurunun Kurbanı" diye atılırken ticarette dara düştüğünde ne yapacağını bilememenin çaresizliğiydi belki onunkisi. Öyle ya kalede dara düşse refleksleri onu kurtarmıştı ama ticaret hayatının reflekslerine daha önce sahip olmamıştı ki. Beşiktaş - Ankaragücü maçında bir pozisyonda şakak kemiğinin kırılmasına neden olacak kadar gözüpek bir adam piyasaya ve tefecilere borcu yüzünden intihar edebilir miydi?

Kalecilerin hassas adamlar olduğuna inanmışımdır hep. Kırılgan bir yapıları vardır, bunu kalelerini korurken belli etmezler ancak koruma içgüdüsü fazlasıyla gelişmiş olsa gerek ki bu mesleği seçerler. Sabri Dino da muhtemelen bu kırılgan yapısının kurbanı oldu.

Reha Erus'un onu 1973'te kaleme aldığı bir yazısında Dino Zoff ile kıyaslayacağı kadar iyi bir kaleciydi. Üstelik pek çok benzerlikleri de vardı hani. İkisi de yaşlarına, boylarına, ayakkabı numaralarına kadar birçok benzerliğe sahipti. İkisi de siyah beyazlı takımlarda efsane olmuşlardı. İkisinin de iki çocuğu vardı o yıllarda ve aynı yıllarda doğmuşlardı.

Sabri Dino'nun bir hatırası var ben de. Daha doğrusu babamın ama sonrasında ben giymiştim. Orta okul yıllarında en sevdiğim gömleğimdi Sabri Dino markalı beyaz üzerine yeşil ve mavinin birbirini kestiği kareli gömleğim.

Enke intihar edince Sabri geldi hiç kuşkusuz akıllara. Ve içlerinde taşıdıkları o yeşil ile mavinin duygusal bütünlüğü. Kaleciler cesur adamlardır ama kaleciler yalnız adamlardır. Arkalarında kimse yoktur ve bazen arkalarında kimse olmamasının yükünü taşıyamazlar.