Milli Takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Milli Takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2011 Pazartesi

Yazı Dizisi: Milli Takım, Milli Mesele - Son

Dört tane yazı yazdım bugüne kadar ayrı başlıklar altında ve Milli Takım'ın durumunu incelerken gündemdeki sorulara cevap arayan. Dört yazının finalini de "Peki kimler sorumlu?" sorusunun cevaplarıyla bitirmeyi tercih ettim. Sırasıyla kimler sorumlu bir bakalım hep beraber o zaman:

Basın ve Yayın Kuruluşları, Medya: Ben İngiltere'de de tabloid gazeteleri var, İspanya'da Marca, AS gibi saygın gazeteler de ateşin üzerine benzin döküyor, İtalya'da bu eleştirilerin çok daha fazlası yapılıyor gibi argümanları anlamam. Benim için doğru tektir, o da basın ve yayın kuruluşlarının tarafsız ve objektif habercilik anlayışı ile iş yapmaları. Hiddink'in kontrat tutarı ne kadar haber değeri taşıyorsa, o ülke futbolunun istikrarsız yönetim anlayışı daha fazla haber değeri taşır. Medya futbolda toplumu en çok etkileme gücüne sahip organsa ki öyle, toplumda Hiddink gitsin, Abdullah Avcı gelsin, yarın Avcı gitsin, Sağlam gelsin rüzgarı yaratarak değil, bu rüzgarın ne kadar yanlış olduğunu anlatarak misyonunu yerine getirebilir. Alex Ferguson 1986'dan beri Manchester United'ın başında deyip, 2 yıl dolmadan Hiddink gitsin yaygarası koparmak, Löw'e Almanya'nın başında methiyeler düzüp, Fenerbahçe'deyken gitmesi için davul zurnayla yaygara koparmak, Rijkaard'ı, Schuster'i, Lucescu'yu, Zico'yu, Tigana'yı, Gerets'i bir göklere çıkarıp sonra yerin dibine batırmak etik bir anlayış olarak değerlendirilemez. Başarı için istikrarın şart olduğunu kabul edersek toplum üzerinde kamuoyu oluşturup gündem yaratma derdinde olmak anlaşılır birşey değildir. Bunda da özellikle bazı hakem ve futbolcu eskileri, hatta futbolun dışından gelip futbol üzerine ahkam kesenler, daha da öenmliisi buna çanak tutan medya kuruluşları sorumludur. Sözüm düzgün, ilkeli ve bu işi bilen futbol yazarlarına değil.

Ülkenin Futbol Adamları: Eğer bu ülke U-15 ya da U17 yaş gruplarında bir takım değerler üretebiliyor da, 20'li yaşlarda bu değerler kayboluyorsa ülkede futbol adamı yok demektir. Alttan oyuncu gelmiyorsa, misal bir Arda on senede bir geliyorsa o zaman özellikle kulüpleri, kulüp yönetimlerini, teknik adamları ve altyapıyı sorgulamak gerekir. Değer üretemeyen bir ülkede futbolu değerli kılmak da mümkün olmayacaktır. Raşit Çetinerlerden, Uğur Tütnekerlerden, Erhan Önallardan medet umarak yani Almanya'da yetişen Türk futbolculardan medet umarak bir ülke futbolu nereye kadar gidebilir? En nihayetinde Almanya alt yapısında yetişen birkaç oyuncu yeralıyor milli takımınızda ve doğal olarak kendi altyapınızdan aynı değerde ve mental yapıda oyuncular yetişmeyince de işler sarpasarıyor. Yine söylüyorum iyi bir milli takımımız var ama mental güçlülükleri ve oyun aklı yeterli olamayabiliyor.

Medya ve Ülkenin Futbol Adamları: Bu maddede yine medya ve ülkenin futbol adamlarını beraber yazalım hatta futbol hakkında konuşan herkesi. Bir soruşturma ile futbolcuların ve taraftarların bütün psikolojisini bozan, bir kararı aylarca vermekten kaçıp, gündelik kararlarla işi idare eden, üstüne bir de depremdi, şehitlerdi diye futbol üzerinde baskı kuran herkes... Fazla söze gerek var mı?

Taraftar: Milli takımda futbolcular uluslararası arenada kulübünü değil, o ülkeyi temsil eder. Ama bunu anlamaktan yoksun kıt beyinli bir kitle hala kırmızı beyazlı forma yerinde oyuncuların üzerinde kulüp takımlarının formasını görmeye devam ederse ne o ülkenin milli takımından başarı beklenir ne de taraftarından övgüyle bahsedilir. Türk taraftarları ateşlidir bir Avrupalı uydurmasıdır ve bizi gaza getirmek için söylenmiştir. Türk taraftarı iyi gün dostudur daha doğru bir söylemdir. Maç berabere gittiği ya da takımımız önde olduğu sürece desteğin kralını verir, mağlubiyet halinde ise linç kültürü başlar. Taraftar baskısı rakipten çok kendi takımımız üzerindedir malesef.

Hiddink, teknik ekip ve futbolcular: Tabi ki hatasız değiller, mesela Hiddink tüm söylemlerini doğru bulmama rağmen keşke mental değişikliği yola çıkarken radikal bir şekilde yapabilse ve kendi istediği mental yapıdaki oyuncuları seçebilseydi. Ya da eldeki mevcut kadroya ne istediğini anlatacak, onları motive edebilecek yardımcı teknik adamları olabilseydi. Futbolcular herşeye rağmen ülke futbolunun bu kirlenmişliğinden etkilenmeyecek profesyonelliği gösterebilselerdi. Ama suç listesi içerisinde onlar en alt sıradakiler.

Katılmayanlar olacaktır, kısmen katılanlar, tamamen destekleyenler. Herkes farklı argümanlar üretebilir ama asıl olan başarının süreklilik arzetmesi için futboldaki temel taşların hepsinde istikrara, belirli bir stratejiye ve adanmışlığa ihtiyaç vardır. Sanırım bu yazı dizisinde herkesin katılacağı ortak nokta listeye aldığım herkesin ya da her mercinin bu kıstasları yerine getirmek konusunda ayıplı olduğudur. Ayıp büyüdükçe de daha çok Emre'nin, Arda'nın, Volkan'ın taraftarla ve basınla karşı karşıya gelişini izleriz.

Bu ülke değil midir Dünya Kupası oynanırken daha grup maçlarında Hakan Şükür ile Cuma namazı polemiği yapan? Bu ülke değil midir niye bu milli takım Dünya Kupası'nı kaldırıp gelmedi diye sorgulayan? Bu ülke değil midir Euro 2008'de Portekiz maçı sonrası Fatih Terim'i asan? Bu ülke değil midir yabancı futbolcu geldiğinde on binleri Atatürk Havalimanı'na yığıp adam giderken arkasında neredeyse taşlayacak olan? Aslında yazıyı bırakın ya bu ülke futbolunu adam edemeyiz diye bitiresim geliyor ama bir taraftan da doğru bildiklerimi yazmadan duramıyorum.

Ülke futbolu adına ne olur biraz makul, mantıklı bir bakış kazanalım. Yoksa milli meselemiz gitgide dibe vuracak ve elimizde milli mesele dahi kalmayacak.

17 Kasım 2011 Perşembe

Yazı Dizisi: Milli Takım, Milli Mesele - 4

Kimin takımı bu milli takım? Milli takımla ilgili yazdığım seri yazıların dördüncüsünde hala hiçbirimizin ve benim de bilemediğim bu soruya odaklanacağım. Kimdir milli takımı vatan sevgisiyle destekleyen ve nerede oynayacak bu milli takım maçlarını? Ne kadar seviyoruz hangimiz bu soruya doğru cevap verebilir bilemiyorum.

İşin doğrusu galiba şu: Ben şahsen itiraf etmeliyim ki Fenerbahçe'yi milli takımın önüne koyuyorum. Küçükken böyle değildi. Mesela Galatasaray Manchester United'ı Old Trafford'ta 3-2 yendiğinde sevinçten kapıları pencereleri yumruklayarak koşuşturmuştum evin içerisinde. Sonra ne oldu bilmiyorum, hatırlamıyorum ama ne zaman ki toplum olarak Avrupa kupalarında tuttuğumuz takım dışındaki diğer kulüp takımlarını desteklemez olduk, hatta rakip takım Yunaninstan takımı da olsa biz onu destekler hale geldik, işte o zaman milli takım da ölmeye başladı yavaş yavaş. Milli takımda işler kötü gidiyorsa takımımızdaki rakip kulüp oyuncusuyla dalga geçecek kadar değil, ona toplu küfür edecek kadar değil ama bunu yapabilecek bir kitle de hiç azımsanmayacak kadar çok. Özellikle de İstanbul'da. Çünkü Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş rekabetinin en üst düzeyde yaşandığı ve taraftarlarca hissedildiği yer burası.

Olay bu hale gelmişken milli maçları İstanbul'da oynayalım demenin de anlamı kalmıyor. Oysa Anadolu'da bu rekabetten daha uzakta kalan biraz daha saf ve biraz daha milli takıma aç bir kitle var hala. Eskişehir, Bursa, Adapazarı hatta İzmir hem futbola hem de milli takıma aşık olan iller mesela ilk aklıma gelen. Ama burada dauygun stadyum var mı sorusu ile karşı karşıyayız. allah'tan Bursa'nın stadı renove ediliyor, ama çok geç kalınmadı mı? 3-5 bin kişiye maçlarını oynayan Kayserispor'dan, bu ligde dahi olmayan Rizespor'dan önce yapılması gerekmez miydi bu saydığım illerin stadyumlarında renovasyon? Stratejik, politik ne derseniz deyin hata...

Yine de biran önce gitmeli milli takımİstanbul'dan. İstanbul seyircisinin de özlemeye ihtiyacı var milli takımı. Üstelik stadyum kapasitesinin yarısının VIP'lere davetiye olarak dağıtılıyor olmasına da bir son verilmeli. Böyle riyakarlık, iki yüzlülük olmaz çünkü. Hem milli takımı destekleyen ateşli bir taraftarımız yok deyip hem de beleş bilet için bile poposunu kaldırıp maça gitmeye üşenen bir zümreye bilet vermek komik kaçıyor.

Ben özlemek istiyorum bir İstanbullu olarak milli takımı. Bir süre gözden ırak olmalı, gözden ırak her zaman gönülden ırak olmuyor. Araya zaman girmesi, belki de milli takım özlemi İstanbul'a da yarar belki. Hatta Almanya'da gurbetçilere bile oynasak daha iyi bundan sonra bir müddet.

16 Kasım 2011 Çarşamba

Yazı Dizisi: Milli Takım, Milli Mesele - 3

İki gündür milli takımımızın durumu hakkında derinlemesine bir inceleme yapmaya ve kamuoyunda sıkça tatışılan konulara futbolmanya penceresinden yorumlar getirmeye çalışıyorum. İlk iki yazıda Hiddink gitmeli mi ve duygusallık mı, mantık mı konularını irdeledim. Bugün ise kadro seçimi ve yeni bir jenerasyona ihtiyaç var mı konularının çevresinde dolaşacağım.

Dün akşam Hırvatistan karşısında bir önceki maça göre farklı 8 oyuncuyla sahada yeraldık ve 0-0 berabere kalarak en azından biraz daha başımız dik bitirdik Euro 2012 elemelerini. Bazıları zaten maç öncesinde kadroda revizyon veyeni bir jenerasyona ihtiyaç olduğu yönünde kulis yapmaya başlamıştı ama 0-0'lık bu sonuç ekmeklere daha da yağ sürdü. Oysa ilk maçın psikolojik ve saha içi şartları ile hiç ilgisi olmayan ve Hırvatistan'ın kendisini hiç kasmayarak garanti oyun oynadığı bir maç vardı sahada ikinci randevuda. Ama bu tartışmaya teğet geçerek önce kadro seçimlerini değerlendirelim.

Elemeler boyunca 35 farklı futbolcunun forma giydiği milli takımın son Hırvatistan maçları da eklenince kadro anlamında istikrarsız bir yapısı olduğu düşünülebilir. Ancak şunu gözardı edemeyiz, sadece rakamsal bazda bakıldığında hepimizi dehşete düşüren bu rakamın aslında futbolumuzdaki istikrarsızlık ve bundan daha önemlisi sakatlık sorunlarından dolayı sürekli alternatif arayışından kaynaklandığını söylememek yanıltıcı bir yorumdur. İstanbul'daki Hırvatistan maçında kamuoyu açısından büyük oranda ideal kadroyla sahaya çıkıldığı gerçeğini de kimseden saklamanın alemi yok. Eğer Nuri hazır olsaydı bir tek onu ilk onbirde görmeyi arzu ederdik hepimiz. Sabri'nin orta sahada oynatılması bir tartışma konusu olmakla birlikte tamamen teknik adam tercihidir. Yani Hırvatistan maçı kadrosu tartışmaya açık bir kadro değil aslında, hepimizin ortak tercihi. Daha da önemlisi hem bu kadar farklı oyuncu oynatılır mı deyip hem de şu isimler formsuz onların yerine bu maçta bunlar oynamalıydı demek bu sayıyı daha da yükseltecek bir tezat kendi içerisinde. Yani hem kadro istikrarı yok diyeceksiniz hem de aslında ideal kadroya en yakın dizilişi bazı oyuncular formsuzdu, bunları da değiştirin teziyle ilk söylediğinizi yalanlayacaksınız. Olmaz... Bir şeyleri doğru bir platform üzerinde tartışmak gerekir.

Kadro seçimi konusunda ligin dha formda isimlerinin seçimi tartışılıyor. Mesela stoperde Bursaspor'dan Serdar Aziz, Gaziantepspor'da lige harika bir başlangıç yapan Muhammet Demir gibi. Ama dışarıda bırakılan bu isimlerin henüz devamlılık sağlama konusunda herkes için bir soru işaretli. Geçen sezonun ikinci yarısında işte milli takıma yeni bir forvet geliyor dediğimiz Cenk Tosun'un bu sezonki performansı ortada. Ayrıca her oyuncu milli takım oyuncusu olamıyor malesef. Bunu en iyi Aykut Kocaman örneği ile açıklayabilirim. Belki bir iki küçük dokunuş ile fark yaratabilinirdi ama sahada %90 oranında bu onbir yeralacaktı.

Nasıl bir dokunuş yapılabilirdi sorusuna en güzel cevap Gökhan Gönül'ün oynatılmaması olarak değerlendirilebilir. Öte yandan şundan eminim ki ilk maçtan sonra ben de Gökhan Gönül'ü oynatmazdım mesela. Ama ilk maç öncesinde formsuz duruşuna rağmen tahtaya banko yazacağım isimdi. Bu örneği pekala çoğaltabilirim ama gereği yok. Yeni jenerasyon mu demiştiniz bu arada? Taş gibi bir jenerasyon var sahada, Hırvatistan maçındaki çöküş ve eleme gruplarındaki genel performans başka nedenlerden kaynaklanıyor.

Bu çöküşün en önemli nedeni kulüplerde futbolcuların yeteri kadar iyi çalıştırılmaması ve performans düşüklüğü, bakınız geçen sezon ki Galatasaray ve Beşiktaş'ın performansları. İkincil neden özellikle şike soruşturması ile birlikte belki de en kaliteli yerli isimlere sahip olan Fenerbahçe'de milli takıma giden tüm futbolcuların zihinsel ve fiziksel çöküşü. Sadece Fenerbahçe değil, Beşiktaş'lı futbolcular da o kadar ağır olmasa da benzer bir travmayı yaşıyorlar. Bu iki neden zaten başlı başına bir sorun ama bu sorunun kemikleşmiş bir Türk futbolu sorunu haline getirmek yanlış. Sağlam bir jenerasyon var şu anda bundan eminim. Hırvatistan maçına bu etkenlerin üzerine bir de saçma sapan duygusallığı ekleyince işler bu noktaya geldi. Evet duygusallık diyorum. Herkesin tersine ben yine fazlaca duygusallaştığımız için 3-0 yenildiğimizi söylüyorum. Takımın motivasyona ihtiyacı olabilir ama biz Türk halkı ve kamuoyu olarak motivasyon araçlarımız olarak neleri belirledik:
  1. Şike ile sarsılan Türk futbolunu sizler kurtarabilirsiniz.
  2. Depremde yanan canlar için siz ilaç olabilirsiniz.
  3. Şehitlerimiz için oynayın, bu acıyı siz hafifletebilirsiniz.
Malesef bu yükü profesyonellik de kaldıramaz. Eğer bir takıma devamlı sizden çok büyük beklentiler var ve tüm ulusu siz bu düştüğü durumdan kurtarabilirsiniz yükünün altına sokarsanız o takım daha da ezilir, daha da büzülür ve ortaya facia bir sonuç çıkar.

Bir şeyi daha açıklığa kavuşturarak bugünün incelemesine son verelim. Kadro seçimi çok fazla tartışılmaması gereken bir konudur. Zira her ne kadar büyük ölçüde Hırvatistan maçı öncesinde sahaya çıkan kadro konusunda mutabık gözüksek de eminim kadroyu görmeden önce 100 kişiye ilk onbir sorulsa ve aday kadro sınırlaması yapılmadan tercih etmeleri söylense 100 farklı kadro alternatifi üretilirdi. Futbol adamları bu işi yapsalar 100 değil de 95 olurdu bu rakam. Çok görece bir konu...
 
Sonuç olarak ne demiş oldum: Kadro seçimi tartışılması çok doğru bir konu değil, tabi ki bir iki farklı oyuncu seçilebilirdi ama seçilmedi. Bu yenilginin faturasını kadro seçimine bağlamak için son derece anlamsız bir tartışma. Yeni jenerasyon konusuna gelince: Arkadan gelen geliyor ve takıma monte oluyor zaten. Gökhan Töre ilk on sekize yerleşti. Ömer Toprak da geliyor. Ama elinde hala Arda, Nuri Şahin, Hamit, Burak, Gökhan Gönül, Selçuk İnan gibi isimler var ve kadroya eklenecek oyuncu sayısı önümüzdeki dönemde en fazla 3-4'tür. Bu da yeni jenerasyona geçiş değil, zira omurga hala yerinde olacak. Ben jenerasyon değişikliği dendiğinde 7-8 kişilik köklü bir değişilik anlıyorum ki 2 stoper ve yaş itibariyle Emre dışında böyle bir değişiklik sözkonusu olmamalı. 2 stoper değişikliği de eldekilerin yetersizliğinden. Eğer Serdar Kesimal sakatlık sonrası aynı form düzeyini yakalarsa ve Ersan Gülüm sapasağlam dönerse 2 stoper pozisyondaki isimler bunlar olacaktır ya da Ömer Toprak.
 
Bugünlük nokta...

15 Kasım 2011 Salı

Yazı Dizisi: Milli Takım, Milli Mesele - 2

Dün Hiddink ve Milli Takım ile olan geleceğine cevap aramış, gündemdeki bu konuyla ilgili görüşlerimi paylaşmıştım, buradan okuyabilirsiniz. Bugün ise gündemin bir diğer maddesi olan duygusallık mı, mantık mı sorusuna cevap arayacağım.

Hırvatistan maçı öncesi birçok kanal Euro 2008'de oynadığımız maçlara yerverdi. Hatta bazı kanallarda 90 dakika tüm maçları yayınladı. Ben de oturdum izledim bir kez daha ama bu sefer son derece objektif bir şekilde. Euro 2008'de futbol tarihi açısından bakıldığında bir destan yazıldı. Öyle bir destan ki Yunanistan'ın Avrupa Şampiyonu olmasının ötesine geçen ve neredeyse Almanya ile oynanan yarı final maçında da gerçekleşmesinin son anda Lahm'ın ayağından engellenen 4 maçlık bir geri dönüş destanı. O turnuva sonrasında Avrupa basınında çıkan haberleri hatırlıyorum da Türkler takım otobüsüne binmeden maç bitmez diye manşetler atılıyordu. Her bir maçın verdiği heyecan ile bu turnuva özelinde maçların teknik ve taktiksel kriterleri çok arka planda kaldı çoğumuz için.

Geçtiğimiz hafta bu maçları duygusallıktan uzak, sahadaki futbola yoğunlaşır bir şekilde izledim. Portekiz maçını zaten değerlendirmeye almıyorum ve şunu söyleyebilirim ki İsviçre, Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan ile oynadığımız üç maçta da rakip bizden daha iyi, nitelikli ve üstün bir oyun koymuş sahaya. Bir tek Çek Cumhuriyeti maçının son 20-25 dakikası oynanan oyun ve yarı finalde birçok eksikle çıkılan Almanya maçları dışında bizim o turnuvada ayakta kalmamız bir mucize. Peki Hiddink bu konuda neler demişti daha önceleri: "Euro 2008'de çok büyük bir iş başardınız ancak bu her zaman yapılabilecek birşey değil. Orada gösterilen karakter çok özel bir durum ve benim de saygı duyduğum bir duruş" anlamına gelen ifadeler kullandı devamlı. ama hep şunun altını çizdi: Bu yakalanan coşkunun sürekli başarıya gidebilmek için yeterli olmadığını aklın bu coşkuyla birleşmesi gerektiğini söyledi. Biz kıçımızdan anladığımız için bu adam duygusallığı bırakın tipik bir orta Avrupalı olun diyor zannettik. Ya da öyle işimize geldi. Oysa söylemek istediği şuydu aslında şifreleri çözersek: İspanya da coşkulu bir futbol oynuyor, devşirme oyuncuların takıma katılışıyla yani son jenerasyonun entegrasyonu sonrası Almanya da. Ama hiçbir üst düzey takım sahada verilen taktiğin, uygulanan sistemin dışına çıkmıyor. Bu ülkelerde tüm futbolcular biliyor ki çarkın birer dişlisi herbiri. Ve dişlilerden biri eksildiğinde çark dönmemeye başlıyor. O yüzden sahada yeralan her bir futbolcu maç öncesi stratejiye sadık kalacak görev bilinciyle oynuyor ve gerektiğinde insiyatif alarak hareket ediyor. Biz de ise durum biraz farklı. Strateji 1-0 yenik durumu düşünce bitiyor, herkes vatanı kurtarma peşine düşüyor. Halk olarak biz de bunu çok seviyoruz. Hatırlayın geçen sezon Galatasaray çok kötü giderken biz futbolseverler Servet'in defansı bırakıp dakikalarca forvette gol kovalamasını avuçlarımız patlarcasına alkışlıyorduk hem tirbünlerde, hem de televizyon yorumlarında. Evet bu mantığın neticesinde geldi Hırvatistan karşısında Semih'in attığı gol. Eğer Emre ileri çıkmasa ve top sırtından sekmese bugün böyle bir destansı hikayemiz yoktu. Ama o son saniyede yakalanmak istenen şans için atılan bir adımdı, bir maç stratejisi ya da oyun planı değil.

Hikayeler çoğu zaman daha çok hoşumuza giden oldular. Herkes Çanakkale Savaşı'nda top mermisini sırtında taşıyan Seyit Onbaşı'yı bilir ama savaş stratejisini sorsan kimse cevap veremez. Herkes Osman Paşa Plevne'den nasıl da çıkmam dedi diye böbürlenir ama oradaki savaşın savunma stratejisini de kimse bilmez. Herkes Fatih Sultan Mehmet nasıl da gemileri tepelerden aşırarak İstanbul'u fethetti hikayesine bayılır ama nasıl bir strateji ile bu fetih gerçekleşti kimsenin umurunda değildir. İşte Hiddink'in söylediklerinin tercümesi, Türkçe meali bu aslında. Siz Euro 2008'de üç maç üstüste destan yazdınız diyor ama bu üç maç normalde bir takım için yüzyılda olmayabilir demek istiyor. Yani yüzyılda üç kez bile gerçekleşmesi şüpheli olan bir durum bir kupada ardı ardına geldi diye coşku, heyecan, arzu, istek her ne diyorsanız bunların bütünü olan duygular üzerine strateji üretilemez.

Hiddink diyor ki Seyit Onbaşı gibi top mermisini gerektiğinde sırtınıza alın ama sadece Seyit Onbaşı top mermisini sırtına aldı diye kazanmadık biz Çanakkale Savaşı'nı. Belki Hiddink gider ama bu saptaması yıllarca kalır, çünkü çok önemli bir saptamadır aslında. Hiçbirimizin kabullenmek istemediği, dile getirmekten kaçtığı ve hep hikayeleri dinlemek/anlatmak istediği bir dünyada çok çok önemli. Bu bir savaş ve bu savaşta motivasyon çok önemli diye yorumlar yapıldı maç sonrasında. Mecazi anlamda bu bir savaşsa ki bence de öyle motivasyon ancak stratejiyi besleyen bir faktör olabilir ve strateji olmadan o savaş kazanılamaz. Motivasyon görevi de illa Hiddink'in değil, o takımın yardımcı teknik adamlarının hatta futbol takımının ağabeylerinin işidir pekala. En azından sadece Hiddink'in işi değildir. Öte yandan bir teknik adam maç içerisinde ya da basın toplantılarında ciddi olduğu için futbolcuları motive etmiyor ve onlarla ilişki kurmuyor diye suçlanamaz. Benim gördüğüm birçok fotograf ve okuduğum birçok haber var Hiddink ile ilgili futbolcuların pozitif ilişki ve söylemlerine ilişkin.

Ama biz hikaye yazmayı ve okumayı çok seviyorduk değil mi? Bugün yazı dizisinin ikincisine nokta. Sanırım duygusallık mı, mantık mı sorusuna cevaplar fazlasıyla var bu yazının içinde.

14 Kasım 2011 Pazartesi

Yazı Dizisi: Milli Takım, Milli Mesele - 1

Milli Takım'ın kendi evinde Hırvatistan'a 3-0 yenilmesi doğal olarak ülke kamuoyunda sansasyon yarattı. Yaratmayacak gibi de değil zaten sahadaki oyuna ve alınan neticeye bakınca.

Ülkenin futbol otoriteleri öyle bir tartışmaya girdiler ki içerisinden çıkılacak gibi değil. Yani kafalar da çok karışık şu anda. Ben bu aşamada tartışma konularına genel bir yaklaşım ortaya koymak ve hepsini toparlamak adına biraz kafa yorunca bilirkişiler ve toplum olarak en çok şu konularda cevap aradığımız kanaatine vardım:
  1. Hiddink ve ekibi ne olacak, giderse kim gelecek, yerli mi yabancı mı?
  2. Duygusal mı, mantıklı mı?
  3. Milli Takım'da kadro seçimi doğru yapılıyor mu ve yeni bir jenerasyona ihtiyaç var mı?
  4. Hangi stadyumda oynayalım, bu takım ülkenin mi yoksa İstanbul'un mu takımı?
  5. Kimler sorumlu? Sadece futbolcular ve teknik heyet mi yoksa ülke olarak topyekün bir sorumluluk mu almalıyız?
Birinci maddeden başlayalım yazı dizisine öncelikle her ne kadar bu soru zurnanın son deliği olsa da. Hiddink ve ekibi ne olacak, giderse kim gelecek, yerli mi yabancı mı? 

Hiddink bu takımın başına gelirken referans aldığımız nokta onun farklı kültürlerin Milli Takımlarında aldığı başarılı sonuçlar ve özellikle kulüpler düzeyinde de başarılı PSV ve Chelsea performanslarıydı. Bu harika kariyer içerisinde tabi ki Fenerbahçe'de ve Valencia'da uğradığı gibi yol kazaları da vardı ancak genel performans açısından tercih son derece başarılı gözüküyordu. Yardımcıları arasında ikinci adam tercihimizi ise Oğuz Çetin'den yana kullandık. Son üç büyük organizasyon içerisinde yeralan ekibin bir parçasıydı Oğuz Çetin.

Bu tartışmaya girerken şunu hemen saptayalım, bu tartışmanın konusunun yerli mi yabancı mı ve Hiddink giderse kim gelecek olmaması gerektiğine inananlardanım. Öncelikle bu takımın teknik direktörlüğünü yerli yapsın diyenlere şu soruyu sormak gerekiyor: Yıllarca basketbol takımının koçluğunu neden Tanjevic yaptı? Yıllardır voleybol milli takımlarımızı yabancıya emanet etmedik mi? Kulüp takımlarında yabancı teknik adamlar ne iş yapar? Bu yabancılarla ruh kazanan takımlar iş futbolda milli takım olunca mı ruhsuzlaşıyor?

Hiddink gidecek peki kim gelecek sorusuyla uğraşanlar var bir de. Daha önce Fatih Terim olmadı,  Denizli gelsin, Mustafa Denizli olmadı, Şenol gelsin, Şenol Güneş olmadı, Denizli gelsin, Mustafa Denizli olmadı, Ersun gelsin, Ersun Yanal olmadı, yine Fatih gelsin, Fatih Terim olmadı, Hiddink gelsin, şimdi de Hiddink gitsin şu gelsinle geçen bir on küsür yıl var geride bıraktığımız. Yerlileri de kapı dışarı etmişiz ulus olarak hep birlikte, arkasından gelecek yeni kurbanı da kamuoyu yaratarak belirlemişiz. Başarı için devamlılığın esas olduğunu bir kenara bırakarak, tüm bu teknik adamlara orta ve uzun vadeli planlama yapma imkanı sağlamadan, günlük başarı ya da başarısızlıklara endekslenmiş bir yaklaşımla hep yanlış şeylere odaklanarak geçen on küsür yıl. Bunun sonucunda gelinen nokta ise 1996-2002 arasında oynanan dört büyük turnuvadan üçüne katılırken, geriye kalan on yılda oynanan beş büyük turnuvadan sadece birine katılabilmek. Orada da 1996-2002 arasında teknik adam devamlılığı kadar jenerasyonun da etkisi var. Zira bu jenerasyon o dönemde çok küçük değişikliklerle yeraldı turnuvalarda. En azından omurgayı büyük ölçüde koruyarak. Teknik adam devamlılığı konusunda ise Türk futbolunun üç duayen isminin ardarda gelip her birinin yaklaşık dörder yıl çalışması ve benzer felsefelerle ilerleyerek bir devamlılık göstergesi sağlamasına dikkat çekmek gerekir. Zira bu üç isim daha önce yapılan işleri silmeden hep üzerine birkaç tuğla ekleyerek devam etme yoluna gidince altın jenerasyon da istikrar yakalama fırsatı buldu.

Sonrasında ise devamlı bir yap-boz tahtası haline geldi işler. Öyle ki Ersun Yanal'ı daha görev süresi tamamlanmadan ve takımımızın iddiası devam ederken gönderme işgüzarlığını bile yaptık. Bu son dönemdeki temel sıkıntı işi devamlı başa döndürüp bir türlü geçmiş dönemin üzerine birşeyler ekleyerek gidemiyor olmamızda yatıyor. Bu son gelinen noktada ise aslında kilit ismin Oğuz Çetin olduğunu düşünüyorum. Zira son üç organizasyonda hep arka plandaki isim kendisiyken, hem Fatih Terim'i hem de Hiddink'i yönetebilmesi, yönlendirebilmesi ve bu uzun süreçte birşeylerin inşa ediliyor olması gerekirdi. Teknik adamlar değişir, bu kadar sık olmasa da zaman içerisinde giderler, başkaları gelir. Ama sistem devamlı olmalıdır. Eğer siz bu sistemin içerisinde 5-6 yıl kalıyorsanız o zaman sistemin ana hatlarını belirlemesi ya da sürdürülebilir hale getirilmesi konusunda etkin ismin de Oğuz Çetin olması gerekir. Malesef Hiddink ne kadar doğru bir isimse Oğuz Çetin puzzle için doğru parçaymış gibi gelmiyor bana. Tepede devamlılığı yakalayamadığımız ama alt kadroda önemli bir görevde ve önemli bir isimde devamlılık sağladığımız noktada başarı için devamlılığı sonuca dönüştürmesi gereken isim de alt kadrodaki o kilit isimdir.

Bu noktadan sonra ne olacak? Bu sorunun cevabı aslında biraz bir sonraki yazının da konusu. Duygusal mı, mantıklı mı hareket edelim? Sizce?

Şu anda en az ihtiyacımız olan şey duygularımız belki de. Siz hiç büyük bir şirketi yöneten bir CEO'nun tamamen duygularıyla hareket ettiğini gördünüz mü? Ya da her 1-2 senede bir başarılı şirketlerin CEO'larını değiştirdiğini duydunuz mu? Bugün milyar dolarlık yaratılmış bir Milli Takım ölçeğinden ve ekonomisinden bahsederken bu tartışmayı "Vatan, Millet, Sakarya" ya da "yerli-yabancı" ya da duygular mı, mantık mı" düzeyinde tartışmak hiç olası birşey değil. Üç duayen isme yaklaşık dörder yıl görev vermek dışında 1923'ten bu yana benzer bir istikrar ne zaman yakalayabilmişiz biliyor musunuz? Bela Toth ile 1927-32 yılları arasında. Bir de Coşkun Özarı ile dört yıl var sanırım hatırlayabildiğim. Onun dışında bir iki yıllık görev süreleriyle dolu bir kronoloji hakim Milli Takımlar teknik direktörlüğü tablosunda. Mesele baştaki teknik adamı değiştirmekte değil, mesele baştaki adama projeleri uzun vadeye yayabilecek, bir felsefeyi oturtmasına fırsat sağlayabilecek düzeni ve altyapıyı sunabilmekte.

Hiddink kalmalıdır, kendi gitmek istemediği sürece. Zira değişmesi gereken perdenin arkasında olanlar aslında. İlk yapılması gereken iş de Hiddink ile oturup, ne yapacağız, nasıl yapacağız, stratejimiz ne olacak, bunun için kaç yıla ihtiyacımız var planlarını masaya yatırmak olmalı, tozları halının altına süpürmeden. Hepimiz biliyoruz ki ne Mourinho, ne de Abdullah Avcı dayanabilir bu ortama. Hiddink çok yıprandı diyenler olabilir ancak TFF adam gibi ne yapacağını ve nasıl yapacağını anlatırsa eminim ki ülke kamuoyu şimdikinden çok daha tatmin olacaktır. Sonrasında başarı gelir ya da gelmez, bu programın uygulanmasının ardından tartışılacak konudur. Son beş turnuvadan birine katılabilmişiz, gelecek dönemde daha kötüsü olabilir mi?

Ya da soruyu şöyle soralım: Konuştuğumuz isimler, Türk futbolunun üç duayeni de dahil Hiddink'in kariyerinin yanından geçebilirler mi? Hiddink bize uyum sağlayamamış ve bizi anlayamamışmış. Pardon beyler, bir dakika... Biz bu adamı bize uyum sağlasın diye değil bize vizyon katsın diye getirdik. Eğer bu iş profesyonel düzeyde yapılıyorsa uyum sağlaması gereken, birilerini anlaması gereken Hiddink'ten daha çok bizleriz. Üstelik adamı da yerin dibine hunharca batırıyoruz. Yani Hiddink G.Korelileri anladı, Rusları anladı, Avustralyalıları anladı bir tek bizi anlayamadı öyle mi?

Biz birşeyleri değiştirmeye çalışmadan bir üst seviyeye çıkamayız. Bir üst seviyeye çıkabilmenin ilk şartı öğrenmeye ve gelişime açık olmaktır. Öğrenmeye ve gelişime açık olmadığınız sürece aynı yerde saymaya veya geriye gitmeye mahkum bir topluluk haline gelmek de kaçınılmaz son. Türk futbolu özelinde konuyu bağlayacak olursak: Evet biz bir Hollandalı'dan birşeyler öğrenmek zorundayız. Dünya futbolunda ekol bir ülkenin günümüz futbolunda ekol bir teknik adamından bu kadar kolay vazgeçmek ve o adamı küçük beyinlerle yapılan sığ eleştiriler doğrultusunda gönderme senaryoları yazmak, yarın daha da küçüleceğimizin kanıtıdır bana göre.

Ben kendi adıma küçük ülkenin küçük beyinli vatandaşı olamam, değilim de. Eğer futbolcu olsam ya da futbolu yöneten bir adam olsam yemez içmez evimde Hiddink'i beslerim. Hiddink'in hiç mi hatası yok, var elbette. Ama futbola katacağı o kadar çok şey varken ve başkalarına bunu katabilmişken benim ipe sapa gelmez nedenlerle bu adamı gönderiyor olmam abesle iştigal. Tabi bu da benim gözümde.

Yazının ilk bölümüne şimdilik nokta...

13 Ekim 2011 Perşembe

Milli Paradoks

Selçuk İnan... Kendisine Türk futbolunun geleceği diye bakıyoruz değil mi? Gerçekten büyük yetenek, son derece akıllı bir oyuncu. Savunma ve hücum özellikleri son derece dengeli.

Profesyonel kariyerine Çanakkale Dardanelspor'da başladı. Onu keşfetmemiz 4 yılımızı aldı. 2006'da Manisaspor'a gelince biz de ondaki yeteneklerin farkına vardık. Biz ondaki yeteneklerin farkına vardığımızda 21 yaşındaydı. Gerçi o 2001'den itibaren bütün alt yaş gruplarında milli oldu ama vizyona Manisaspor ile çıkma imkanı buldu. Selçuk İnan'ın büyük bir kulübe transferi ise 2008'de gerçekleşti. Trabzonspor'da özellikle Şenol Güneş ile birlikte daha da büyüdü ve bugün hem Galatasaray'ın hem de milli takımın vazgeçilmezleri arasında. Vazgeçilmez olması için 26 yaşına gelmesini bekledik ama.

Şimdi kalkmış elin Hollandalısı bizim vazgeçilmezimizden vazgeçip onu takımdan kesiyor, Almanya maçının ikinci yarısında oyundan alıyor, Azerbaycan maçına ilk onbirde başlatmıyor. Bu ne cüret... Hem de Almanya maçında tercih ettiği adam Gökhan Töre. Tabi ki eleştirir Türk medyası zira Gökhan Töre bugüne kadar değil dört büyüklerde Süper Lig'in başaltı takımlarında bile forma giymemiş bir adam.

Gökhan Töre'nin özgeçmişine baktığımızda ne görüyoruz? Bu çocuk da Bayer Leverkusen altyapısında pişiyor ve her nasılsa Chelsea scout ekibi tarafından farkedilerek kendi altyapılarına transferi gerçekleşiyor. Bu dönemlerde o da alt yaş gruplarında milli takım oyuncusu oluyor. 2009'dan 2011'e kadar Chelsea rezerv takımında kulübü ilk kez rezerv lig şampiyonluğuna taşıyor. 2011'de ise Hamburg'a transfer oluyor ve Bundesliga takımının değişmez ilk onbir oyuncularından biri haline geliyor. Hepsi bu, Selçuk İnan'ın yanında bu kariyer nedir ki Türk futbol medyası için. Ancak Hiddink gibi at gözlüğüyle futbola bakan bizim heyecanımızı tutkumuzu anlamayan bir Hollandalı Selçuk İnan'ı çıkarıp Gökhan Töre'yi sahaya sürme cüretini gösterebilir.

Bu arada Türk futbolunun geleceği Selçuk İnan 26 yaşındayken, Gökhan Töre 19 yaşında. 19 yaşında bir çocuk nasıl Türk futbolunun geleceği olabilir Allah aşkına. Biz de genç olma yaş sınırı bile 24-25'lerden başlarken, bizim hala genç Semih'imiz varken Selçuk gibi bir futbol virtüözünün yerine nasıl çoluk çocuk salınır sahaya.

Zaten ne anlar almanlar ve İngilizler futboldan? Bizim kadar anlamadıkları kesin, yoksa Gökhan Töre'nin yerine Selçuk İnan'ı almışlardı altyapılarına. Ama bu işi bilmedikleri için onlar Gökhan Töre'ye yatırım yaptılar. Üstelik Hamburg utanmadan sıkılmadan ilk onbirinde sahaya sürüyor bu bebeyi Bundesliga'da. Hiddink de aynı kafa işte. Daha 5-6 yıl boyuınca üst düzey katkı verecek bir Selçuk İnan yerine hayal peşinde koşup 12-13 yıl katkı alma hevesiyle Gökhan Töre'yi sokuyor sahaya.

Unutmadan Lionel Messi de Arjantin A Milli Takımı ile ilk resmi maçına 2005'te 18 yaşında çıktı.  2006'da Pekerman onu Almanya karşısında çeyrek final maçında yedek oturttuğu için ülke ayağa kalktı.

Yani Gökhan Töre Messi falan değil, belki de hiç olamayacak tamam ama bu ülke futbolunun asıl geleceği kendisi gibi duruyor doğru açıdan bakınca. Bu ülke Selçuk İnan nasıl oyundan çıkarılır diye ayağa kalkacağına, Gökhan Töre'den nasıl daha çok faydalanırız diye ayağa kalksa birçok şeyi de çözmüş olacağız aslında. Selçuk İnan çok değerli bir oyuncu hiç kuşkusuz ama tartışılacak konu onun oyundan alınarak yerine Gökhan Töre'nin oyuna dahil olması değil.

4 Haziran 2011 Cumartesi

Belçika Çikolatası Acı Gelmedi

Kamuoyunda Belçika için son on yılın en önemli maçı, bizim içinse sıradan bir puan savaşından öteye geçmemesi gözönüne alındığında 1-1 ile deplasmandan ayrılıyor olmak önemli elbette. Dün akşam oynanan oyuna baktığımızda ise pekçok otoritenin aksine 60 ile 75. dakikalar arasında oyunun krize girmesi dışında ben Belçika'nın bu maçı alabilecek kapasitede bir oyun ortaya koyduğunu düşünmüyorum.

Oyunun belli dilimlerinde kontrol futbolunu iyi uyguladığımız söylenebilir. Özellikle ilk yarı Arda'nın nefis çalımı ve asistiyle golü bulduktan sonraki 20-25 dakikalık bölümde daha iyi olan da bizdik. Ama şu bir gerçek ki Milli Takım formda değil. Dün iyi olmasına rağmen ne Arda, ne uzun zamandır sakatlık nedeniyle forma giyemeyen Sabri tam randımanlı değillerdi. Buna rağmen iyi oynadılar. Savunmanın solunda Çağlar kademe hataları yaptı ama zaten bu bölge için genel olarak bir zaaf yaşıyor Türk futbolu şu dönemde. Servet-Serdar ikilisi başarılı bir savunma anlayışı ortaya koydular tek zaafımız yine duran toplar olsa da.

Emre maestro gibiydi, hem defansif hem de ofansif sorumluluk aldı 90 dakika boyunca. Ben Selçuk Şahin'i çok beğendim zira savunmanın gizli kahramanıydı. Diğer oyuncular için de oyunun 60 ile 75. dakikasını çıkardığımızda istediğimiz verimi aldığımızı söylemek mümkün. Bu bölümde ise Hiddink'in oyuna müdahalesinin geciktiğini cebimize koyalım.

Rakibe gelince bence hiç de öyle birkaç sene sonra çok iyi olacaklar kıvamında bir takım değil Belçika. En fazla bir İsviçre olabilirler ama asla bu takım Enzo Schifo'nun Belçika'sı mertebesine erişemez. Takımın yıldızı Hazard ise Lille'de geçen mükemmel sezona rağmen 15-20 milyon euro civarında bir transfer yapar ama daha öteye gidemez bana göre. Çok iyi bir oyuncu ama daha fazlası değil. Ben hiçbir zaman en tepedekilerde oynayabileceğini düşünmüyorum.

Bu maçta Real Madridliler yoktu bunu da bir kenara koyalım. Ve ne olursa olsun Kazım ve Burak'ın iyi niyetine rağmen Türk futbolunun sol kanatta iyi bir savunmacı ile iyi bir golcü ihtiyacı olduğunu da bilerek bakalım olaya. Yoksa belki de Türk futbol tarihinin en zengin ve becerikli orta saha organizasyonuna sahibiz bugün itibariyle.

Euro 2012'ye gider miyiz hala belli değil. Herkes Avusturya maçını cepte görüyor ama Almanya bile uzatma dakikalarında Gomez'in attığı golle yıktı rakibini. Bunu da gözönüne alınca beraberliğe rağmen Belçika ciddi bir tehdit olmaya devam ediyor. Hiddink takımın başında olsa da, olmasa da...

19 Mayıs 2011 Perşembe

Mesela???

Bir de şöyle düşünsenize Milli Takım'ın ilk onbiri sahada:

Volkan Demirel: Sevilla
Gökhan Gönül: Barcelona
Mehmet Topal: Valencia
Arda Turan: Athletico Madrid
Nuri Şahin: Real Madrid
Hamit Altıntop: Real Madrid
Semiz Şentürk: Villa Real
........
Böyle gidermiş işte...

17 Kasım 2010 Çarşamba

Portakal Devrim

Türk futbolunun çehresini değiştiren ilk iki isim Jupp Derwall ve Sepp Piontek'ten sonra Fenerbahçe'deki başarısız 3-5-2 deneyimini devrime dönüştüremeyen Hiddink üçüncü devrimi Milli Takımı'mızın başında gerçekleştirmeye çok yakın. Bunun adı da Portakal Devrim olacak hiç şüphesiz.

Hiddink Milli Takımı'n başına geldiğinde iki şeyi gördü: Ya kısayoldan Euro 2012'ye gidecek ya da kadroyu tamamen revize edecekti. İlk yolu kamuoyu baskısıyla seçse de, alınan iki yenilgi tam bir U dönüşü yaptırdı kendisine. Bugün gelinen noktada kurtların arasına kuzuları koymaktansa, kuzulardan oluşan bir takımı kurtlar sofrasına dönüştürme çabası var ki bu dönem biraz sancılı geçecektir.

Hele ki bu döneme Hollanda Milli maçı ile başlamak bu sancıyı daha da çekilmez hale getirebilir. Ama Piontek'li Milli Takım da onun yönetiminde çok büyük bir başarı kazanmadı. Kazandığı mental değişimdi. Bugün çoğu altyapı olarak Almanya eğitimli Nuri Şahin önderliğindeki gençler için de beklenmesi gereken bu olmalı.

Yoksa Türk futbolu bugün Avrupa'da geldiği 8-12 arası sıralamadan bir adım öteye gidemeyecek. Bu yüzden futbolumuzun içine girdiği Lale Devri'ni ancak Portakal Devrim bitirebilir.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Hüsran

Resim yazısı ekle
69 günde Şili maden işçilerini kurtarırken biz aylarca iki ölümüzü çıkaramıyoruz ondan sonra da Azerbeycan Türk Milli Takımı'nı yenince nasıl olur diyoruz. İkisinin arasında hiçbir bağ yok demeyin çünkü var. İki sonuçta sistemsizliğin ve uzun vadeli çözümler üretememizin bir sonucu.

Nasıl olsa bir ay sonra madencileri de Azerbaycan yenilgisini unutacağız. Almanya karşısına çıkan kadro değişiyor, bu sefer kamuoyunun istediği kadro Özer'i saymazsak yine saha içinde ama sonuç yine fiyasko. Neredeyse kadronun üçte ikisi kendi takımlarında oynamayan oyunculardan oluşuyor ama elimizde daha iyisi de yok malesef.

Maçın onuncu dakikasında bir pozisyon var evlere şenlik halimizi ortaya koyuyor. Rakip ceza sahasının sağında bir uzun topla Sadygov ceza sahamıza girip kalecimizle karşı karşıya kalıyor ve bütün takım izliyor.Maçla ilgili başka hiçbirşey yazmaya geek yok çünkü özeti bu pozisyonda.

Hiddink'i yerden yere vuruyoruz adamın saçının üç teli bile basınımızdaki bilgelerden dha fazla futbolu biliyor. Ama futbolun geldiği nokta 2008'den bu yana taş koymadan ancak bu kadar. Tuncay, Hamit, Nihat, Semih gibi o başarının mimarları kendi takımlarında ilk onbire giremezken, Arda bu sezon ortada yokken, arkadan da kimse gelmiyorsa bu kadar.

Kimse Volkan demesin, oynayacak adam gümbür gümbür gelir oynar. Nike'ın reklamında oynayan çocuğun sokakta yürürken çıkardığı gibi hepimiz dil çıkarıyoruz Hakan Balta'ya.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Nuri Şahin

Son günlerde sıkça tartışılan bir konu: Nuri Şahin fırtınası Bundesliga'da eserken neden Milli Takım kadrosuna alınmıyor ya da alınsa bile Emre Belözoğlu'nun arkasında kalıyor. Buradaki temel savlardan biri Nuri Şahin'in Emre'nin daha gerisinde bir futbolcu olduğu.

Bu sezonki performansına baktığımızda çok da katılamıyorum aslında. Nuri Şahin'in orta alanda Emre ile beraber görev alması durumunda defansif bir zaafiyet doğabileceği tartışılıyor ancak benim düşünceme göre defansif görevi ağırlıklı olarak yüklenmesi gereken adam zaten Emre Belözoğlu. Ayrıca Milli Takım'da değerlendirilmesi gereken bir başka isim de Mehmet Topla. La Liga liderinde son haftalarda banko oynayan Mehmet Topal ile bu yıl Bundesliga'da fırtına gibi esen Nuri Şahin'in oluşturduğu bir orta saha son günlerde benim kulağıma daha hoş geliyor.

Hiddink geleceğin takımında Nuri Şahin için çok güzel sözler söylemiş ki doğrudur. Ben Emre Belözoğlu'nda yaşı itibariyle değil futbolu itibariyle bu geleceği pek göremiyorum. Zira son on yıldır belki de en az sakatlandığı sezonu geçtiğimiz yıl geçirmesine rağmen hala Emre'nin ligde 25 maçın üzerine çıkabileceği konusunda şüphelerim var.

Ondan da öte Hiddink'e yeni bir yapılanmadan çok Milli Takım ile uluslararası düzeyde başarı misyonunu yüklememize rağmen Hiddink'in bunu yeni yapılanma çerçevesinde başarabileceği kanaatine sahibim. Yeni yapılanma sürecine dahil edilecek pekçok isim de var aslında ama bunların içerisinde en ön plana çıkan ve üzerine bir iskelet inşa edilecek isim Nuri Şahin. Ve bence Mehmet Topal ile de takımı yıllarca taşıyacak potansiyelleri var.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Sıcak Gecenin Uyuşturucu Maçı






















Adı üzerinde hazırlık maçı ama sıcaklık nemle birlikte bastırırken bir de temposuz bir hazırlık maçını izlemek, hele bir gece öncesinden 4 saat uyuduysanız imkansız hale geliyor. Nitekim bu imkansızlık içerisinde ikinci yarıda 10-15 dakika daldığımı da itiraf etmeliyim.

Hiddink'in takımı değil bu takım halen birincisi bunu söylemek gerekir. Belli ki oyuncu seçimlerinde insiyatifi daha çok bir önceki dönemin oyuncularını tutma yönünde kullanıyor Hiddink. Ben bu noktada kendisinin de söylediği gibi büyük revizyonlardan kaçındığını görüyorum. Ama bu durum Semih gibi bir oyuncunun formsuzluğu nedeniyle yeralamaması, Nihat'ın da keza yerini kaybetmiş gibi gözükmesi nedeniyle gol bölgelerinde takımı zorluyor. Mevlüt Fransa Ligi'ndeki performansını bir türlü Milli Takıma yansıtamıyor.

Bunun tam tersi orta saha oldukça etkili, topu maç içerisinde istedikleri gibi yönlendirebildiler ama son noktada gol bölgelerine adam sokmakta sıkıntı yaşadılar. Gökhan Gönül'ün sakatlığı sonrası dönüşü hem Fenerbahçe hem de milli takım adına muhteşem.

80 dakika zorlukla izlediğimiz maçta özellikle Arda'nın ikinci golü izlemeye değerdi. Benim en sevdiğim gollerden. Kalecinin o pozisyonda topu görebildiği ilk nokta kurtarış yapabilmesi için yeterli zamanı taşımaktan çok uzak. 2-0 herşeye rağmen güzel sonuç ve Hiddink ile İstanbul'da grup maçları öncesinde umutlu bir başlangıç oldu.

10 Mart 2010 Çarşamba

Bu Ne Perhiz Bu Ne Fildişi


Hiddink G.Afrika'da Fildişi Sahilleri'nin başında olacak. Bir süredir medyada gündeme gelen bu durum kesinlik kazandı.

Hiddink'in Fildişi Sahilleri ile 15 Mayıs'tan itibaren geçireceği 2 ay oldukça spekülasyon yaratacaktır Türk basınında ancak bence hem Fildişi hem Türk Milli Takımı hem de Hiddink açısından iyi bir gelişme.

Uzun zamandır kadrosunun hakkını uluslararası arenada veremeyen Fildişi için Dünya Kupası'nda önemli bir fırsat olacak Hiddink. Ayrıca o da önemli bir turnuvadan antremanlı gelecek.

Hazır bir Hiddink'in Dünya Kupası performansı ardından yeni bir motivasyonla Türk Milli Takımı ile de iyi bir başlangıca imza atacağını düşünüyorum. Üstelik 2012 elemelerindeki Almanya'yı da yakından izlemiş olacak.


Bu anlamda Türk Milli Takımı ile beraber bir kamp ya da beraberlik yaşamasındansa uluslar arası arenada yer alması önemli diye düşünüyorum. En azından Milli Takım içerisinde bir kişinin Dünya Kupası havasını yaşayarak gelmesi ve olası bir başarı ona olan güveni daha da artıracaktır.

Hiddink'in sadece Almanya'yı değil diğer takımları da yakından izleyecek olması, maç performansı ile Milli Takımı'n başına geçmesi hepsi olumlu etkenler.

Şimdi birçokları yazacak bu ner perhiz bu ne lahana turşusu geçsene takımının başına araya niye Fildişi'ni sokuyorsun diye. Fildişi'nin başarısızlığı sözkonusu olursa bu da malzeme verecektir ama ne olursa olsun ben olumlu değerlendiriyorum bu gelişmeyi.

Bir Garip Mehmet Vardı


Bir dönem Mehmet Aurelio'suz bir Türk Milli Takımı orta sahası düşünülemez hale gelmişti. Mehmet Aurelio Real Betis ile Segunda Division'a düşünce ve araya da sakatlığı girince öküz öldü ortaklık bozuldu.

Ciddi bir sakatlık geçirdi Aurelio tabi bu süreçte. O dönem boyuncada hayırlı ülkemde kimsenin gündemine gelmedi pek. Ancak sahalara döndü uzun bir aradan sonra. Aurelio'nun takımı Betis şu anda liginde dördüncü sırada ve La Liga'ya çıkma iddiasını sürdürüyor.

Honduras maçı ile Milli formaya tekrar geri döndü bizim Mehmet. 81 dakika sahada kaldı ve hiç fena değildi. 32 yaşının verdiği olgunluğu ile daha birkaç yıl hizmet edecektir Milli Takıma.

O gittiğinden beri ne Fenerbahçe orta sahasını toparlayabildi, ne de Milli Takım başarılı sonuçlar alabildi. Basında bazı üstün zekalılar tarafından sıkça da eleştirildi oynadığı oyun. Yok efendim Fenerbahçe'yi yavaşlatıyormuş, Milli Takım'da oynayacak kalitede daha iyi oyuncular çıkarabilirmişiz.

Ama kim ne derse desin bir garip Mehmet geçti Turkcell Süper Lig'den. Oynadığı yıllarda lige ve Milli Takım'a damgasını vurarak geçti hem de. Umarım 2012 yolunda onu ay yıldızlı forma ile sıkça izleriz ve tabi 2012'de de. Zira Mehmet adını 2008'deki başarıya altın harflerle yazdırmış bir isim.

17 Şubat 2010 Çarşamba

Tam 20 Yıl Önce Bugün


17 Şubat'ın Türk Milli Futbol Takımı tarihinde büyük bir önemi var. Tıpkı 2010'un 17 Şubat'nda TFF'nin Hiddink ile dün Amsterdam'da biraraya gelip anlaşmaya varıldığını açıklaması gibi bundan tam 20 yıl önce 1990'ın 17 Şubat'ında da bir başka yabancı teknik adam futbolumuzda yeni bir çığır açmanın ilk adımlarını atıyordu Almanya'nın Frankfurt kentinde.

Futbol Federasyonu Başkanı Şenes Erzik o zamanlar danışmanlık yapan Derwall ile birlikte Piontek ile biraraya geldiler. Yapılan görüşme sonrası yıllık 300.000 DM karşılığında da Danimarka Milli Takımı'nın yaratıcısı ile anlaşmaya varıldı. Bir başka önemli spor adamı Levent Bıçakçı da Hukuk Kurulu Üyesi sıfatıyla görüşmelerde yeraldı.

Piontek'in ilk açıklaması "Buraya anlaşmak için geldim, özellikle altyapı ile ilgili isteklerim olacak. Altyapıya eğilmek ve ilgilenmek istiyorum" oldu.

O günden bugüne tam 20 yıl geçti. Piontek ile girilen yolda Milli Takımımız o zamanlar hala edemeyeceğimiz başarılara ulaştı geçen 20 yıl zarfında. Onun eğildiği altyapıdan birkaç nesil yetişti ve Milli Takımı Dünya ve Avrupa üçüncülüğüne taşıdı.

Şimdi Milli Takım adına yepyeni bir dönem açılıyor. Hiddink ile bu başarıları daha da yukarı taşımak ve devamında tıpkı Fatih Terim gibi yardımcılarının bayrağı daha da yukarı götürecekleri bir dönem olmasını umuyorum.

Ve yine kimsenin bu yeni dönemde Hollandalı teknik adamın işine fazla burnunu sokmamasını.

16 Şubat 2010 Salı

Hoşgeldin Hiddink


Yıl 1990, basında Hiddink'i bakın nasıl tefe koyuyorlar:

Kulübün basketbol takımı Sürmeli Otel'de kampta, hocaya gitmişler: "Hocam basketbolcuların yanına git de bir iki güzel laf et, moralleri yerine gelir" demişler. Hoca yaka silkmiş...

Türkiye'ye geldiği ilk gece hocayı Kervansaray'a götürmüşler. Dansözlerin biri masaya çıkıp diğeri indikçe hoca dayanamamış ben de oynuyorum demiş. Zor ikna etmişler oynamasın diye. Adamın neresinden tutacaksın, elle tutulur bir yanı yok...

Futbolcular: Biz profesyonel değiliz, amatörüz. Hoca bunu anlamıyor ve hepimizi farklı yerlerde oynatıyor. Ne dediğini anlamıyoruz bile, ona ulaşamıyoruz...

Bu çocukları Gordon Milne'in eline versen ligin tozunu atar şampiyon olurlar...

Bu adamla bu iş yürümez. 3-5-2 ile hiç yürümez. Kim kimi yaratmış. Bu PSV'nin başında kim olsa takım yürüye yürüye kazanır. Neyim disiplinli hocaymış, sevsinler böyle disiplini. Alın bu hocayı başınıza çalın.

Yıl 2010:
Ve Hiddink yine Türkiye'de, en az Fenerbahçe kadar tartışılan ve malzeme çıkaran bir göreve Milli Takım teknik direktörlüğüne soyundu.

Hoşgeldin Hiddink, benim güzel ama yalnız bir o kadar da acımasız ülkeme hoşgeldin.

24 Kasım 2009 Salı

Milli Takım'da Piontek-Terim Modeli


Haftalardır Milli Takımı'n başına kim gelecek sorusu gündemimizi oluşturdu durdu. TFF bu konuda doğru bir adam atarak işe ikinci adamı bağlayarak başladı.

Abdullah Avcı yeni gelecek teknik direktörün yardımcılığına getirildi. Milli Takımlar'ın alt kategorilerinde başarılı bir geçmişi olan Abdullah Avcı hiç şüphesiz birkaç yıl sonrasının teknik direktörüdür artık. 2005 yılında 17 Yaş Altı Türk Milli Takımı ile Avrupa Şampiyonu olan ve bu takımı dünya dördüncülüğüne taşıyan Avcı'nın göreve getirilmesi aslında yıllar sonra Piontek ve Terim ikilisi ile atılan temellerin tekrar yinelenmesi gibi duruyor ilk bakışta.

Doğru model ve doğru adamlarla önümüzdeki dönemde Milli Takımlar düzeyinde yine başarı kazanılması kaçınılmaz. İkinci adam da çok doğru bir karar veren TFF yönetimini şimdi en az bu karar kadar önemli bir başka konu bekliyor. Birinci adam kim olacak?

17 Ekim 2009 Cumartesi

Milli Takım'a İkinci Adam Arayanlara


Milli Takım teknik direktörü kim olur bilemiyorum ancak kim olursa olsun benim onun yardımcısı olarak ve ileride Milli Takımı'n başına yakıştıracağım bir isim var: Tugay Kerimoğlu.

Tugay futbol oynadığı yıllarda saha içerisindeki yeri itibariyle oyunu en iyi görmesi ve okuması gereken bölgelerden birinde oynadı. Milli Takım ile çok önemli başarılarına bir de Glaskow Rangers ve sonrasında efsaneleştiği Blackburn formasıyla hatırı sayılır bir futbol vizyonu ekledi. Ben bu vizyon sayesinde onun Türk futbolunun bir beş on yıl ilerisinde olduğunu düşünüyorum. Bunun nedeni Vodafone reklamlarında bahsettiği gibi bir İngiliz'den Londra'ya ilk gittiğinde wireless ile kablonun olmadığı yerde internete nasıl bağlanıldığını öğrenmiş olması değil. Ama bu gerçeklik daha internet dünyası ile bile yeni barışan bir toplumun önünde olduğunu belgeleyen bir gösterge.

Tugay futboldaki gelişmeleri çok yakından takip edebilecek bir yurtdışı ağa sahip. Yabancı dili sayesinde uluslararası turnuvalarda gerekli iletişimi ana dili gibi kurabilecek bir şansı da var. Herşeyiyle elbise üzerine oturuyor gibi.


14 Ekim 2009 Çarşamba

Gol Yeme Rüştü, Dayak da Yeme


Garip bir toplumuz, unutmak genlerimizde var. Bu yüzdendir ki son günlerde Milli Takım hengamesi içinde satır aralarında kalan birşeyi gözden kaçırıyoruz.

Benim gördüğüm Türk futbolundaki en iyi kaleci, bazılarına göre Cihatların, Yasinlerin arasında gelmiş geçmiş en iyi kaleci Milli Takımı Ermenistan maçıyla birlikte bırakıyor.

Rüştü Reçber Fenerbahçe'ye Antalyaspor'dan geldiğinde Engin'in arkasında sırasını bekleyen genç bir yetenekti. Engin'in şanssız sakatlığı sonrası kaleyi devraldıktan sonra yıldızı iyice parladı. Unutulmaz şampiyonluk maçında Trabzonspor karşısında gösterdiği performans, Dünya Kupası'ndaki Brezilya maçlarında devleştiği sahneler, Barcelona gibi bir takıma her ne kadar ilk onbirde oynamamış olsa da gidişi unutulacak futbol kareleri değildi. Hele bir de sezon açılışı öncesi Barcelona'nın oynadığı bir hazırlık maçında penaltı kurtarmıştı diye hatırlıyorum da biz daha o gün teslim etmiştik kendisine Katalanların kalesini. Ne de olsa sezon açılışında TV'de Ronaldinho'nun yanında onun da animasyonunu izlemiştik. O kadar önemli bir şeydi ki bizim için sezon açılışını özel bir kanal canlı veriyordu. Ama olmadı, yabancı kontenjanına takıldı, birkaç kötü gol yedi ve Fenerbahçe'ye döndü Rüştü.

"Gol yemem, Surf yerim" klişesini de soktu futbol dünyamıza. Her kaleci gibi onun da zaafları vardı, özellikle Türk kaleciliğinin yan top zaafını fazlasıyla yaşadı. Ama cepheden gelen toplarda bir dönem dünyanın en iyilerinden biriydi. Eğer performasının üst düzeyde olduğu dönemde Barcelona yerine daha ortalama bir takıma gitseydi ya da kendisinin de dediği gibi İngiltere'nin yolunu tutsaydı ne olurdu bilinmez.

Futbol tarihimize taraftardan dayak yiyen kaleci olarak da girdi. Sonuçta leke onun değildi ama dayağı o yemişti. Taraftarlar tarafından çok sevilen bir oyuncu olamadı. Bunda onun ağır, serinkanlı yapısı da etkili olmuştur, paragöz dedikoduları da.

Fenerbahçe'de üst seviye bir kaleci olup bugün Beşiktaş'ta taraftardan benzer muameleleri görse de onun mükemmel meziyetlerini bu durum asla gölgeleyemez.

Rüştü de Ermenistan maçıyla birlikte Milli Takım kalesini bırakıyor. Artık gözlerinin altına kömür süren kalei olmayacak ay yıldızlı takımda. Olmama zamanı da gelmişti, doğru bir karar alıyor bence. Omzunda bir Dünya Kupası bir de Avrupa Şampiyonası üçüncülüğü apoleti ile arkasında parlak bir kariyer bırakarak.

Gol yeme Rüştü, daya da yeme, istersen emekli olduktan sonra bol bol Surf yiyebilirsin.


11 Ekim 2009 Pazar

Terim İstifa Etti, Ya Sonra?


Bu kadar berbat bir eleme grubu performansından sonra Terim'in istifasını isteyenlerin sayısı eminim bu ülke nüfusunun %99'u kadardır. Ben %1'im (Gecenin bir yarısı Ermenistan maçı sonrası istifa edeceği haberi TV'de yayınlandı).

Bir insanın yerine yenisini koyamamak o toplumun ayıbıdır ama koyamıyoruz işte. Türk futbolunun son 10 yılına baktığınızda kazanılan başarıların yarısından fazlasında onun adı geçer. Ama bizim ülkemizin en sevdiği oyun nedir biliyor musunuz? Adam Asmaca...

Fatih Terim'i zerre sevmiyorum. Egosu şişkin değil obez olmuş bir adam benim gözümde. Blogu okuyanlar bilirler, bu eleme grubu rezilliğinin sorumlusu Fatih Terim'den daha çok geçen sene Fenerbahçe ve Galatasaray'ın yönetimlerinin yanlışlarıdır diye yazmıştım. Form durumu yerlerde sürünen bir futbolcu topluluğu ile bu kadar oluyor işte.

Hem Allahaşkına Avrupa üçüncüsü olduk ve başında bu adam vardı ama Avrupa üçüncüsü olacak bir futbol ekolü yok ki bizde. Keza Dünya üçüncüsü de. Niye Şenol'un, Denizli'nin ve en fazla da Terim'in taşın suyunu çıkarttıklarını görmezden geliyoruz? Niye Avrupa'da futbol oynayan bu ülke topraklarında yetişmiş oyuncumuz yokken burnumuzu kaf dağında görüyoruz?

Arda Barca'da, Tuncay Manchester United'da, Semih Inter'de oyunuyor da ben mi bilmiyorum (Bana göre halihazırdaTürk futbolunun en iyi üç oyuncusu bunlar olduğu için örnekleme içerisinde isimleri yeralmıştır yoksa kendileri ile ilgili en ufak bir sorunum yok)?


Diye ağıt yaktıktan sonra gündelikçi basın şimdi kına yakın diyorum...Gecenin bir yarısı tüm kızgınlığımla...Ve 2010 hayalleri kaybolmuş bir futbol sevdalısı olarak. Ve içi şişerek zap yapa yapa Belçika maçını izlemiş biri olarak...Ve bu ülkede günü kurtaran politikalardan bıkmış biri olarak...
Ve ya sonra...