31 Temmuz 2010 Cumartesi

Nevin Yanıt Gözüm Açık Gitmeyecek

Carl Lewis ve Ben Johnson'ın müthiş rekabeti benim kısa mesafe koşuları ilk sevdiğim zamandır. Michael Johnson'ı izlerken Eddie Murphy mi bu adam diye bakardım, sonradan öğrendim 200 metrenin gelmiş geçmiş en iyi sprinterini izlediğimi.

Bir sürü isim geldi geçti, Türkiye atletizmde uzun mesafeler dışında hiçbir zaman yeralmadı bu platformda. Benim küçüklüğümde Cengiz Kavaklıoğlu diye bir 100 metrecimiz vardı o da sadece katılırdı seçmelere ve sekizinci gelirdi.

Nevin Yanıt'ı 100 metre engellide izlerken her engeli atlayışında ben de onunla birlikte atladım. Galiba uzun zamandır ağlamadım ama bugün gözlerim doldu. Harika bir olay bu. Kısa mesafede bir sprint yarışında, üstelik de engelli gibi teknik ve gücün hızla buluştuğu bir dalda Nevin Avrupa'nın en iyisi oldu.

Artık bir sürü kız çocuğu kısa mesafe koşmak isteyecek. Bir zamanlar süreyya Ayhan'dı bu ülkenin küçük kızlarının idolü. Artık bir sprinter olacak. Nevin Yanıt'ın bugün aldığı altın madalya yarın diğer sprint branşlarındaki başarıların kapısını açtı.

Türk spor tarihinin en önemli olaylarından biri gerçekleşti bugün. Harikasın Nevin...

30 Temmuz 2010 Cuma

Plzen'in Birası Light Olur

Plzen Çek Cumhuriyeti'nin en eski şehirlerinden biri. Futbol takımından çok Bira Festivali ve Çek Cumhuriyeti'nin her yerinde göreceğiniz Pilsner Urquell adlı bira markasıyla meşhur.

Benim bildiğim Pilsner'in dark birası yok, futbol takımı da öyle aslında light bir takım görüntüsünde ama dün Plzen karşısında ilk yarıda izlediğimiz Beşiktaş'ın bir önceki gün Young Boys karşısındaki Fenerbahçe'den hiçbir farkı yoktu. Henüz form düzeyi ve fizik gücü aşağılarda olmasının getirdiği oyun içi organizasyon bozukluğu Plzen'in çok ciddi pozisyonlar bulmasına neden oldu.

Özellikle Hakan'ın performansı bu noktada sevindirici, klasik bir Çek Cumhuriyeti takımı olan Plzen'in Beşiktaş'ı bunalttığı dakikalarda çok önemli kurtarışlara imza attı. Evet bu Hakan Liverpool ve Metalist maçlarında darağacına astığımız Hakan. Casillas nasıl dayak yiye yiye çok iyi bir kaleci oldu ise Hakan için de aynı durum geçerli. Çok iyi bir kaleci olma yolunda ilerliyor.

Beşiktaş'ın sol kanadı ise perişan durumda. Quaresma'nın hücumdaki gücü yadsınamaz, her ne kadar dün bu gücünü penaltı pozisyonu dışında verimli kullanamasa da önemli bir silah. Ancak İbrahim savunmada bu kanattan gelen Plzen akınlarında çok zorlandı. Öte yandan sağ kanatta Hilbert'in vasatın altındaki görüntüsü Beşiktaş adına bu kanadın da hiç kullanılamamasına yol açtı. Muhtemelen Guti Delgado'yu kesecek ve bu da hem hücumda hem de savunmada daha işlerlik kazanmış bir Beşiktaş yaratacak.

İkinci 45 dakikanın çehresini değiştiren de aslında orta sahaya yapılan Necip yaması. Çeklerin de oyundan düşmesiyle Necip faktörü Ernst ile birlikte itici güç oldu Beşiktaş için. Plzen "dark" olacak diye düşünürken ikinci yarıda gerçek "light" kimliğine bürünmüş oldu böylece.

29 Temmuz 2010 Perşembe

Genç Oğlanlar Çok Zorladı

Fenerbahçe için hazır olması gereken esas sınav Young Boys maçıydı. Ama dün akşam gösterdi ki Fenerbahçe hazır değil. Takımda çok eksik var olduğunu kabul ederek eleştirmek de fayda var. Bir kere Gökhan Gönül ve Lugano gelecek bu defans hattına. Orta sahada Mehmet Topuz ve Özer alternatifleri de kadro derinliğini artıracak. Ve de mutlaka bir forvet takviyesi olacak.

Bu da ilk onbirin %35'i demek kabaca. Ama şu an ki görüntüde Fenerbahçe için en ciddi sıkıntı güçsüz olması. Tabi ki Young Boys'un daha erken hazırlıklara başladığını gözardı edemeyiz. Dün akşam Degen ve Sutter ikilisinin Fenerbahçe'nin sol kanadını paramparça etmesi de her zaman olacak birşey değil. Ama kabul edilemez olan Fenerbahçe'nin bir Şampiyonlar Ligi ön eleme maçına hazır olması gerektiği kadar bile hazır olamayışı. Degen'in hiç bir koşusuna karşılık veremediler. Alanı daraltmak bir yana geniş alanlar bıraktılar rakibe. Ve Colin Kazım... Yine yaptı yapacağını. Yeteneklerini hiç tartışmam ama gram futbol aklı olmayan bir oyuncu Kazım. O da olsa zaten Fenerbahçe'de oynamazdı.

Üzerine çok konuşulacak birşey yoktur. Fenerbahçe adına günün iyileri Volkan ve Stoch idi. O Stoch takıma çok şey katacaktır kuşku yok. Ama herşeyden önce takımın fizik olarak hazır hale gelmesi gerekiyor. Aksi halde Genç Oğlanlar'la İstanbul'da da başedemezler 2-2'ye rağmen.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Yıldırım Demirören Yeter

Garip bir ülkede yaşıyoruz. Daha düne kadar Yıldırım Demirören'in gitmesi için "Yeter" diye tezahürat yapanlar bugün Quaresma ve Guti transferinden sonra çok da zekice bir kelime oyunuyla aynı tezahüratı daha ne kadar oyuncu alacaksın mealinde söylüyorlar.

Beşiktaş'ın bu sezon yaptığı transferler açık seçik konuşmak gerekir ki Beşiktaş şampiyon olamasa bile büyük başarıdır. Ve çok da zevk katacaktır lige bu takım. Ama 30 Mayıs 2004'te oturduğu Beşiktaş başkanlığı koltuğunda bir senede kazanılan iki kupa dışında Beşiktaş'a bir taş koymayıp üstelik de borçları kapatabilmek uğruna gelecek yılların gelirlerini feda eden bir başkan bu iki flaş transfer nedeniyle baş tacı mı edilmelidir soru işareti.

Ya da Beşiktaş bu flaş isimlere rağmen şampiyon olamazsa bu Yıldırım Demirören'i tekrar göndermeye soyunacak bir tezahürat olarak geri dönecek midir bu da bilinmez. Bu sezon Beşiktaş transferde kalite anlamında ligin çıtasını yükseltmiştir ve bunda da Yıldırım Demirören'in parmağı vardır hepsi o.

Ama Beşiktaş taraftarının yaptığı - iki transfer için sevinmelerinden bahsetmiyorum, Yıldırm Demirören'i baştacı etmelerinden bahsediyorum - doğmamış çocuğa don biçmekten öte değildir.

27 Temmuz 2010 Salı

Haldun'un Gidişi Adnan A.Ş.'nin Sonu Olur

Yazının özü başlıktadır. Haldun Üstünel çok başarılı mıydı ayrı bir tartışma yapabiliriz ama Galatasaray'lı taraftarlara arzu ettiği heyecanı yaşatıyordu orası tartışma götürmez. Yabancı transferleri başarılı oldu mu tartışılır ama iyi isimler getirdi ve onları oynatamayanlar daha önce tartışılmalı.

Velhasıl Türk futbolundan bir Haldun rüzgarı geçti ama bu rüzgar Adnan A.Ş.'nin de ömrünü kısaltır. Taraftar Haldun Üstünel'li dönemdeki kadar sabırlı olmaz.

Guti Formayı Kaptı




































Dün öğleden sonra düştü fotograf e-posta olarak. Beşiktaş çok büyük bir transfere imza attı. Adamın televizyonlarda gösterilen klipleri bile büyük bir heyecan yaratmaya yetiyor ki daha önce de yazmıştım Guti Quaresma'dan daha büyük bir transfer diye.

Saha içinde de hiç kuşkusuz Schuster'in en önemli kozu olacaktır. Sahada hep assolistler vardır bir d solist altı çıkanlar. Guti Real Madrid tarihinin gelmiş geçmiş en iyi solist altı oyuncularından biri olarak geliyor Beşiktaş'a. Ve Beşiktaş ondan assolistliğe soyunmasını bekliyor. Soyunacaktır da.

Bu sene Beşiktaş'ı izlemek büyük keyif olacak.

Futbol Aşkı

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Kral Çıplak

Alex Fenerbahçe - Galatasaray arasında oynanacak dosluk maçına şu yorumu yapmış: "Fenerbahçe ile Galatasaray arasında dostluk yok ki".

E zaten kral da çıplak.

4-2-3-?

Fenerbahçe Alex'ten vazgeçmiyorsa ki mümkünatı yoktur bana göre, bu durumda 2010-11 sezonunda oynayacağı oyun düzeni de 4-2-3-1'dir. Stoch'tan sonra Dia transferi göstermektedir ki bu takım bir de çok hızlı çıkabilen forvete ihtiyaç duymaktadır.

Dia ne diye alınmıştırın cevabı defans hattı ile hücum hattının birbirine çok yakın oynadığı ancak top kapıldığı andan itibaren rakip kalenin önünde bitebilecek iki adamla bu oyunu oynamak istediğinizdir. Mevcut defasn hattı çokça ileriye çıkabilecek bir yapıda olmadığından defansı da haliyle geride kuracaksınız. Dolayısıyla hücum hattı ile mesafeyi kısaltmak adına onları da yarı sahanıza iyice çekmeniz gerekiyor.

Rakip kaleyle uzayan mesafede yapabileceğiniz tek şey Alex gibi bir adamın dikine hızlı koşular yapabilen ve driblingi iyi iki kanat adamıyla takımı hücuma kaldırmak. Cevabı bulunamayan şey ise bu takımın 1'inin kim olacağı. Güiza rakibin arkasına yaptığı koşular itibariyle iyi bir alternatif gibi gözükebilir, keza Semih de. Ama bir de Stoch ve Dia'nın hızına ayak uydurabilecek forvete ihtiyacınız var ki bu adamın aynı zamanda hareket halinde iken kafayla veya ayakla tek vuruşunun mükemmel olması gerekiyor.

Fenerbahçe'nin yeni oyun yapısında bir sorun göze çarpıyor bu durumda. Turkcell Süper Lig gitgide Serie A kıvamına gelirken sizin o meşhur Rijkaard için geçen sene sıkça söylenen B planınız var mı? A planı yeteri kadar iyiyse B planına gerek olmayabilir. Ama A planı Turkcell Süper Lig için derbiler haricinde birkaç Anadolu takımıyla oynanacak maçlarda işlerken özellikle ligin ikinci yarısında daha da sertleşecek ve kapanacak düşme tehlikesi yaşayan takımlar karşısında elinizde patlayabilir.

Geleceği olan futbolculara yatırım iyidir sonuçları kestirilememekle birlikte. Peki hedeflere ne derece götürür. Üç senede üç şampiyonluk gelir mi? Çok önemli değil aşı tutsun yeter. Ama şu an yapılan iş vaadedilen ve söylenenle pek alakalı değil. Bu yüzden Fenerbahçe 2010-11 sezonunda ligde 4-2-3 olur da 1 olur mu soru işareti.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Pino Geldi, Ağzımın Tadı Kaçtı

Eskişehir'de yaşayanlar bilir, benim üniversiteye kadar ki yıllarım geçti. Pino diye bir hamburgerci var, benim zamanımda kral hamburgerler yapardı. Hala da Eskişehir'e gidince orada hamburger yerim eski tadı olmasa da. Sanırım o zaman ki formülünü biraz değiştirmişler ya da bilmiyorum işte.

Pino transferi aklıma Eskişehir'deki Pino'yu getirdi. Monaco'da sürekli onbirde yer bulamayan bir Pino'ya gerek var mıydı? Ya da Brezilya Milli Takımı'nda aynı kanatta oynayan Elano'nun artık Galatasaray'da da o bölgede oynaması doğru olmaz mıydı?

Rijkaard'ın kafasında ne var bilmiyorum ama birkaç hafta önce taşlar yerine oturuyor diye Galatasaray için yazdığım yazıda Elano için ayırdığım sağ kanadın dolması ben de işin tadını kaçırdı. Pino belki de mükemmel bir sezon geçirecek ama Elano yine verimsiz olacak kanaatindeyim artık.

Ve Pino'nun gelmesiyle Galatasaray'ın da o iki hafta önceki tadı kalmadı bende. Galatasaray'ın formülü değişti.

Gyan Geldi Geliyor























Bir önceki yazıda Fenerbahçe'nin ruhunu kaybettiğinden bahsetmiştim. Yazının içerisinde Fenerbahçe'ye Asamoah Gyan gibi bir forvetin uygun olabileceğini de belirtmiştim.

Hatta Ortega yorum dönmüş umarım gelmez diye. Ama benim aldığım duyumlar bu işin %99 bittiği yönünde. Artık Gyan için Fenerbahçe formasını giydi giyecek diyebiliriz. Zaten son günlerdeki gelişmeler Fenerbahçe'de Gyan'ın ilk hedef olduğuna işaret ediyordu ki tahminlerim beni yanıltmamış gözüküyor.

Eğer içeriden gelen bilgilerde son anda bir pürüz çıkmazsa herkes Fenerbahçe onbirine Gyan'ı koyup düşünmeye başlayabilir.

18 Temmuz 2010 Pazar

Genetik Sorun

Hazırlık dönemi ölçü değildir bir klişeden çok daha ötesidir, tam anlamıyla bir gerçekliktir. Ve bir takımın asıl performansını ancak yedinci ya da sekizinci haftadan itibaren görebiliriz. Bu anlamda 5-2'lik Köln ve 2-0'lık AZ Alkmaar mağlubiyetleri anlaşılır.

Ancak geçen sene Bursaspor'un yükselişini hesaplayamadığını mazaret gösterip şampiyonluğun kaçmasına bahane olarak öne sürenler bu yıl takım içerisindeki eksiklikleri halen giderememiş olmayı nasıl açıklarlar bilemiyorum. Çok ciddi eksikleri de yoktur takımın ancak rakip takımların hamleleri gözönüne alındığında bu takıma iyi bir forvet oyuncusu şart olmuştur. Semih'in durumu ortadadır bir kere tadı kaçırılmıştır. Güiza olayı evlere şenlik bir vakadır. Ve Gökhan Ünal'ın takıma katkısı soru işaretleri ile doludur. Ama sorun forvet oyuncusunun ötesindedir.

Aykut Kocaman'ın tespiti de yerindedir aslında, mesele transfer değil, zihniyettir. Ancak zihniyetin değişmesi için takıma Tuncay gibi savaşçı ve takım mağlupken dahi ateşleyici güç olacak isimlere ihtiyaç vardır. Bundan birkaç sezon önce Tuncay gittiğinde Fenerbahçe büyük bir futbolcudan öte ruhunu kaybetti diye yazdığımı hatırlıyorum. Bu ruhu sahada temsil eden tek oyuncu Lugano olmayınca defansın ne hale gelebileceğini de Köln maçı apaçık ortaya koydu.

Fenerbahçe 1. Daum döneminden bugüne Tuncay, Aurelio, Appiah gibi savaşçı ruhu göz göre göre kaybettiği için hala Aykut'un sahada istediği takım olmak da zorlanıyor. Diğer bir deyişle rölanti oynamaya o kadar alıştılar ki bu alışkanlık genlerine işledi. Ve bu noktada takımın ihtiyacı olan şey de Galatasaray'ın transfer ettiği Cana gibi, Dünya Kupası'nda izlediğimiz Asamoah Gyan gibi adamlar.

Geç değil ama Fenerbahçe yönetimi her sene olduğu gibi geç kalmaya meyilli. Transferin son gününde yeni Kezman'lar, Güiza'lar, Maldonado'lar gelirse kimse şaşırmasın.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Bugün Guti Yarın Raul























Tecrübe parayla satın alınmaz lafını kim söylediyse haltetmiş. Beşiktaş Guti ile tecrübeyi satın aldı. Real Madrid formasıyla 385 maça çıktı, gözünü açtığı kulüpten çok daha iyi teklifler olmasına rağmen Schuster etkisiyle Beşiktaş'a imza attı.

Guti transferi Quaresma transferinin önünde bir iş açıkçası. Hatta Hagi, Anelka, Roberto Carlos isimleri kadar da flaş bir isim belki de. Ofansif özellikleri de defansif özellikleri de Turkcell Süper Lig'in kalitesinin birkaç gömlek üzerinde. Tıpkı Quaresma gibi sıkıntılı bir futbolcu ama futbolcuyu yönetmek de Schuster'in işi.

NTVSpor Raul'un da eli kulağında diyor. Açıkçası hiçbir kulüp bir sezonda bu kadar büyük isimlere imza attırmadı, attıramadı. Beşiktaş da bu işi kim yönetiyor bilemiyorum ama Yıldırım Demirören olmadığı kesin. Birçok Beşiktaşlı ve futbolsever paranın kaynağını da merak ediyor ama şimdilik bu işi gözardı edebiliriz. En azından harcanan para Tabata için verilen 8 milyon euro gibi çöpe giden para değil, çok daha düşük bir bonservis bedeliyle çok daha iyi oyuncular. Quaresma için ödene para 7,3 milyon euro. Guti için birşey ödenmeyecek diye biliyorum.

İspanyol futbolcular Türkiye'ye uyum sağlayamıyor diye bir iddia da var ortada ama bu iddia da Guti ve ardından Raul gelirse bir safsata olarak kalacaktır. Herşeyi bir kenara bırakıyorum Turkcell Süper Lig'de bu isimleri görecek olmak büyük bir zevktir Türk futbolseverleri için.

Hangi takımın taraftarı olursanız olun zevkini çıkarın.

2014 Dünya Kupası Logosu













































2010 bitti, artık 2014 Brezilya'yı bekliyoruz. Bu arada 2014 Dünya Kupası logosu tanıtıldı. Ben beğendim ama üzerine şimdiden matrak yorumlar gelmeye başladı. Bakın bakalım 2014 dünya Kupası logosu neleri ya da kimleri çağrıştırıyor.

13 Temmuz 2010 Salı

Marwijk Cruyff'tan Uzak Dursun

"Perşembe günü bazı Hollandalılar bana Inter gibi oynayabilir miyiz, İspanya'yı Jose Mourinho'nun ŞL'deki taktiğini uygulayarak safdışı bırakabilir miyiz diye sordular. Hayır dedim, hayır mümkünatı yok. Hayır dedim çünkü bu oyun tarzından nefret ediyorum. Benim ülkem bu yola başvurmamalı ve oyun tarzını değiştirmemeli. Hayır dedim çünkü geçmişteki yıldızlar olmaksızın takım kendi tarzını ortaya koymalıydı. Yanılmışım. Elbette bütün takımı aynı kefeye koyamam ama büyük çoğunluğunu evet. Topu istemediler. Acınacak, üzüntü verici, kirli bir futbol oynadılar.  Daha ilk yarının başında yaptıkları iki çirkin ve sert hareketten dolayı çoktan 9 kişi kalmış olmaları gerekirdi. Yanılmış olmak beni derinden yaralıyor ama Hollanda ünvan için çirkin futbol oynamayı tercih etti. Ortaya koydukları oyun çirkin, adi, sert, anlaşılması zor, göz alıcılıktan uzak, hiç tarzı olmayan bir futboldu ve kaybetmeyi hakettiler. Onlar anti futbol oynadılar".

Yukarıdaki sözler Hollanda'nın İspanya karşısında ortaya koyduğu oyun için Sarı Fare'nin düşünceleri. Total futbolu ve 35 yıldır dünya futboluna damga vurdukları o güzel tarzı terketmelerine haklı olarak en çok Cruyff sinirlenmiş. Ve bu futbolu eleştirecek biri varsa bu en çok onun hakkı.

Çizgi Halindeyken Yakalananlar


Defansın çizgi halinde yakalanması bu olsa gerek. Fotografa Dünya Kupası'ndaki kader çizgileri çok iyi yansımış.

Futbol Güzel Oyun

Gördüğüm en güzel futbol fotograflarından biri. Yer: Camps Bay, G.Afrika, tarih: Haziran 2010.

Iniesta'nın Mesajındaki Anlam


Final maçında 117. dakikada attığı golü Jarque'ye ithaf eden Iniesta'nın aslında Jarque'nin çok yakın arkadaşı olduğunu biliyor muydunuz? Barcelona'da oynayan İspanyollar arasında nadir Katalan kökenli olmayan oyunculardan biri Iniesta.

Jarque ile U-19'da beraber aynı dönemde forma giymişler ve Avrupa Şampiyonu olmuşlardı. Yollar ayrıldı ama arkadaşlık devam etti. Espanyol ile olan rekabette belki de iki kulübün birbirine en çok yaklaştığı dönemdi Jarque'nin ölümü.

Socrates'e Göre Pele mi Maradona mı?

Diego Armando Maradona için 2010 Dünya Kupası bir hayalkırıklığı mı? Kimine göre evet kimine göre ise hayır. Buna en iyi cevabı Arjantinliler Milli Takımlarını şampiyon gibi karşılayarak verdiler.

Eski bir futbolcu ve yeni bir teknik adam için inanılmaz bir güvenoyu. Yıllardır Pele ile kıyaslanıp futbolseverler tarafından tüm zamanların en iyi oyuncusu ünvanı verilmiş küçük dev adam bir kez daha taçlandırıldı. Futbolun güzel tarafı da bu aslında. Kahramanlar yaratıp daha sonra onları ilahlaştırmak. Aynı şeyi Brezilyalılar da yapıyorlar. Pele sözkonusu ise onu Maradona ile kıyaslamak abesle iştigal. Onlara göre yeni neslin Pele'yi izlememiş olması en büyük etken Maradona'yı daha büyük futbolcu ilan edenler arasında. Ama Brezilyalılar tarih yalan söylemez ve Pele'nin başarıları ortada savının arkasındalar.

Arjantinli ya da Brezilyalı olunca ister istemez tarafsınız. Dünyanın geri kalanı da aynı aslında. Dün daha önce birkaç kez yayınlanan bir belgeseli izledim NTVSpor'da. Ezeli rekabetler ele alınıyordu ve bu bölümde milli takımlar konu edilmişti: Brezilya ve Arjantin.

Daha önce göz ucuyla izlediğim bu belgeseli bu sefer saniyesi saniyesine takip ettim. Ve bence Pele mi Maradona mı tartışmasına bugüne kadar getirilmiş en güzel yaklaşımı Socrates'ten yani futbolun gelmiş geçmiş en büyük filozofundan dinledim. Socrates'e göre her ikisinin de yaklaşımları birer ego gösterisi ve tarih boyunca Pele mi yoksa Maradona mı daha büyük futbolcu sorusunun cevabı olmayacak.

Farklı dönemlerde oynamış iki futbolcuyu karşılaştırmak bile saçma diyor Socrates. Her dönemin farklı koşulları var ve her dönem kendi yıldızını bu koşullar altında çıkarıyor. Yoksa yaptığımız iş de yani futbol öyle ahım şahım bir iş değil. Ne Maradona ne de Pele bir Einstein değil dünyamız için. Zaten Socrates'e göre ikisinden de büyük olan bir Arjantin ve Brezilya var.

Tam bir Socrat yaklaşımı. Bu tartışmaları yapıyor olmak her zaman zevkli olacak. Tıpkı bugün Messi mi Maradona mı diyenler gibi. Ama bir tek gerçeklik var ki o da her futbolcunun kendi dönemi içerisinde değerlendirilmesi gerekliliği. Ve her futbolsever için eminim ki jenerik bu isimler dışında daha özel olan kahramanlar var. Mesela benim için Romario Pele ve Maradona'dan daha özel, her zaman kalbimin derinliklerinde.

Yine de Socrates'in söylediklerin en doğrusu. Her oyuncu kendi döneminde güzel ve onları karşılaştırıyor olmak büyük haksızlık.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

İspanya Şampiyonluğu Kutluyor

14:30 sularında Madrid'e indiler uçakla ve gelir gelmez şampiyonluğu kutlayan halkla kucaklaştılar desek yeridir. Önce Kral ve ailesi ziyaret edilerek kupa takdim edildi.

Sanki birkaç gün önce sokağa dökülen ve ayrılıktan sözeden yüzbinler bugün milyonlar olup Katalan ve İspanyol kardeştir diye bağırıyordu. Futbol bir ulusu sokağa döktü ve o ulus belki sadece bugün için bile olsa tek yürek oldu. Tıpkı Barca'lı Iniesta'nın  şampiyonluk golünü Espanol'un ölen futbolcusu Jarque'ye adaması gibi.

İspanya doya sıya şampiyonluğu kutluyor ve bize ekran başında imrenerek bakmak düşüyor.

Ronaldinho'dan Büyük Pele Var

Dünya Kupası sona erince fazlaca ihmal ettiğimiz ligimize geri dönmek zorunda kaldık bizde. Transferler son hız devam ediyor. Eskişehirspor da Porto'dan Pele ile sözleşme imzaladı.

İşin bu yönü normal, anormal ve hatta komik olansa birkaç yıl öncesine dayanıyor. Hatırlarsanız eski Maliye Bakanı Kemal Unakıtan Eskişehir'den milletvekili seçilmişti. Ve seçim vaadi olarak da Ronaldinho'yu Eskişehirspor'a getirmekten bahsediyordu. İş uzayınca basında bana Ronaldinho isminde bir oyuncu bulun dediğine kadar yazılmıştı.

Gün oldu devran döndü, Eskişehirspor'un bugünkü başkanı Halil Ünal isim olarak Ronaldinho'dan daha büyüğünü getirdi kırmızı şimşeklere: Pele...Acaba Unakıtan'ın etkisi olmuş mudur?

2010 Dünya Kupası'nın En İyi Onbiri

Macarların altın kadrosunu koyduk fotograf olarak ama yazımızın konusu bu Dünya Kupası'nın altın onbiri. Klasiktir her organizasyon sonrası yapılır ki burada yeralan isimler de benim Dünya Kupası onbirimdir. Klasik bir 4-4-2 olarak kabul edebilirsiniz bu onbiri.

Kaleci:
Casillas açık ara bu pozisyonda tek geçilir. Yaptığı hayati kurtarışlar bir yana sırf Hollanda maçı sonrası canlı yayında röportajda Sara'yı öpüşü bile bu listede yeralması için yeterli nedendir.

Defans:
Sağında Ramos, solunda ise Lahm (sağa niye koymadın diye hiç tartışmayalım, iki ayağını da kullanabilen Alman'ın ne sırf bu yüzden ismini çizmeye elimiz varmaz, ne de bu performansını solda koyamayacağı anlamına gelir) turnuva boyunca oyunun her iki yönüne kattıkları değerle ilk onbire girmeye hak kazandılar. Göbeğe de Puyol'un yanına Friedrich yakışır gibime geliyor.

Orta Saha:
Hiç kuşku yok ki Xavi ve Iniesta'sız bir orta saha düşünülemez. Kanatlara ise Robben ile birlikte Thomas Müller'i koyduk mu orta sahanın da hakkını vermiş oluruz.

Forvet: Forlan ve David Villa isimlerini yazdığımızda karşımıza kusursuz onbir çıkıyor.

Klose, Mesut Özil, Van Bommel, Sneijder, Pique, Lugano, Gyan, Neuer, Vittek, Dempsey benim nazarımda başarılı bir turnuva geçirerek bu kadroyu zorlayabilecek isimler oldular.

Kazanan Cruyff Oldu

Ne yalan söyleyeyim Hollanda'nın şampiyon olmasını hiç istemedim. Total futbolun mirasını yiyerek sempati kazanan ama aslında 82 model İtalya ya da 2002 model Almanya'nın daha hızlı atağa çıkan orta sahada Sneijder, sağ kanatta ise Robben'in üst düzey performansları dışında ortaya futbol adına güzellikler koyamayan bir takımdı Portakallar.

Ve Hollanda şampiyon olsaydı önceki yazılarımda da belirttiğim gibi Cruyff'lu, Gullit'li, Bergkamp'lı jenerasyonların oynadığı futbola yani son 30 yılın Hollanda'sına ayıp olurdu. İspanya ise Euro 2008'deki kadar üst düzey değildi belki de. Bunda özellikle Torres'in formsuzluğu etkendi. Bir de Silva'nın yerine Busquets'in kadroya monte edilmiş olması oyunun savunma yönünü de ciddiye alan bir takım görüntüsü veriyordu. Ama Barcelona modeli yine tıkır tıkır işledi sahada.

120 dakika boyunca Hollanda kupayı alabilecek şansları yine Sneijder'in yaratıcılığı ve Robben'in rüzgarın hızını geçen driblingleri ile yakaladı. İspanya'yı sert futboluyla çok hırpaladı ki Howard Web bana göre iyi bir maç yönetmesine rağmen biraz toleranslı davrandı Hollandalı oyunculara. İspanya ise Pedro'dan Almanya maçındaki verimi alamazken Villa da yeterli performansı gösteremedi ve rakip defans bloğu içerisinde kayboldu.

Maçta sihirli dokunuşlar Del Bosque'den geldi. 60'ta Pedro - Navas değişikliği oyunu İspanya lehine çevirdi. 87'de oyuna Xabi Alonso'nun yerine giren Fabregas orta sahaya dinamizim kazandırırken o dakikaya kadar sertlikten yılan Xavi'ye de nefes aldırdı. Zaten geç gelen kırmızı karttan sonra da İspanya maçı bağıra bağıra alan taraf oldu.

Biri çakma biri gerçek iki Cruyff ekolü vardı sahada. Ve kazanan bu ekole ihanet etmeyen aksine sıkı sıkı bağlananlar oldular. İspanya sonuna kadar haketti ve futbol tarihinin altın dönemlerinden birini yaşattılar futbolseverlere. Eminim ki bundan 20 yıl sonra tıpkı 74 ve 78'deki Hollanda gibi muhteşem bir İspanya vardı diye konuşacağız.

Casillas da Dünya Kupası'ndaki performansı ile dünyanın en iyi kalecisidir artık. İspanya'nın ihtiyacı olan anlarda yaptığı kritik kurtarışlarla takımı taşıyan isim oldu. Forlan ile birlikte altın topu kazanabilirdi ama turnuvanın en iyi kalecisi seçilmekle yetindi.

2010'un ve Dünya Kupaları'nın en unutulmaz anlarından birine de imza attı. Iniesta golü attığında gözlerinden dökülen yaşlar muhteşemdi. Ve Iniesta tarafından Dani Jarque'ye adana şampiyonluk golü de unutulmazlar arasında yerini aldı.

Hüzün ve Sevinç: İspanya Şampiyon

11 Temmuz 2010 Pazar

Pepe Reina'nın Yediği En Güzel Gol

Ne Goldü Be...

Genelde hep gölgede kalır ama Dünya Kupalarının üçüncülük dördüncülük maçı hep bol gol ve zevkli maçlar vaadederler. Uruguay ile Almanya'nın karşılaşması da böyle oldu.

Uruguay'ın ideal onbiri ile yeraldığı, Almanlar'ın ise Thomas Müller'in dönüşüne rağmen özellikle hücum hattında Podolski ve Klose'nin olmayışıyla klasik düzenini bozmak zorunda kaldığı bu karşılaşmada Uruguay kalecisi Muslera yan topa hatalı çıkmasa maçın çehresi daha da farklı olabilir ve hiç kimsenin ummadığı bir sonuç karşımıza çıkabilirdi.

Nitekim oyunun genelinde de daha net pozisyonları bulan ve cömertçe harcayan bir Uruguay izledik. Almanya da Uruguay da bu kupanın sürpriziydiler ve zevkli bi maç izlettiler biz futbolseverlere. Hele Uruguay'ın Hollanda maçında olduğu gibi son saniyelerde acaba 3-3'ü yakalarlar mı diye yarattığı heyecan maçtan aldığım zevki iki kat artırdı. Ama 2010'dan hafızamda kalacak en güzel karelerden birine ayrıca şapka çıkarmak lazım. Forlan ne gol attı diye yıllar boyunca konuşacağız.

Nitekim Forlan ne gol attı be...

9 Temmuz 2010 Cuma

Taşları Yerine Oturtan Transfer

Arnavut adam inatçı olur, kavgacı olur, yenilgiyi kabul etmez. İsyan edendir her zaman ki Lorik Cana'nın her hücresine yansımıştır bu durum. Genetik sonuçta biliyorum ben de yarı Arnavut'um.

Galatasaray Keita ve Dos Santos'un yokluğunu arayacak mı diye taraftarlar endişe ededursun, bir tarafta da Haldun ağabeylerine ağıtlar sürerken hiç de fena işler yapılımıypor aslında sarı kırmızılılarda. Öncelikle Elano'nun yeri bellidir artık. Brezilya Milli Takımı'nda ne oynuyorsa onu oynayabilir zira sağ kanadın kralı artık Elano'dur. Solda Arda'nın ileri uçta da Milan Baros'un olduğu bir Galatasaray'da Cana gibi bir savaşçının orta alana monte edilmesi akıllı bir iş olsa gerek.

Bu yıl yeniden şekillenen Galatasaray'da bir iki küçük rötuş eğer geçen sezon Baros'un yaşadığı uzun dönemli sakatlık gibi bir şanssızlık yaşanmazsa bana göre ligin en seyir zevki yüksek takım kurgusunu yaratır. Bu noktada Galatasaray'ın biri orta saha biri de forvet hattı olmak üzere yapacağı iki transferle kadroya katacağı derinlik TSL için yeterlidir.

Bir diğer konu ise saha içerisinde kaptan olmasından dolayı fazlasıyla Arda'nın üzerine yıkılan liderklik konusunun Lorik Cana'nın gelişiyle paylaşılacağı gerçeğidir. Steve Bruce'un ağzından şu ifadeleri vermek yeterli onun Galatasaray'da neler yapabileceğini göstermek için: "Lorik'in oyun anlayışı ve yaklaşımını görünce onu kaptan yapmamamız kadar doğal birşey düşünülemezdi".

8 Temmuz 2010 Perşembe

Dünya Kupası'na Değişeceğim Tek Şey























İngiltere'nin tam bir hayalkırıklığı yaşadığı Dünya Kupası'nda en büyük sıkıntı aslında Rooney'in tam hazırlanamadan sakatlık sonrası forma giyiyor olmasıydı. Üç insanı sırtına alıp götürecek güce sahip adam üç metreye pas veremez haldeydi.

Böyle olunca da İngiltere pozisyon üretemez bir hale geldi. Rooney için de bir yıkım olsa gerek bu Dünya Kupası. Yaşlanan kadronun bundan sonra tek bir şansı var o da Euro 2012. Orada herşey yolunda gidebilir. Kupa sonrası Barbados'ta ailesiyle tatil yapan oyuncu içinse herşeyden daha önemli paha biçilemez olan ise küçük oğluyla geçirdiği zaman olsa gerek.

Dünya Kupası'nı kaldırmak büyük mutluluk, denizde oğlunu havaya kaldırıp sevmek paha biçilemez.

Paco Gonzalez & Camacho

Paraguay maçında Real Madrid'in efsanevi kaptanı ve eski Milli Takım Teknik direktörü Camacho'nun maçın spikeri Paco Gonzalez ile olan gol sevincini herkes izlemişti. Almanya maçındaki sevinçleri de Paraguay maçını aratmıyor. Paco'nun Camacho'yu yumrukladığı ana dikkat.

Güzel Oyun Kazandı

Demek ki futbol 22 oyuncu ile oynanan ve topun bir o kaleye bir bu kaleye gidip sonunda Almanlar'ın kazandığı bir oyun değilmiş. Zira dün akşam topun İspanyol kalesine gitme sayısı bir elin beş parmağını geçmez ki onlarda sadece Kroos'un vuruşu etkiliydi. O topta da Casillas üzerine düşeni yaptı.

Maçtan önce favori hale gelen Almanya turnuva başından beri rakipteyken alanı daraltan ve topu kaptığında hızla rakip kaleye inen oyununu Thomas Müller'in yokluğunda bir de karşısında İspanya olunca aynı düzeye taşımanın çok uzağında kaldı. İspanya ise bugüne kadar turnuvada Euro 2008'deki ışığı verememişti. Hatta Paraguay maçında elenmenin eşiğine geldiler. Ama dün akşam vites yükselttiler ve bunda formsuz Torres'in kenara alınıp oyuna David Villa'nın ileride başlaması yeterli oldu.

Almanya 2010'dan çok hoş bir tat bıraktı ağızlarda. Ama artık assolist sahne almış gözüküyor. Devir İspanyol futbolunun devri ve Dünya futbol tarihi adına belki de en güzel devirlerden biri. 2010'da eğer bir terslik olmazsa güzel oyun kazanmış olacak ve bunu en iyi yapan da açık ara İspanyollar.

Galiba İspanya'nın çıldırtıcı pas trafiğine dayalı oyununu 2012'de, 2014'te sürdürebilecek varisleri de Almanlar. Şimdilik usta kazandı, çırak ise iyi yolda.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Teşekkürler Uruguay, Teşekkürler Suarez

Hollanda finalde ama Hollanda benim izlediğim bugüne kadar ki en sıkıcı Hollanda. Ve yarıfinalin bu ilk ayağına da bugüne kadar çok iyi maçlar yöneten Özbek hakem triosunun hataları damga vurdu. Tıpkı Arjantin'in Meksika'yı geçtiği maçtaki gibi.

Uruguay adına oyun stratejisi eksikleri de gözönüne alındığında mükemmeldi. Ama bu strateki oyun içerisinde birkaç kez sekteye uğradı. İlk yarıda hesapta olmayan Van Bronchost'un muhteşem füzesiydi ki bunun dışında pozisyon vermedi Uruguay rakibine. Bir de hakemin Cavani'nin pozisyonuna kalkan hatalı ofsayt bayrağı var ki aynı hakem maç 1-1 giderken Van Persie'nin aktif alanda Sneijder'in şutunda Muslera'nın görüş alanını kapatmasını es geçerken maç 3-1 iken Cavani'nin ofsayt olmayan pozisyonu yine bayrakla kesildi.

İşte tüm bu etkenler stratejiyi zora sokarken Uruguay'ın final şansını da elinden aldı. Uruguay'da birkaç tane üst düzey, hakikaten birinci sınıf oyuncu var. Bunlardan Suarez yoktu ve olsaydı çok şey değişirdi. Ama Forlan sahadaydı ve vasat da gözükse elinden geleni yaptı. Gargano Gattuso'nun daha teknik olanı ve oyun görüşü daha gelişmiş hali. Maçta ibreyi Uruguay adına çeviren de onun hollanda'nın defanstan her çıkışında yaptığı müthiş pres ve kaptığı toplar oldu aslında. Gargano 25 yaşında ve Napoli'de oynuyor. Geçen sene Serie A'yı çok yakından takip etmedim ama bu maçtaki oyunu bile iyi bir referanstır. Defansı solunda ise Fucile'nin yokluğunda Cacares Robben karşısında çok başarılıydı. Godin Lugano'nun yokluğunda partneri olmadan da defansı iyi yönetti. Ve Lugano bu turnuvada kesinlikle 1. sınıf bir defans oyuncusu olduğunu kanıtladı.

Hollanda'nın özeti ise yarıfinale gelen diğer üç takım gibi takım oyunu oynuyor olması. Ama vasat bir defans hattı var. Ve yine turnuvaya gelen birçok takımdan daha kötü bir forvet hattına sahipler. Ama defansın önünde Van Bommel, orta sahada Sneijder ve kanatta Robben takım oyunu içerisinde takımı sırtına alıp taşıyan isimler aynı zamanda. Hollanda bu takımla Dünya Kupası'nı kazanırsa bu ne futbolda bir devrim ne de başka bir değer taşır gözümde. Hatta Cruyff'lu ve sonrasında Gullitli, devamında da Bergkamplı jenerasyonun Dünya Kupası kaldıramayıp bu takımın kaldırması futbola ihanet olur benim nazarımda. Tıpkı Yunanistan'ın Avrupa şampiyonu olması gibi. Tabi ki Holanda Yunanistan değil ve bu kadro bile o Yunanistan'dan birkaç gömlek üstün ama bu yukarıda sıraladığım gerekçeleden dolayı başarı için yeterli değil.

Bu 90 dakikanın sonunda Uruguay'ı finalde görmek isterdim ama olmadı. Sırf yarı finalde ortaya koydukları istekli oyun ve maçta hiç geri adım atmamaları bile onları finalde izlemem için yeterliydi. Üstelik Almanya - İspanya eşleşmesinden kim gelirse gelsin benim için daha zevkli bir final vaadediyordu G.Amerikalılar.

Olmadı...Suarez'in eli yarıfinale taşıdı ama yarı finalde onun ayaklarına ve iyi bir maç yönetimine ihtiyacı vardı Uruguay'ın.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Güiza'dan Parmak

Bir adama değerinin on katı parayı öder başınıza kral yaparsanız gün gelir o adamın orta parmağı basına, sonra taraftara sonra size kalkar.

Olayın iç yüzünü bilmiyorum, belki bir basın mensubu ya da muhabir tahrik etti İspanyolu. Peki yapılacak iş nedir? Gider ilgili personele bildirirsiniz ve o adam bir daha antremana giremez.

Olayın Güiza ne kadar faydalı oldu, Fenerbahçe için ne yaptı boyutunu hiç sorgulamayalım. Sadece Alex gibi bir beyefendi ile aynı takımda yabancı kontenjanından bir yer açmak bile Fenerbahçe yönetiminin günahıdır.

Dos Santos İçin Galatasaray'ın Hiç Şansı Yok

Galatasaraylılar üzülebilirler, zaten bir beklentileri de kalmamıştı ancak artık Dos Santos'un önümüzdeki sezon İngiltere'de kalacağı kesin gib. Dos Santos'un İngiliz basınına yansıyan demeçleri Tothenham'da bir şans daha bulmak istediği yönünde.

Meksikalı oyuncu Tothenham Hutspur'da geçirdiği dönem içerisinde sakatlık ve kadroda yer bulamama gibi sıkıntılar yaşadığını ancak Harry Redknapp'tan bir şans daha istediğini söylemiş.

Harry Redknapp'ın da bu çağrıya olumlu baktığı ve Dos Santos'u bu sezon takımda istediği bilgileri net bir şekilde veriliyor İngiliz basınında. Galatasaray Dos Santos'u bonservisiyla almak istese de artık çok geç.

Tanrı Evine Döndü

Arjantin halkı Tanrı'ya ve onun takımına sevgisini gösterdi. Peki ya Arjantin şampiyon olsaydı ne olurdu düşünebiliyor musunuz? Futbolun tanrısı olmak böyle birşey olsa gerek. Asla karşı gelemiyorsunuz.

Karizma Tepetaklak

Dünya Kupası herhalde en çok onun karizmasını vurdu. Geleceği yazacağım derken karizma tepetaklak oldu.

Top Toplayıcı Çocuğun Yanıtı

Son günlerde dilden dile dolaşan hikaye: Mart ayında Dünya Kupası öncesi oynadıkları hazırlık maçında Arjantin Almanya'yı 1-0 yenmiş basın toplantısında da Maradona Thomas Müller ile yanyana gelince kim bu top toplayıcı çocuk diye toplantıyı terketmek istemişti.

"Top toplayıcı çocuk" kupada 4-0 ile Arjantin'i geçtikleri maç sonrası şu şekilde beyanat vermiş:

"Bugün benim için son derece tatmin edici bir gün.Arjantin bizimle başedemedi. Tempoyla, hırslı ve agresif bir mücadele verdik ve açık ara iyi olan bizdik. Arjantin'in yanıt verememesi ise sürpriz oldu. Maradona ile ilgili olarak bu durum benim için çok özel. Artık benim top toplayıcı bir çocuk olduğumu düşünmeyecek. Artık benim kim olduğumu biliyor".

 

4 Temmuz 2010 Pazar

Kan - İhtiras - Heyecan: İspanya - Paraguay Maçında Hepsi Vardı


Paraguay'a yazık oldu. Bu turnuvada ve muhtemelen birçok turnuvada izlediğim en heyecanlı ikinci 45 dakikaydı. Bir başka açıdan bakarsak izlediğim gelmiş geçmiş en iyi 59-62. dakikalardı herhalde.

59'da Paraguay eline geçen fırsatta Cardozzo ile penaltıyı kaçırdı, o top döndü İspanya penaltı kazandı. Xabi Alonso golü attı ama hakem ceza sahasına erken giren İspanyollar yüzünden penaltıyı iptal etti. Xabi tekrar kullandı penaltıyı ve bu sefer Villar çıkardı, dönen topta da sanırım Fabregas'ın ayağına yatarak topu kornere gönderdi.

Bu üç dakika bir korku filmi gibiydi. Paraguay oyunun genelinde İspanya'dan hiç aşağıda bir futbol oynamadı. Golü yedikten sonra dahi kaçırdığı öyle bir pozisyon vardı ki İspanya Casillas'a şükretmeli. Etti de. Sevgilisi dahil.

Kaybedene yazık olacaktı, kaybeden Paraguay oldu ama onlar da G.Afrika'da iz bırakanalar kervanına katıldı.

Kupaya Alman Damgası

Ben 1986'dan beri bilinçli sayılabilecek düzeyde izliyorum Dünya Kupası'nı. 1986'da Maradona'lı Arjantin karşısında beklentilerin üzerine çıkan ama makine düzeninde oynayan Rummenige'li Almanya vardı. 1990'da kupaya uzandıklarında tartışmasız çok iyilerdi Matthaus önderliğinde.

Sonraki yıllar vasat ama turnuva takımı oldular hep. Bugün ise bugüne kadar hiç izlemediğim kadar kupayı domine eden bir takım var karşımızda. Yeni nesil Almanya kupayı alamasa da damgasını vurmuş durumda 2010 G.Afrika'ya. Maradona'nın Arjantin'ini İngiltere'den beter ettiler. Hem de daha rölanti bir oyunla. İngiltere karşısında 5. viteste oynadılarsa dün 4. viteste işi bitirdiler.

3. dakikada turnuvanın en çok öne çıkan oyuncusu Thomas Müller ile 1-0 öne geçmeleri çok öenmli bir avantajdı. Sonrasında 30 dakika oynatmadılar Arjantin'i. 30'dan 60'a kadar daha rölanti bir oyun vardı Almanlar adına. Arjantin bu bölümde rakibini zorlasa da Friedrich ve Mertasacker ikilisi ile Lahm'ın mükemmel kademesini geçemediler. Maç da 2-0 olduğunda bitti aslında.

Orta sahasız nereye kadar dediğimiz Arjantin son 30 yılda en zevkle izlediğim Almanya'ya boyun eğdi. En zevkle diyorum çünkü Matthaus'lu, Völler'li, Klinsmann'lı, Brehme'li, Riedle'li o efsanevi kadro oynadığı dönemde hep favoriydi. Bu Almanya ise 2014'ün temelini oluşturacak diye geldi G.Afrika'ya.

Bu sonuçla takım oyununu en iyi oynayan dört takım, Uruguay, Almanya, İspanya ve Hollanda dörtlü finale kaldılar. Bu da futbolun ve futbolcuların artık sadece defansif ya da ofansif değil oyunun her iki yönünü de geliştirmiş bir platformda başarıya ulaştığını bir kez daha gözler önüne serdi.

Şimdi Almanya'yı Müller'siz önemli bir sınav bekliyor. Bunu da geçerlerse eksiksiz bir takım olduklarını ispat edecekler.
 

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Uruguay Yola Yaralı Devam Ediyor

Suarez Tanrı'nın eli dese de kendisinin yarı finalde olmayacak olması büyük bir yara Uruguay için. Maçın üzerinden neredeyse 24 saat geçti ve yazımı ancak şimdi yazabildiyorum.

O yüzden uzun uzadıya şöyle oldu, böyle oldu demeyeceğim. Tek bir ayrıntı vardı ki o da Appiah'ın uzatmanın son saniyelerinde yaptığı vuruşun tıpkı Denizli'de kaçırdığı gol gibi takımının kaderini tayin edişiydi. O maçta golü kaçıran Appiah'ın, Uruguay karşısında Suarez'in bulunduğu bölge yerine biraz sağa ya da sola vurabilmiş olsa Gyan'ın penaltı kullanmasına da gerek kalmayacaktı.

Tabi bu ne Appiah'ın ne de Gyan'ın suçu. Kader diyelim. Suarez'i suçlayanlar ve bu vuruşta topu kaleden çıkarmasını ahlaki bulmayanlar var. Bence saçma bir görüş. Orada Milli Takımımız olsaydı ve topu Emre Belözoğlu bile elleriyle çıkarsaydı şu anda milli kahramanımızdı.

Paris Önce Tribünde Sonra Hapiste

Dünya Kupası'nın bir sahadaki bir de tribündeki yıldızları var. Mick Jagger, Kobe Bryant, Bill Clinton, Loenadro Di Caprio, Charlize Theron...

Brezilya - Hollanda maçını izleyenler arasında da Paris Hilton vardı. Ve maç sonrası el çantasında marihuana bulunan yıldızın geceyi hücrede tutuklu olarak geçirdiği haberleri düştü bugün gazetelere.

Ben The Sun'da okudum, onun yalancısıyım.

İkide Sıfır

Bir Brezilya - Hollanda karşılaşması için iki referans vardır Dünya Kupası'nda benim aklıma gelen. Birincisi ABD 94'te Branco'nun dakikalar sekseni henüz geçtiğinde o unutulmaz frikiği ile takımını 3-2 öne geçirdiği ve Hollanda'yı kupanın dışına ittiği maçtır.

Diğeri ise 98'de penaltılara kalan ve yine Hollanda'nın Taffarel'in ellerinde eriyip gittiği mücadele. Bugünkü Brezilya ve Hollanda'ya baktığımda o yıllardaki iki takıma bu takımdan kimi koyarım diye düşündüm dün akşam üstü. Biraz Kaka, o da dün akşam ki oyunuyla değil, biraz Robben ama ancak ikinci yarıdaki ve biraz Sneijder.

İlk yarıda defansın göbeğini delip gönderdiği ara pasıyla Robinho'nun golünü hazırlayan Melo'ya ikinci yarıda kendi kalesine attığı golden ve agresif bir hareketle Robben'in baldırına bastığı için gördüğü sarı karttan dolayı yüklenmek gerçekten sorunları halının altına süpürmek anlamına gelir. Brezilya için de, Hollanda için de esas sorun oyunu etkileyecek ikinci ya da üçüncü isme sahip olamamalarıydı.

Hollanda şanslı olan taraftı çünkü ilk yarıda teslim oldukları sambacıları ikinci yarıda 1,5 pozisyonda kazandıkları iki golle devirdiler. Umarım eksiklerine rağmen finale giden taraf futbolun güzelliklerini bu turnuvada daha çok sergileyen Uruguay olur. 

1 Temmuz 2010 Perşembe

İkinci Turda Son Gün Sürpriz Olmadı

Dünya Kupası ikinci turunun son gününde oynanan iki maçta da sürpriz olmadı. Günün ilk maçında Paraguay ile Japonya karşılaşması tipik penaltılara kalacak bir 0-0 maçı olmayı vaadediyordu maç öncesinde. Nitekim karşılaşma boyunca iki takım da gol atmaktan çok yememeyi düşünerek en zevksiz ikinci tur müsabakasına imza attılar.

Japonya'da Honda önceki maçlardaki etkinliğinden uzaktı. Ama defansta Nagamato çok fazla öne çıktı. Özellikle çıkana kadar soldan Benitez'in etkili bindirmelerinde son müdahaleyi yapan isimdi. Valdez girikten sonra da aynı başarılı oyununu sürdürdü.

Paraguay ise son yıllarda oynadığı futbol anlayışının çok dışına çıkmadı. 98'de de çok sağlam defansları vardı ve oyunun savunma yönünü iyi uyguluyorlardı. Şimdi de farklı değiller. Ama penaltılarla 5-3  kazanarak çeyrek finale çıkmalarına rağmen dört Güney Amerikalı'nın yarı finale kalma rüyasının en zayıf halkası hala onlar.

Günün ikinci maçında ise  nefis bir futbol ziyafeti izledik Portekiz ile İspanya'dan. İspanya Torres'i tek forvet oynatma tercihinin faturasını ilk yarıda çok ağır ödeyebilirdi ama Portekiz girdiği pozisyonları gole çeviremeyince ikinci yarıda Del Bosque'nin müdahaleleri oyuna yeni bir şekil verdi.

Torres'in yerine oyuna Llorente'nin dahil olması hem Portekiz'in sırtı dönük bir santrafor karşısında zorlanmasına hem de Villa'nın kanattan daha etkili olmasına sebep oldu. Nitekim Villa'nın golü de ceza sahası ön çizgisi üzerinde bu ortaklığın bir ürünü oldu.

İspanya finale kadar yürüyecek potansiyeli tekrar gösterdi. Tek çözmeleri gereken Torres'li oyunda hücumdaki sıkışıklığı giderebilmek. Tekrar çift santrafora dönmeleri bir çözüm olabilir ama Villa kanatta da çok etkili ve şu ana kadar dört gole ulaştı. Paraguay karşısında ağır favoriler ve Villa yine en büyük kozları. Tıpkı Euro 2008'de olduğu gibi.