29 Nisan 2010 Perşembe

And The Oscar Goes To

Busquets'in üzerine fazla gitmemek lazım bunu yapan ne ilk ne de son futbolcu. Ama yılın Oscar ödüllerinde The Shining in Camp Nou filminde gösterdiği performansla  en iyi erkek oyuncu ödülünün en büyük favorisidir kendisi.  Jack Nicholson'ı gölgede bırakacak bir performans diyelim ve geçelim.

Finaldeki Hollandalı

Zafer sarhoşu olan bir başka teknik adam daha Mourinho dışında. Sezon başında Bundesliga'ya geldiğinde hiç kuşkusuz tüm Bayernliler Bundesliga'yı çok rahat kazanmasını bekliyorlardı.

Bayern Bundesliga'da lider ama bu koltuğa oturması hiç de kolay olmadı. Ama Şampiyonlar Ligi'nde final koltuğuna oturmak çok daha farklı bir başarı. Bir Alman takımı ve bir İtalyan takımı karşılaşacak finalde. İngiliz ve İspanyol takımları dışarıda.

Ve bunda hiç kuşkusuz Inter'in başarısındaki Mourinho kadar Bayern'in başındaki Van Gaal'in de katkısı var. Soğuk Hollandalı birçok sorun yaşayarak geldi. Sezon boyunca Ribery'nin transfer dedikoduları, devre arasına kadar yaşanan Toni krizi ve sonunda yolların ayrılması, daha bir sürü sıkıntılar aşılarak geline bir final.

Şimdi Van Gaal içinde biraz keyfini sürme zamanı. En azından bir günlüğüne.

Barca Saplantısına Yenildi, Madridliler Rahat Uyuyabilirler

İki bacaklı Inter-Barcelona maçının özeti belki de Mourinho'nun Barcelona için Madrid'te final oynamanın saplantı haline geldiğini oysa Inter için Şampiyonlar Ligi'ni kazanmanın büyük bir arzu olduğunu söylemesiydi.

Bu saplantıdır aslında Barca'lı futbolcuların ayaklarını bağlayan. İkinci maç öncesi bir Katalan kampanyasına çevrilen bu durum sahada hiç de üretken olmayan bir Barcelona izlettirdi futbolseverlere. Üstelik de 62 dakika on kişi oynamak zorunda kalan ve hiç de haketmediği bir şekilde hakemin süzemediği bir pozisyon sonrasında bu duruma düşüp moralman bozulmamayı başaran bir Inter karşısında.

Guardiola'nın bir B planı yok geyikleri dönmüş de Mourinho'nun oyunu nasıl bozduğunu, kendi yarı sahasında nasıl kapandığını pek kimse görmek istememiş. Eto'yu sol çizgiye çekip, Sneijder'i ileriye atmak da ayrı bir taktiksel yoruma gebe. Guardiola Zlatan ile konuşurken ensesine kadar yaklaşarak kulağını dayayıp onu dinlermiş gibi yapması da...

Sahada herkesin alın teri vardır bu final vizesinde ama oyunun süper starıdır Mourinho. Rakiplerin nefret ettiği ama kendi taraftarının taparcasına sevdiği. Havaalanını yıkarcasına kendisini karşılayan Inter taraftarı da aynı kafadadır zaten. Bu maçın başka da bir hikayesi yoktur aslında.

Mourinho ve öğrencilerinin arzusu Barca'nın saplantısını yenmeyi başarmıştır. Madridliler rahat bir uyku çekebilirler artık. Soyunma odalarına belki de önümüzdeki sezon gelmeden girecek olan adam Mourinho olacaktır. Ve eminim ki Madrid seyircisi Barca'yı Madrid yolundan eden bu adamı ve bu takımı çılgınca destekleyecektir Bayern Münih karşısında.

Arzu kazanmış ve saplantı kaybetmiştir. Mourinho'nun Tanrı'ya şükrederken Valdes'in de ona saldırırken fotograf karesine yansıyan görüntüsü de saplantının arzuya olan kaybının karesidir.

Süper Kaliteli Lig Mücadelesi


Elalem gider aya biz gideriz yaya sözü çok da doğru söylenmiş bir sözdür ve her kimin ağzından çıktıysa o adamı kelinden öpmek gerekir. Kelinden öpmek gerekir çünkü kafa yormadan saçını dökmeden bu lafı söyleyecek adam da yoktur.

Ligimizin kalitesini yükseltmek için Erman Toroğlu'nu işinden eden zihniyet ilginçtir ki Ahmet Çakar, Reha Muhtar gibi adamların! attıkları iğrenç çamurlar karşısında sessiz kalmaktadır. Ankaragücü Bursaspor'u şampiyon yapacaklarını açıklamakta, Beşiktaş Fenerbahçe'nin hükmen mağlup olması için Federasyon'a başvurmakta, Diyarbakırspor son iki maça çıkmayacakları spekülasyonunu yaparak TFF'nin kucağına bombayı, Fenerbahçe'nin kucağına +2 puanı bırakmakta hiç bir sakınca görmemektedir. Galatasaray için Fenerbahçe'nin Kasımpaşa'yı yenmesi durumunda Bursaspor'a yatacağının yazılıp çizilmesinde de bir sakınca görmemiştir kimse.

Çok kaliteli bir ligimiz var, toplumumuzun aynası. Bu kadar kaliteli insanın birarada yaşadığı bir toplumda kalitenin bu olması da kaçınılmaz. Futbolu para ile yönetebileceklerinin zannedenlerin, aslında kendi paralarını bile yönetemedikleri gerçeğini ya da parayla herşeyi satın alabileceklerini zannettikleri bir ülkede yaşıyor olmanın getirdiği çakma özgüven patlamalarını futbolumuzda barındırdığımız sürece de yaya kalmaya devam edeceğiz.

Not: Yoğunluktan nefes alamaz haldeyim son dönemde ama bir şekilde formülünü üretip yazacağım.

22 Nisan 2010 Perşembe

Mourinho İyi Top Sektirir

Bir de ben şunu hiç anlamam: Sanki ayağına hiç top değmemiş gibi Robson'ın tercümanlığını yapan adam muamelesi görür hep Mourinho.

Alın size yeşil sahalardan bir Mourinho fotografı.

Volkanı Ben mi Patlattım

Galibiyetten sonra Mourinho yine döktürmüş. "Neredeyse İzlanda'daki yanardağ patlamasını benim ayıbımmış gibi gösterecekler. Belki de yanardağın içerisinde bir arkadaşım var ve patlamayı o gerçekleştirdi ve ben de bundan sorumluyum" demiş.

Adam haklı sanki Barcelona'nın 3-1'lik yenilgisinin tek nedeni volkanik patlama sonucunda yapmak zorunda kaldıkları otobüs yolculuğu oldu bir anda. Ve Mourinho'nun taktik zekası arka plana itildi.

Roberto Carlos'u Artık Ping Pong Paklar

40'dan sonra adamı teneşir paklar diye ibr söz vardır. Dünya Kupası'na gidebilmek için yaş haddinden emekli olan ve brezilya'da son durakta olan Roberto Carlos'u da artık ping pong paklar herhalde.

2010 Dünya Kupası Fırsatlar Kapısı

Zidane'ın Materazzi'ye finalde attığı kafadır aslında bir önceki Dünya Kupası'ndan geriye kalan en önemli enstantane. Şüphesiz bu olayı en iyi değerlendirenler de işi ticarete dökenler olsa gerek.

Internette dönen oyunların haddi hesabı yoktu hatırlıyorum. Maketleri, tişörtleri vs. 2010 Dünya Kupası'na ne damga vuracak şimdiden merak ediyor insan. Maradona'nın yapacağı bir hareket, söyleyeceği bir söz benim en büyük adayımdır.

2010'un ardından Maradona'nın bir hareketini ya da konuşma baloncuklarını tişörtlerin üzerinde görürsek şaşmayın. Şimdiden Maradona silüetli tişörleri baskıya hazırlamakta yarar var.

Coca Cola'dan Dünya Kupası'na Özel



Coca Cola ile futbolu paylaşmaya devam... Biraz reklam kokan bir yazı oldu tabi ama hakikaten iletişim anlamında çok başarılı bir futbol uygulaması. Reklamın yıldızı da Roger Milla.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Mourinho: İzlanda'nın Küllerinden Doğan Adam

Star TV sağolsun D-Smart'tan verdi maçı bize de oturup maç skorunu takip etmek düştü. Sonrasında da geniş özetleri internette izleyerek avunduk.

Kim ne derse desin asrın takımına biri dur diyecekti. Bunu en azından ilk raund için de yapabilenin Mourinho olması çok yakıştı doğrusu. Inter'e tarihinin hiç bir döneminde sempati beslemedim. Moratti'nin de bunda etkisi çoktur hani. Ama bu Inter Moratti'nin değil Mourinho'nun Inter'i olduğunu gösterdi dün gece.

Mourinho'nun Madrid yolunun artık kimse önüne geçemez. Maç öncesi Guardiola'ya methiyeler düzerek kendinden hiç beklenmeyecek bir tevazu gösteren Portekizli'nin aslında ne mesaj vermek istediği de net bir şekilde ortaya çıktı. Guardiola'yı hafife almak değil amacım ki kendisini de çok beğenir ve takdir ederim. Ama Mourinho "ah o takım ben de olacaktı ki" demek istemişti besbelli içinden.

Chelsea'den buruk ayrılışının ardından Serie A'da yarattığı fırtınaya rağmen uluslararası arenada kısır geçen sezonların intikamı olsa gerek biraz da dün gece aldığı skor. Xavi-Messi hattını kesmek kolay değil elbet yazıldığı kadar. Ama şalteri indirince Barcelona da durdu işte. Demek ki mesele hattı kesebilmek için şalteri indirmekteymiş.

THY'nin de küçük bir hediyesidir Portekizli'ye aynı zamanda. Havayolları felç olunca otobüslerde geçen uzun seyahat pelte etmiş Katalan ekibini. Varan, Ulusoy, Kamil Koç artık aklınıza hangi otobüs işletmesi geliyorsa... Tam zamanıdır Barca'ya karayolu ulaşım sponsoru olmanın. Karayolunda evinizin konforu sloganıyla girsinler bu işe.

Biz Mourinho'ya dönelim yine. Adam küllerinden doğdu Avrupa arenasında. Ama İzlanda'nın küllerinden. İtalyan futbolu o kadar dibe vurmuştu ki çoğu yerde Serie A artık Avrupa'nın dördüncü ligi diye sözediliyordu. Mourinho'suz bir Serie A kesinlikle bu yeni ünvenını hakediyor olsa da, Portekizli olduğu sürece bu ligin en büyük değerinin kendisi olduğunu da gösterdi bir şekilde.

Seveni az sevmeyeni çok bu adam bir kez daha kanıtladı: Kral teknik adamdır.

20 Nisan 2010 Salı

Çapkınım Hovardayım 24 Ayardayım

Raul: Oğlum bak şimdi hatunu nasıl bağlayacağım.

Cristiano Ronaldo: Yenge duymasın abi.

Kaka: Yüce İsa adına...Kaptan uyma şeytana.

Psikolojik Savaş


"Guardiola için dünyanın en iyi teknik adamı olduğunu söyleyebilirim".

Bu sözler Morinho'ya ait ve kendisi çok iyi biliyor ki sahada normal şartlar altında Barcelona'yı geçmek neredeyse imkansız. Ama saha dışı her etkeni sahadaki 90 dakikayı etkileyecek hale getirebilirse bu savaştan galip ayrılabilir. Bizim köyde bu açıklamaya rakibin egosunu şişirme operasyonu diyoruz. Guardiola tabi ki bu sözlerle gaza gelmez ama saha dışındaki psikolojik savaşın küçük bir parçası diyebiliriz bu açıklamaya.

Morinho her iki 90 dakika bitene kadar saha dışı tüm etkenleri kullanmaya devam edecektir.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Yakarım Roma'yı da Yakarım

"Lazio Büyüktür Küme Düşmez" diye bir tezahürat başlatsaydı Roma ve "Şampiyon Roma" karşılığını alsaydı bunların hiçbiri olmazdı. Ama Totti Gladyatör'de Joaquin Phoenix'in canlandırdığı Commodus gibi baş parmaklarını aşağı düşürünce Roma'yı yakan kavgaların da nedeni oldu.


Ahlaksızlık mı?

Birkaç yazı okuyunca ister istemez iki kelime edesim geldi. Bilica'nın kazı çalışması tam anlamıyla çirkefçe bir harekettir. %100 katılıyorum. Ama olayı Fenerbahçe ahlaksızlığına getirmek de ahlaksızlığın önde gidenidir bana göre.

Yine bu hareketin kendini yere atarak penaltı almaya çalışmak, ofsayt olmayan pozisyonda yırtınarak elini kaldırmak ya da meslekdaşının futbol hayatını bitirecek tekmeler savurmaktan hiçbir farkı yoktur nazarımda ama fazlası da yoktur.

Ama kimsa kalkıp da ahlaksız Fenerbahçe diyemez, tıpkı Galatasaray'ı ya da Beşiktaş'ı ahlaksızlıkla suçlayamayacağı gibi. Ahlaksız olan camialar değildir, kişiler olabilir ki geçmişte o kişiler yüzünden Nalga ya da Çaykur Rizespor gibi lekeler sürülmüştür camialara. Ya da bir kulübün başkanının maçların sahada kazanılmadığını öğrendik demesi gibi lekeler.

Ama bir camiaya ahlaksız demek de ahlaksızlığın önde gidenidir. Maç sonrası o sinirle uzatılan mikrofona galiz ifadeler kullanan yöneticiler ne yapıyorsa aynısını satırlara dökmektir. O kadar...Biri blog ahlakı mı dedi?

18 Nisan 2010 Pazar

10'un Adı Alex

Birkaç hafta önce Beşiktaş Eskişehirspor ve Fenerbahçe de Galatasaray virajını döndüğünde her iki takımın da şampiyonluğun en büyük iki favorisi olduğunu düşünmeye başlamıştım. O günden bugüne Fenerbahçe beni yanıltmadı. Beşiktaş ise bu avantajını puan kayıpları ile kullanamadı.

Şükrü Saraçoğlu'nda açılışı Alex yaptı. Ve 90 dakika boyunca da sahada mükemmele yakın bir oyun ortaya koydu. Özellikle ilk 45 dakikada Fenerbahçe'nin hissedilen üstünlüğünde onun imzası vardı, ikinci yarıda bu üstünlük yerini rölanti oyuna bırakınca Beşiktaş ipleri eline alsa da maç boyunca penaltı pozisyonu dışında hiçbir yaratıcılık koyamadan pozisyonsuz bitirdi maçı.

Herkes ve özellikle Mustafa Denizli Fenerbahçe'nin 60. dakikadan sonra maçta düşeceğini öngörüyordu. Ama Fenerbahçe'deki düşüş değil aslında mental olarak skor avantajını dönüştürdükten sonra geriye çekilme hastalığı. Sahadaki onbirlere baktığınızda neredeyse top göstermeyecek bir kadro üstünlüğü bulunan sarı larcivertliler bu sezon neredeyse her öne geçtikleri maçta olduğu gibi yaslanma hastalığına yenik düştü.

2. dakikada golü bulması ve Beşiktaş'ın gol sonrası abondone olması etkinliği tamamen sarı larcivertlilere getirmesine rağmen ikinci yarıda neredeyse kendi yarı sahasını geçemedi Fenerbahçe. Emre tek başına olduğu için defanstan top çıkarma ve oyunu yönlendirme anlamında yetersiz kalıyor.Sezon başından beri ne Cristian'ın ne de son haftalarda onun yerini alıp başarılı bir performans ortaya koyan Selçuk'un bu anlamda oyunda bir ağırlığı var. Böyle olunca da yaslanan takım dakikalar ilerledikçe ve Emre oyundan düşmeye başladıkça çıkamaz hale geliyor. Aslında çıkamayan ya da oyundan düşen Fenerbahçe değil Emre oluyor.

Hakem konusu biraz garip, bana göre Fenerbahçe golü bulduktan sonra uzun süre oyunu dengelemeye yönelik bir tutum sergiledi. İkinci yarıda ise Lugano'nun bana göre penaltı olmayan pozisyonundan sonra dağıldı. O pozisyonun penaltı olup olmadığını düşünerek geçirdi maçın kalan bölümünü. Kırmızı kartlarda ise İbrahim Toraman'ın haksız kart gördüğü kanaatindeyim. Maç içerisinde onun yaptığının yüzlercesi defalarca tekrarlandı.

1-0 Beşiktaş'ın ligde tüm umutlarını kaybetmesi demek, Fenerbahçe içinse haftaya Bursaspor'un Galatasaray karşısında olası puan kaybı halinde büyük bir adım. Ligin ikinci yarısında ilk sekiz haftada paun fakiri olan Fenerbahçe şimdi altı haftadır gol yememiş, sürekli kazanan ve şampiyonluğu en büyük İstanbul adayı haline gelmiş durumda.

Ortada çok iyi bir oyun yok ama kim ne derse desin iyi bir lig var bu sene.

17 Nisan 2010 Cumartesi

Hangi Forma Daha Değerli

Geçen yaz Cristiano Ronaldo ve Kaka ile transfer piyasasını altüst etmişti İspanyol takımı. Bu sefer Rooney için hem kulübü hem de kendisine ödenecek toplamda 150 milyon sterlin bir bütçe ayırdıkları konuşuluyor.Bu yaz Rooney'in forması galiba hepsinden daha değerli olacak. Alex Ferguson inkar etse de kaderden kaçılmaz.

Bursa İskender - Elvir Baliç - Ertuğrul Sağlam

Bursaspor'un Türk futbolundaki yeri elbette ayrıdır, futbol dışında Türk insanının gönlündeki yeri de ayrı olsa gerek. Bir kere yaz tatillerinin yol üstü uğrak yeridir, Bursa'da İskender yemeden İstanbul'a dönülmez.

Elvir Baliç'li, Mususi'li, Ercüment'li Bursaspor'un da yeri apayrıdır pek çok futbolseverin gözünde. 94-95 sezonunda ligi altıncı bitirip katıldığı Intertoto Kupası'ndaki yükselişini Hassler'li  Karlsruhe unutulmaz ve normal süresi 2-2, uzatmaların 3-3 bittiği maçta penaltılarla alarak durdurabilmişti.

O kadro efsane kadro olarak geçti Bursaspor'un tarihine. Tabi İmparator Nejat Biyediç de. Bugün ise herkesten geride duran ama aslında bir camianın peşine takıldığı Ertuğrul Sağlam var efsane olma yolunda. Hatta oldu da. Bursaspor tarihinin en parlak sezonunu geriye kalan 4 haftada yaşatan teknik adam olarak.

Bursaspor'un G.Antep'i geçemeyeceğini düşünüyordum ama geçtiler. Bacaklar titrer dedim ama titremedi. Bursaspor için Ali Sami Yen'deki Galatasaray maçı şampiyonluklarını ilan etmeleri anlamına gelebilir. Ya da kalan haftalarda işler tersine de dönebilir.

Ama Anadolu'dan bir şampiyon çıkması artık hayal değildir. Bu sezon ya da birkaç sezon içerisinde. Buna yaklaşan Anadolu takımları oldu ama Sivasspor'dan aldığı bayrakla Bursaspor finişe ilk kez bu kadar avantajlı giren tek Anadolu takımı.

Ve bu başarının da mimarı Ertuğrul Sağlam. Adam gibi adam Ertuğrul Sağlam. Helal olsun sana.

15 Nisan 2010 Perşembe

Mesaj Kaygısı

Hikayeyi herkes biliyor. Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören TFF Başkanı Mahmut Özgener'e SMS gönderir, Mahmut Özgener de tutar PDFK'ya sevkeder.

Beşiktaş Başkanı'nı tebrik etmek lazım. Birincisi teknolojiye son derece hakim, onun yaşında SMS kullanabilen çok az. Bir de beyanatına göre SMS gönderdiği için kısaltmalar kullanmış ama Mahmut Özgener bu kısaltmaları başka yöne çekmiş.

Uzun zamandır skandal patlatmıyordu Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören. Canı gönülden tebrik ediyorum

13 Nisan 2010 Salı

Messi - Xavi

Messi neden Arjantin Milli Takımı'nda Barcelona'da olduğu kadar başarılı değilin cevabıdır belki de Xavi.

Bugün Messi'yi dünyanın en iyi futbolcusu olarak konuşuyorsak nedeni arkasında bir başka futbol dehasının onunla buluşturduğu toplar olsa gerek. Garip bir elektrik olduğu gerçek aralarında. Iniesta'nın yokluğunda iki kat sorumluluk alıyor Xavi de tıpkı Eto'dan sonra asla onun gibi bir golcüsü olmayan Barcelona'da Messi'nin oyununu gole dönük hale getirdiği gibi.

Barcelona'nın elinde bu iki adam dünyanın en güçlü biyolojik silahı gibiler. Ve biri Barcelona'yı durdurmak istiyorsa bu ikiliyi ayırması şart. Messi olmazsa Xavi'nin aklını çelmeli.

Babasının Kopyası

Babanın kim olduğunu tahmin edersiniz artık...

Ey Ruh Geldiysen 2 Kere Tıkla

Kimisi gece alemlerinde

Kimisi sinema peşinde

Galatasaray ruhu yok hiçbirinde

Düşmüşler paranın peşine

Söyleyin sizden çok mu şey istedik

Formanın hakkını verin dedik

Biz 14 sene bekledik

Sizin gibi ruhsuz görmedik
 
Bu sözleri söyleyenler Galatasaray taraftarları. Ve A&G Araştırması'na göre 10 milyon 140 bin Galatasaraylı'yı temsil ediyorlar o tribünlerde. %43.5'i de bu araştırma sonuçlarına göre 15-25 yaş arasında. Bu tezahüratı araştırma sonuçları ile konuşturursak, ki en çok benim hakkım var konuşturmaya çünkü benim profesyonel mesleğim pazar araştırması, durum vahim.
 
Bu kitle diyor ki futbolcu adam gece alemine de, sinemaya da gidemez. Hedefteki adamlar kim? Jo ve Arda. Aslında Leo Franco, Sabri falan da var da en çok tepki çekenleri konuşalım. Bu iki adamın yaş grubu da 15-25 aralığında. Para peşinde koşup forma aşkı ruhu hak getire denelerin başında gelenler taraftara göre.
 
Üstelik yine bu çoğunluğun genç kitleden oluştuğu taraftar grubu 14 sene bekledik sizin gibi ruhsuz görmedik de diyor. Halbuki o 14 sene boyunca bir çoğu portakal ağacında vitamin bile değilken. Galatasaray'ın şampiyon olamadığı o 14 sene 73 ile 87 arası. O dönemi gören de 2-3 yaşında toplam 5 kelime konuşabilen birer bebe. Hoş benim gibi yolun yarısına gelse ne olur ki daha doğru dürüst topa vurmayı bilmeyen kısa pantlonlu veletten fazlası değil.
 
Şimdi benim bu 15-25 yaş arası gençlerle yapılan elimdeki başka araştırma sonuçlarını rakam vermeden paylaşayım. Gençlere en sık yaptıkları aktiviteler sorulduğunda sinema ve akşamları bar, disko türevi yerlerdeki eğlenceler ilk sıralarda geliyor. Bunu yapmayan ya da yapamayanlarsa internetten film indirip izliyor, büyük bir kısmı da sanal alemde takılıyor.
 
Yine sorduğunuzda okuyorsa okul ile ilgili çalışıyorsa iş ile ilgili sorumluluklarını yerine getirmek konusunda çok özenli ve idealistler. En büyük korkuları gelecek ile ilgili ve iyi para kazanmanın çok önemli olduğunu düşünüyorlar.   
 
Ama iş tribüne gidip koro halinde tezahürat yapmaya gelince Jo ve Arda suçlu oluyor. Jo'yu nasıl suçluyorlar anlamak mümkün değil. Elin Brezilyalısı'nı kessen sarı kırmızı kan akacak hali yok. Adam eğleniyor da sahada hayalet gibi dolaşmıyor ki malzeme bu kadar. Gelene değil alana bak. Öte yandan Arda'ya gelince balon tam patlıyor. El insaf...
 
Haftasonu Ali Sami Yen'de pankartları ters çevirenler Galatasaray ruhundan o kadar bihaber ki bu yaptıkları ile ancak Metin Oktay'ı mezarında ters çevirirler. İki lafımda çanak yönetime. Bırakın popülist olmayı, gidip Jo'ya özür açıklaması da yaptırmayın kimse yemiyor.

11 Nisan 2010 Pazar

Dünya Kupası'nda Unutulmaz Kareler-12

1974 Dünya Kupası finalinin favorisi Hollanda idi, hatta gönüllerde kazananı da onlar oldular. Ancak Alman Milli Takımı da fazlasıyla kupayı hakeden bir kadroya sahipti.

Zor bir final maçının ardından Gerd Müller ve Paul Breitner'in sevinci purolarını yakıp tüttürürlerken yansıdı fotograf karesine.

Futbolcu görüntüsüne biraz aykırı bir kare de olsa 74 Dünya Kupası'ndan arda kalan en unutulmaz anlardan biriydi Gerd Müller ile Paul Breitner'in verdiği bu poz.

Derin Darbe

Real Madrid için dün geceden daha felaket bir tablo Mayıs ayında 25.000 Katalan'ın Madrid'i istilası ve bu sevinç tablosunu Şampiyonlar Ligi finalinde yaşatmaları olur.

Dün gece futbol seyri açısından heyecan düzeyi çok yüksek bir maç izlemedik. Ama Barca maçın başından sonuna kadar bir kedinin fareyle oynadığı gibi oynadı. Hiç kuşkusuz Guardiola'nın sihirli dokunuşu ve onca eksiğe rağmen takımın sahaya dizilişinde yaptığı sürprizler Türkiye'de olsa ve maç Barcelona'nın puan kaybıyla sonuçlansa çok sıkı eleştiriler alabilirdi ama Barca'da işler o kadar yerli yerine oturmuş durumda ki kim nerede oynarsa oynasın düzen tıkır tıkır işliyor. Messi'den ölümcül bir gol makinesi yaratan Guardiola sağına Alves'i soluna da Pedro'yu koyarak hücum alanında yine etkili olmasını bildi.  Maç içerisinde 4-3-3 ve 4-5-1'e dönen Barca karşısında ise Real Madrid orta sahada son derece etkisiz olunca ileri uç ile gerisi arasında tüm bağlantılar kopmuş oldu. Biraz Cristiano Ronaldo'nun şahsi çabaları biraz da oyundan çıkana kadar Marcelo'nun dağınık bir şekilde getirdiği toplarla zaten skoru bulmasının pek de imkanı yoktu.

Dün gece oynanan maçtan sonra son üç büyük maçta da Messi Cristiano Ronaldo'ya ağır bir üstünlük kurmuş oldu.Geçen sezon ki Şampiyonlar Ligi finalinden sonra ligde de iki maçta kazanan Messi oldu. Artık Messi ve Maradona karşılaştırmaları yapılmaya devam eder ama bir daha Messi mi Ronaldo mu dosyası açılmamak üzere kapanmaya doğru gidiyor.

Perez'in Los Galacticos projesi de Messi'yi Real'e alamadıkları sürece ki hiç alabileceklerini zannetmiyorum tarihte yerini fiyasko takımlar arasında alacaktır. Bu işin yıldızlar topluluğu yaratarak olmayacağını zaten ilk döneminde öğrenmiştik. Bir tekrarını izliyoruz...

Tabi Madrid seyircisi için de garip bir durum. Maç için seçtiğim fotograf aslında çok şeyi anlatıyor. Bir tarafta Cristiano Ronaldo'nun çaresizliği diğer tarafta bağıran kızgınlığını gösteren ya da Messi'nin fotografını çekip yedikleri golün sevinç gösterisini ölümsüzleştiren Madridistalar. Hakikaten kafalar fena karışmış durumda rekabetin Madrid kanadında.

8 Nisan 2010 Perşembe

Galatasaray - Diyarbakırspor Maçına 2 Bilet

Kazananlar OS ve Seren Bingöl. armagan.ozkaynakci@gmail.com adresine isim soyisim, cep tel, adres ve email bilgilerini gönderirlerse kendileri ile irtibata geçebileceğiz. Tebrikler arkadaşlar...

Galatasaray - Diyarbakırspor maçı için aşağıdaki soruya doğru cevap veren iki kişiye bilet veriyoruz. Daha önce çekilişle yaptığımız bu işi yasal düzenlemeler nedeniyle cevap verenlerin sırasına göre yapacağız. Soruya doğru cevap veren 7. kişi ve 12. kişiye bileti vereceğim.

Sorumuz Galatasaray ile UEFA Kupası'da kazanan ve 1996 yılında sarı kırmızılı takıma gelmeden önce Diyarbakırspor'da oynayan futbolcunun adı ve soyadı?

Avea'nın blog okurları için düzenlediği bilet kampanyasının bu haftaki uygulaması 15:00'da bitiyor. Cevapları 15:00'a kadar gönderebilirsiniz?

Fil misin Be Adam?

Sen sakatlan Dünya Kupası'na yetişir mi desinler, sonra 2-3 haftada iyileşir ama Bayern'e karşı oynayamaz konuşulsun. Ferguson yarı blöf kadroya alıyorum ama riske etmeyeceğim desin. Ondan sonra 55 dakika oyunda kal. Fil misin be adam?

7 Nisan 2010 Çarşamba

Bayern Finale Yürüyor: Kaç Yıl Geçti Aradan

İlk 7 dakikada 2-0 öne geçtiğiniz maçı 2-1'in rövanşında devre bitmeden de 3-0'a getireceksiniz ve sonra turu kaybedeceksiniz. Takımınızın ismi de Manchester United olacak. Başta Alex Ferguson inanmazdı buna.

50. dakikada Rafael kırmızı kart görünce United 10 kişi kaldı tamam. Bayern ise devre bitmeden Olic sayesinde aldığı hayat öpücüğünü  rakibi on kişi kaldıktan sonra onun yarısahasına çöreklenerek çok iyi kullandı. Ama maçın döndüğü an da Nani'nin hat trick yapmaya giderken günün pek de iyi olmayan ismi Butt'ın 63. dakikada çıkardığı şuttur.

Bundan sonrası işi Hollanda yapımı bir son. Robben'in attığı gol ile vatandaşı Van Gaal'e uzattığı yarı final hediyesi. Bayern yarı final görmeyeli neredeyse 10 sene olmuştur. Ama bugün aynı zamanda Alman futbolunun yeniden yeşerdiği gün olsa gerek. Ribery sezon sonunda gider mi, bence gider ama Bayern'in Ribery'e endeksli olduğunu düşünmeyenlerdenim.

Yolun sonunda final de gözüküyor Alman takımına. 2001'de kupayı aldıkları sezondan bu yana hayal edemedikleri bir rüya. Yarı finalde Lyon karşısında kazanan taraf olacaklardır. Finalde ise kazara Inter'in Barca'yı elemesini bekleyecekler.

Unutmadan Real'in beğenmediği Hollandalılar yarı finaldeler Sneijder ve Robben daha iyi bir ders vermezdi Perez'e.

6 Nisan 2010 Salı

Gol Olur


Rıdvan Dilmen'in hangi gerekçe ile gözaltına alındığını bilmiyorum. Hukuki süreç devam ederken de birşey söylemek doğru olmaz. Sadece ben inanmıyorum demekle yetineceğim, öte yandan sürecin sonucunu da beklemek gerekir tabi. Ama bana bu adamın gözaltına alınması için tek makul gerekçe şu geliyor:

"Herhalde Rıdvan Dilmen her pozisyon öncesi gol olur dediği için gel kardeşim sen nereden biliyorsun gol olacağını demiş olabilirler".

5 Nisan 2010 Pazartesi

Hayat Sadece Futbolun Etrafında Dönmüyormuş

Hayatımda hiç Fenerbahçe Kayserispor gibi bir maç izlemedim. Daha doğrusu hiçbir futbol maçının içerisinde o maçtan daha çok voleybol maçı izlemedim. Ya da başka bir spor dalı. İlk 45 dakika için büyük oranda futbola dönük olan ekran devre arası ve Lugano'nun erken gelen golünün etkisiyle sürekli voleybol maçına dönmüştü ikinci yarıda.

Her iki maçı da her zaman olduğu gibi bizim sitenin kafesinde yaş ortalaması 35 olan hatta 40 yaş üzeri veteranlarında oldukça fazla sayıda olduğu rakı kokulu bir ortamda takip ettim. Galatasaraylı ve Beşiktaşlı abilerin esprilerinin havada uçuştuğu her Bergamo sayısında onların, Fenerbahçe sayısında Fenerbahçelilerin "Oley" diye ayağa kalkıp yumruk şov yaptığı bir ortamda. Her servis atışında "Hoooop" nidalarının yükseldiği ve her pasörün kaldırdığı topta bu "Hoooop" nidalarının üzerine "Gümmmmm" seslerinin kafeyi inlettiği bir ortamda.

Bir Beşiktaşlı abimizin "Ben Bergamo'luyum, bir hafta kaldım orada" esprisine kafedeki herkesin yerlere yatarak güldüğü bir ortamda. Ve belki de ilk kez bir başka spor olayının futbolun önüne geçtiği bir yerde diye yazabilirdim ancak maçtan sonra gördüm ve okudum ki Şükrü Saraçoğlu tribünleri de sahadaki maç kadar ekran başında voleybol maçını takip etmiş.

Meğer futbol medyanın bir şişirmesiymiş gibi iddialı bir yorum yapmayacağım. Ama şunu çok net gördüm ki bu ülke insanı başarının arkasından pekala koşabiliyor. Futbolun salgın haline geldiği bir ülkede voleybol gibi sıradan bir ülke sporu Turkcell Süper Lig'de şampiyonluk kovalamanın önüne geçebiliyor. Demek istediğim voleybolun futboldan daha çok sevildiği ya da sevilebileceği değil elbet. Demek istediğim zor olanı seçtiğimizde yani biraz daha gözardı edilen bir sporda başarılı bir takım kurabildiğimizde, medyada biraz olsun bu sporu ön plana çıkarabildiğimizde ve başarı geldiğinde desteğin bir çığ gibi büyüdüğü.

Demek istediğim aslında bu ülke insanının sadece mahalle arasında top tepmekten öte spora olan bağlılığının olmadığı bir yalanmış. Aslında voleybolu da istersen bu insanlara yaşları ne olursa olsun sevdirebileceğin. Tıpkı basketbolü bir noktaya getirebildiğimiz gibi. Eğer bu ülke insanı Golden League'de her organizasyonda yarışan ve başarı kovalayan bir atleti olursa, hentbolde bir dönem Eti'nin başardığı gibi başa güreşen bir takımı olursa zevkle ve tüm kalbiyle izleyecek.

Şu tesbiti yapalım: Zaman zaman tüm bu spor dallarında başarılar yakalandı. Fenerbahçe'nin oynadığı final hiç de azımsanmayacak ölçüde çıtayı yukarı çeken bir başarı. Ama süreklilik çok önemli. Bu anlamda gerçek başarı defalarca final four oynayıp 7 kez bu kupayı kaldıran Bergamo takımının. Ama böyle bir takıma sahip olabilsek, yani Fenerbahçe önümüzdeki on sene devamlı final four oynayabilecek yatırımı devam ettirse eminim ki spor dünyamızın sadece futboldan ibaret olmadığı çok daha net ortaya çıkacak.

Anadolu'daki şehirlere ve müesseselere bu anlamda en az kulüp takımları kadar görev düşüyor. Bandırma Banvit bu ülke liginde şampiyon olup Avrupa'da final four hedeflemeli mesela. Doğu'daki iller illa futbola yatırım yapmamalı, belki sırf coğrafi koşullarından dolayı atletizmi sahiplenmeli.

Petit'de okudum Shankly der ki: "Birinciysen birincisindir, ikinciysen hiçbir şey". Kısmen doğru ama eksik kalan tarafı var. Bunu da Petit ile bir tartışma yaşamak için yazmıyorum. Varsın Fenerbahçe ikinci olsun ama her sene voleybolda final four oynasın. Varsın Galatasaray atletizmde her organizasyonda derece yapan ama birinci olamayan bir atlet çıkarsın. Varsın varsın varsın...Yeter ki bu heyecanı yaşatsın. Yeter ki sporu yeşertsin. Ama ağzımıza bir parmak bal çalarak değil, ayda yılda bir değil her sene yapsın bunu.

O zaman tüm dünyanın kabul ettiği gibi 74 Dünya Kupası'nda Hollanda diye efsane bir takımımız vardı deriz en azından. İkinci olsalarda...

Bir futbol delisi olarak attım bu başlığı "Hayat Sadece Futbolun Etrafında Dönmüyormuş" diye. Sırf bunu hatırlatabildikleri için teşekkürler Sarı Meleklere. Sırf bir avuç komşuma "Hoooop, Gümmmm" diye bağırtarak bu sporu izlettirebildikleri, sırf rakip taraftarlara "Bergamolu'yuz" derken aslında kendilerini zevkle izlettirebildikleri için. Sırf Fenerbahçeli olsun, Beşiktaşlı olsun, Galatasraylı olsun hep birlikte birbirilerine takılarak bir maç izleme keyfi yaşattıkları için.

Hayatımda izlediğim en güzel futbol maçıydı. Hem de elle oynanan...

Görmek İstediğim Tablo

Bu benim her zaman görmek istediğim tabloydu aslında. Futbol takımı çok önemli bir maça çıkıyor ve puan kaybetse şampiyonluk hayal olacak.

Ama Fenerbahçe yönetiminin ağır topları voleybol takımını desteklemek için Cannes'dalar. Sadece onlar değil, Türkiye'de futbolun ve sporun başındaki ileri gelenler de oradalar.

Bu ülkede artık sadece futbol üzerine başarı hikayeleri kurulması ve futbola endeksli bir spor dünyası olmasından artık gına gelmişti. Futbolu çok seven hatta daha çok seven bir sporsever olarak gerektiğinde diğer spor branşlarının futbolun nasıl önüne geçebileceğini görmek güzel. Futboldaki yerel bir başarıdansa, başka bir branşta Avrupa'da kazanılacak başarının tercih edildiğini görmek güzel.

Sezonun En İyi Fenerbahçesi

Ligde Beşiktaş'ın puan kaybı büyük bir motivasyon unsuru oldu hiç kuşkusuz Fenerbahçe için. Bu motivasyon ile sahaya çıkan sarı larcivertliler sezon başından beri hiç olmadığı kadar ön alanda baskı kurarak 90 dakika boyunca Kayserispor'a nefes aldırmadı.

Maçın başından itibaren 90 dakikaya yayılan bu tempo birçok Fenerbahçeli'nin görmek istediği takım performansıydı aslında. Bir başka deyişle Fenerbahçe son dönemece girilirken tekrar vites yükseltti. İlk onbirde aksayan tek bölgede Özer dahi oyuna katma değer sağlayamasa da sürekli rakibi kovaladı. Yine maç boyunca uzaktan çekilen birkaç şut hariç rakibe hiç pozisyon verilmemesi Fenerbahçe'nin savunma kurgusunda işlerin yolunda gittiğini gösteriyor. Lugano ve Bilica ikilisinin uyumunu zaten belirtmeye gerek yok. Ancak Gökhan Gönül ve Santos'un da hatasız oyunu ve defansif görevlerini yerine getirmenin yanısıra hücuma olan katkıları Fenerbahçe'yi bir üst seviyede futbol oynamaya itiyor. Orta sahada Emre maçın yıldızıydı ama Selçuk bu kurgu içerisinde Cristian'dan daha fazla katkı sağladı.

Tabi Fenerbahçe'de yolunda gitmeyen şeylerden biri de hala hücum bölgesinde yeterince formda olmayan ayaklara sahip olması. Oyundan çıkana kadar Güiza, sonrasında usta işi golüne rağmen Gökhan Ünal rakip ceza sahası içerisinde yeterli etkinliği sğlayamadılar. Alex ise bu ikiliden hiçbiri ile sahada anlaşıyor gözükmedi. Özer ile yaptıkları varyasyonlarda da bir uyumsuzluk vardı.

Tüm bunlara rağmen istek, arzu, oyundaki iştah Fenerbahçe'nin Kayserispor'u sahadan silmesine yetti. Ama Fenerbahçe bu oyunu kalan 5 maçına yaymak durumunda. Ancak bu şekilde sonuca gidebilir. Aksi halde hücum bölgesindeki sıkıntılar Fenerbahçe'yi birkaç hafta öncesindeki performansına geri döndürecektir.

Maçın 90 dakikasının tamammını Sarı Melekler izlememize engel oldular. Hatta ikinci yarının büyük bölümünde, oyunun durduğu her anda TV ekranı voleybol maçına döndü. Onun hikayesini de birazdan yazacağım.

4 Nisan 2010 Pazar

Dünya Kupası'nda Unutulmaz Kareler-11

Baresi ya da Massaro hiçbir zaman onun kadar tepki görmedi final maçında penaltı kaçırdıkları için. O Baggio'ydu ve penaltı kaçıramazdı, kaçırmamalıydı.

Oysa İtalya ABD'deki 94 Dünya Kupası'na favori olarak gelmemişti. Gruptan nasıl çıktıkları düşünüldüğünde aslında hikaye 1982  Dünya Kupası'nı hatırlatır nitelikteydi. Hem deonların şansı 82'deki gibi Brezilya ile erken turlarda değil finalde karşılaşabilecek olmalarıydı. Finale gelene kadar grupta İrlanda Cumhuriyeti'ne kaybedip Norveç'i yendiler ve son maçta Meksika ile berabere kalarak kendilerini bir üst tura atabildiler. İkinci turda Roberto Baggio sırtladı takımı ve Nijerya karşısında unutulmaz maçta uzatmalarda attığı ikinci golle çeyrek finalin kapılarını açtı İtalya'ya. İspanya'yı 2-1 ile geçtikleri maçta Dino Baggio  ile birer gol daha bıraktılar rakip filelere.

Artık kimse durduramazdı Roberto Baggio'yu. Yarı finalde Bulgar takımının ağlarına da 2 gol bıraktı ve finalde Brezilya'nın karşısında dikildi mavilerin efsane oyuncusu.

Normal süresi ve uzatmaları 0-0 biten final Dünya Kupası tarihinin penaltılara kalan ilk finaliydi. Son penaltılara gelindiğinde dört penaltıdan üçünü gole çeviren Brezilya 3-2 öndeydi. Baggio'nun atacağı penaltı ya tamam ya da devam penaltısı olmuştu İtalya için. Roberto Baggio hiçbir zama bu kadar kötü bir penaltı atmadı futbolculuk kariyerinde. O penaltı sonrası da böyl yığıldı kaldı. Çizmenin bütün yükü artık onun omuzlarındaydı.

Bebeği Joe Cole'a Uğurlu Geldi























Eğer Cole çifti iki hafta önce doğan çocuklarına olan koruma içgüdülerini futbola yansıtacak olsalar gelmiş geçmiş en başarılı defansif ikililerden biri olabilirlerdi. Ama Joe Cole eşi ile tanışmadan çok önce oyunun hücum tarafında olmayı tercih etti. Zaten Chelsea'nin de pek ihtiyacı olmasa gerek defansta Terry, Carvalho ve Ivanovic gibi alternatifleri gözönüne alındığında.

Bugün Premier Lig'in kaderine yön verecek bir karşılaşma vardı Old Trafford'ta. Dengede geçmesi beklene oyunu Zhirkov-Malouda işbirliği ile gelişen Chelsea atağında perdeyi açan Joe Cole bozdu ve takımını 1-0 öne geçirirken eşine ve ilk çocuğuna muhteşem bir hediye verdi. Hem Chelsea için hem de Ancelotti için çok zor bir virajdı Old Trafford ve bitime yaklaşılan Premier Lig'de çok önemli bir avantaj yakaladılar Joe Cole'un bu golü sayesinde. Sonrasında Didier Drogba'nın ve Masheda'nın oyunun sonlarına doğru karşılıklı golleri ile maç 2-1 sona erdi ama Joe Cole'un golü taktik anlamdan Chelsea'nin istediğini yapabilmesi anlamında çok işine yaradı Ancelotti'nin.

Cole bu sezon Premier Lig'deki ilk golünü attı. Sezon boyunca çok fazla şans bulamasa da ve eski Cole'dan uzak bir görüntüde olsa da ailenin minik üyesi babasına uğurlu geldi anlaşılan.

2 Nisan 2010 Cuma

Cem Ceminay Takımını Değiştirdi mi?

"Galatasaray - Fenerbahçe derbisini 3-1 Galatasaray alır. Artık bu sefer de yenemezse Fenerbahçeli olacağım. Artık Galatasaray'ın yenme zamanı geldi. Kendi sahasında ve seyircisi önünde yenmesi lazım".

Bu sözler sabahları Bonbon ile birlikte arabada giderken zevkle dinlediğim Cem Ceminay'a ait. Ama derbiden sonra kendisini dinleyemedim. Cem Ceminay acaba Fenerbahçeli oldu mu?

Galiba derbiler öncesi büyük konuşmamak en doğrusu. Hatta genelde büyük konuşmamak lazım. Yakın tarihe gittiğimizde Ahmet Çakar'ın bikini muhabbeti de güzel örnek teşkil eder bu duruma.

Demek ki ne yapacak mışız? Büyük lokma yiyeceğiz, büyük söz söylemeyeceğiz. Hadi bu kadar yeri gelmişken Aziz Yıldırım'a da dokunduralım. Gerçi birçok Başkan aynı şeyi yapıyor ama en yakın örnek kendisi. Ne demişti Başkan: "3 senede 3 şampiyonluk. Yapamazsam giderim".

Cem Ceminay Fenerbahçeli olmadığına göre Aziz Başkan da gitmeyecektir tahminimce.

Arsenal Eyüp Sultan'a Gelsin_2

Bitmedi gitti Arsenal'de sakatlık problemleri. Sakatlanan adam 3-4 ay uzaklaşıyor futboldan. Türkiye'de olsa Wenger'in antreman sistemleri masaya yatırılırdı. Daha bu blogda çok konu olur bu sakatlıklar.

Rosicky, Eduardo, Wilshere, Walcott, Nasri, Bendtner, Van Persie... Kısa süren sakatlıkları saymıyorum. Mesela Arshavin yokmuş 1 ay kadar ama o bu kategoriye girmiyor. Onları da ekleyecek olsak vay Arsenal'in haline.

Şimdi de Fabregas'ın Dünya Kupası'na yetişip yetişemeyeceği konuşuluyor. Bizim çocuklar sezon başladığında pek bir eleştiriliyorlardı, Adebayor'u da göndermiş ve lige tökezleye tökezleye başlamış bir takım şimdi tekrar şampiyonluk potasında. Ve en olmadık zamanda yine  sakatlık belası. En kritik dönemeçte en önemli oyuncusu oynamayacak.

Başka herhangi bir takımın başına geldi mi hiç zannetmiyorum. Bu takımın çok kötü bir talihi var. Buradan Türkiye'de ne kadar okuyan üfleyen, nefesi kuvvetli adam varsa hepsini göreve çağırıyorum.