22 Kasım 2009 Pazar

Total Rehavet


Galatasaray için Fenerbahçe'nin kaybettiği bir haftada önemli bir fırsattı. Hem de Mesut Bakkal'ın öğrencileri hava muhalefeti nedeniyle 8 saatlik bir yolculuk ve karayolu trafiği çekmişsen.

Gece 03:00'da oteline varan Manisaspor 90 dakika boyunca rakibini uyutmasını bildi. Galatasaray'ın maçı koparabilecek pozisyonları da vardı ama bir türlü tempo yapamadılar oyunda. Gece 03:00'te otele gidenler onlar mıydı sormak lazım. Kewell ilk golü kaydetti ama ikinci yarıda akıl dolu vuruşu estetik ve seyir zevki açısından ne kadar güzelse de pozisyonun %100 olması ve başka vuruş alternatifleri de olması açısından o kadar laubali idi. Sabri'nin hakkını vermek lazım, Manisaspor karşısında parlamadı belki ama sezon başından beri takımın en istikrarlı ismi.

Simpson diye bir adam vas daha önce de bahsetmiştik. Öyle bir anda sahneye çıktı ve ceza sahası içerisinde kendini kaybettirdi ki, o dakikadan sonra Galatasaray'ın maçı çevirmesi çok zordu. Bu sezonun en önemli kazançlarındandır Simpson Turkcell Süper Lig adına.

Total futbol bu hafta total rehavete kurban gitti sanırım. Ancak yorgun da olsa Manisaspor'un ligin en tehlikeli takımlarından biri olduğunu gözardı etmemek gerekir. Özellikle dört büyüklerle yaptıkları maçlarda bu durum daha da belirginleşiyor.


Derbinin Ardından


Dün ki 90 dakikayı iki bölümde değerlendirnek gerekir. İlk bölüm Emre'nin arka adelesi çekip de sakatlanana kadar geçen bölüm. O ana kadar oynanan oyuna baktığınızda bu yıl Süper Lig'deki en iyi taktiksel mücadeleyi izledik bana kalırsa.

Hiç öyle skor yazarlığı yapmayacağım, Ben Fenerbahçe'yi özellikle bu bölümde beğendim. Taraftar da beğenmiş olacak ki maç bitiminde alkışladı. Fenerbahçe oyuna Galatasaray maçındaki düzeninde başladı ama Kazım'ın Sivok ve Ferrari'nin arasında etkin olamadığını gördük. Denizli oyundan sonra Fink'in de dediği gibi Alex'i yakın marke ettirerek bitirdi. Emre de geriye gelse de sürekli basan Ernst karşısında zorlandı. Buna rağmen Fenerbahçe Kazım'ın kanatlara açılmasıyla sağ ve sol kanattaki oyuncuların içeri topla driblingleri sonucu rakibinin kafasını karıştırdı oyunun ilerleyen bölümünde.

Beşiktaş ise sağdan neredeyse hiç etkili olamazken, oyunu mümkün olduğunca kendi solundan domine etmeye çalıştı. Daum akıllıca bir taktikle Santos'a ilk onbirde yer vermiş böylece kanada daha fazla işlerlik kazandırmak istemişti. Oradan Toraman'ın gelemeyeceğini bildiği için Beşiktaş'ın etkili olamayacağını düşündü. Denizli ise planını iki Alman'ın performansı üzerine kurmuştu. Nitekim ikisi de beklediği performansı Fenerbahçe orta alanını oldukça zorlayarak gösterdiler.

İlk yarı gerektiği kadar pozisyon zevki veren ama sahada müthiş bir mücadele ile geçti. İkinci yarı da böyle geçecek gibiydi ki, Emre'nin sakatlık nedeniyle bulunması gereken yere gidememesi sonucu Turkcell Süper Lig'in en güzel gollerinden biri geldi Fink'ten. Golün hemen ardından Santos'u Emre'nin görev bölgesine kaydırıp topa daha çok sahip olmak isteyen Daum Tello'nun deparına Santos'un cevap vermemesi sonucu ikinci golle ödedi bu kararın faturasını.

2-0 böylesine bir maçta ciddi bir skor avantajı idi, nitekim Kazım'ın saçma sapan gördüğü kırmızı kartla oyun o noktada bitti. Dün ki 90 dakika öyle bir maçtı ki iki takımdan hangisi skor avantajını yakalasa diğerini yıkacaktı. Beşiktaş bu avantajı yakalayınca kendi sahasında işi bitirdi.

Maçın yıldızı bana kalırsa yaptığı ancak verilmeyen penaltıya rağmen 2,5 asistle İbrahim Üzülmez oldu. Hele ki ofsayt olsa da Uğur İnceman'a attırdığı golde topla dansedişi görülmeye değerdi.

Ben öyle Fenerbahçe'nin ve Daum'un bu maçta çıkarması gereken dersler olduğuna inanmıyorum. Daum'un takımı dizginleyip beraberlik için oynattığına da. Maç pekala Fenerbahçe'ye gidebilirdi ama kazanan Beşiktaş oldu. Yine tekrarlıyorum iki takımın katkısıyla yılın en iyi 90 dakikasını izledim.


20 Kasım 2009 Cuma

Game Over



Herşeyin bittiği andır...

Ne Elmiş Be



Henry futbolu bırakınca ne iş yaparım diye düşünmesine gerek yok. Şimdiden Harlem'de yeri hazır. Aceto'da yazdığı gibi kimine göre Kara El, kimine göre Tanrı'nın eli. Hatta ben İngiliz basınında şeytanın eli dediklerini de duydum. Herşeyi bir kenara bırakalım Maradona'nın Shilton'a elle attığı golden beri kimse böyle oturmamıştır dünya basınının gündemine.

KimKim: Cemal Nalga Olayı Üzerine



Ne Galatasaraylılar kırılsın ne diğerleri üzerine gitsin. Olay yaşanmıştır ve olmuşla ölmüşe çare yoktur. Yiğit Şardan sevdiğim, beğendiğim bir adamdır, bir iletişimcidir. Ama üstüne düşeni yapmıştır ki biz pekçoklarını gördük yakasını sıyırmaya çalışan. Bu belki Adnan Polat'a da bir seçim yenilgisi olarak geri dönecektir. Ciddi bir fiyaskodur ama kaşımak yarayı daha da derinleştirir. Beni bugün en çok güldüren karikatürü paylaştım yukarıda. Kendine gülebilmek de başkası ile dalga geçme boyutunu aşağılıkça yapmamak da birer erdemdir. O yüzden gülümseyin ama ne alının ne de işin cıvkını çıkarın.

19 Kasım 2009 Perşembe

Ben Sarhoş Değilim



Octoberfest, Almanya'da geçen yıllar falan derken Toni en sonunda biraya vurdu kendini galiba. Zaten Van Gaal ile bitmek bilmeyen sorunlarının çözümünü alkolle mi aşmaya çalışıyor ne?

İçimizdeki İrlandalılar


Birini taparcasına sevmek ayrı birşeydir, hatasını yüksek sesle söylemek ayrı. Henry ile ilgili yazıları okuyorum da kimisi ona olan hayalkırıklığını dile getiriyor, kimi hakeme yükleniyor, kimi de Henry'nin yerinde kim olsa aynı şeyi yapardı diyor.

Birincisi ben Henry'i taparcasına sevenlerdenim. Öyle ki bugün bir bütçe verseler ve karşımda Messi, Ronaldo ve Henry olsa ben Henry'i takımıma alırım. Bu tercihin hangisi daha iyi futbolcu sorusunu cevabı ile hiç bir ilgisi yok. Futbolundan aldığım zevk bana bunu söyletiyor. Dün akşam ki olaya gelince, herkesin aynı şekilde davranabileceğini kabul ediyorum. Hakeminde görüş açısının iyi olmadığı kanaatindeyim. Ki hakemi suçlayacaksam maçın ikinci yarısında kendini ceza sahasında yere bırakan Anelka'ya kart çıkaracak cesareti gösteremediği için suçlarım herşeyden önce.

İki: Henry'i taparcasına sevmem ve onun da çıkıp ekranlarda elle kontrol ettim itirafı yaptığı işin yükünü hafifletmez, doğurduğu sonuçları da ortadan kaldırmaz. İrlanda Dünya Kupası'na gidememiştir ve nedeni en başta bu pozisyondur. Bu da Henry'nin yaptığı eylem karşısında vicdanına yüklenecek olan yüktür. Henry'i savunmak bana Nasrettin Hoca fıkrasını hatırlatıyor: "Hırsızın hiç mi suçu yok".

Üçüncüsü ve en önemlisi herkesin bunu yapabileceğini kabul etmekle birlikte Henry'nin gideceği muhtemelen son Dünya Kupası olmasının mazeret olarak düşünülmesi. Futbol dünyası o Dünya Kupası'na kariyerinde bir kez olsun gidemeyen çok büyük yıldızlarla doludur. Mesela Giggs... Henry'nin muhtemelen bu refleksle hareket etmesi aynı zamanda bencilce bir davranıştır.

Herşeye rağmen Henry'i seviyorum. Ama bu yaptığı hareketin benim nazarımda vehametini azaltmıyor. Türk Milli Takımı'ndan bir oyuncu bunu yapsaydı da sevincim buruk olurdu. Ha keza Henry bunu Türk Milli Takımı'na karşı yapsaydı onu dünyanın en rezil insanı ilan ederdik hep beraber.

Son olarak aklıma şu takıldı: Acaba İrlanda'nın mağduriyetine üzülenler Mustafa Denizli'nin söylediği içimizdeki İrlandalılar olmasın? Yoksa kendi içimizdeki İrlandalı mı üzüldü bu işe?

Hey Gidi Nartallo



Nartallo Beşiktaş günlerinde Spor&Spor'a vermiş bu demeci. "2 yıl sonra İtalya'dayım". Muhtemele tatile gitti 2 yıl sonrasında diyebilirsiniz ki doğru İtalya'ya futbol oynamaya gidemedi. Nartallo'nun Beşiktaş sonrası ile kariyeri:

1998 Petrolofisi
1999-2000 Granada FC
2000 Envigado
2001 Puebla Futbol Club
2002-2003 Toros Neza, Querataro FC, San Lorenzo

Nartallo'yu nasıl bilirsiniz sorusunun cevabına muhtemelen bir çok Beşiktaşlı gülümseyerek cevap verecektir. Ama 37 maçta 13 gol attı Beşiktaş adına. Bugünlerde Beşiktaş forveti bu istatistiği arıyor.

Nartallo gitti adı kaldı yadigar...Şimdi ne zaman Beşiktaş fiyasko bir transfere imza atsa Nartallo ilk akla gelen isimlerden. Tıpkı Fenerbahçe'de oynayan "Sarı Tay" Nielsen gibi.

Hiddink'i İsteyenler Parmak Kaldırsın



Euro 2008'in iki flaş takımı da yok, ne Türkiye ne de Rusya gidebiliyor Dünya Kupası'na. Ama ne garip bir tezattır ki Fatih Terim'in kellesini isteyenler, Hiddink'i baş tacı etmeye dünden razı.

Kulüp takımı başında başarıları arasında PSV ile üstüste Holanda Ligi'nde kazandığı başarıların dışında birşey yok. Tabi 88'de bir Avrupa Şampiyonluğunu not edelim kalın çizgilerle. Peki Real Madrid'ten nasıl ayrıldığını hatırlıyor muyuz ya da sezonun geri kalanını geçirdiği Betis'ten? Elbette iyi bir kariyerde birkaç çürük defoda olacak ama birkaç parlak başarı dışında da birşey yok aynı kariyerde.

Milli Takımlar düzeyinde ise G.Kore ile dünya dördüncülüğü ile Euro 2008'deki Rusya'ya yaşattığı yarıfinal.

Başarılı ve iyi bir teknik adam mı? Hiç tartışmasız ama başarıyı sayılarla çok iyi ifade edebilmiş mi tartışılır.

DAha önce 2010'a gidemezse Rusya Milli Takım teknik direktörlüğünden ayrılacağını açıklayan Hiddink için mutlaka Türkiye Milli Takımı için senaryolar tekrar yazılacaktır. Peki bizim spor kamuoyumuz bir Dünya Kupası yarı finali ya da benzeri bir başarıdan tatmin olacak mı? Başarıyı sürekli kılmak için Hiddink'in uzun süreler kalmasına izin verilir mi?

Hiddink'i Milli Takımı'n başına isteyenler bana neden istediklerini açıklayabilirler mi? Ben istiyorum ve neden istediğimi kendime saklıyorum. Ama lütfen kimse bana iyi futbol oynatıyor ve çok başarılı demesin. Arkasına argümanlarını koysun.

Yoksa hepimiz biliyoruz ki güzel ülkemde iyi futbol karın doyurmuyor. Ya da biz çok açgözlüyüz.



Sahte Alkışlar




Dünya Kupası eleme maçları oynanmadan önce İrlanda'nın Fransa'ya karşı bir sürpriz yapmasını bekliyordum. Ancak ilk maçta kendi sahalarında 1-0 kaybetmeleri bu ümidimi azaltmıştı.

Fransa'daki maçta Roby Keane ile İrlanda öne geçince Fransa ne yapacağını şaşırdı. Karşısında kötü hücum eden (Premier Lig düzeyinin altında diyelim) ancak çok iyi savunma yapabilen bir takım olunca tüm silahları kilitlenmiş oldu Domenech'in.

Ta ki uzatma devresinin ilk yarısının sonlarına kadar. Aslında 90. dakika Keane Lassana Diarra'nın hatalı geri pasını kaptığında ve rakibi üçe iki yakaladığında uzaktan vurmak yerine pas verebilse bir Fransa- Bulgaristan hikayesi daha yazılacaktı ama işin rengi uzatmada değişti.

Yine 90 dakika içerisinde kendini ceza sahasında artistik bir şekilde atan Anelka'ya hiç bir kart göstermeyen hakem, uzatmada kazanılan bir serbest vuruşta Henry'nin topu elle düzelterek Gallas'a aktarmasını da göremedi. Üstelik pozisyonun başlangıcında ofsayt tartışmaları da varken.

Trapattoni son Dünya Kupası'na gidemiyor, İrlandalılar da. Her futbolsever için Fransa artık bir hedef, dünyanın en sevimsiz teknik adamının elindeki futbolculara acıyan kamuoyu artık onları da sevimsiz bulacak Dünya Kupası'nda.

Sahte alkışlarla körler sağırlar birbirilerini ağırlar durumu Fransa'nın ki. Kamuoyu mutlu, futbol dünyası mutlu ama maçı izleyen Franszılar dışında herkes üzgün ve rahatsız.

İrlandalılar'a publara bize de James Joyce'a gidip içmek düşer artık. Dünya Kupası'nda Fransa'nın her maçında rakibini destekleyip ardından acı çeken bir halkın bu acıyı mutlulukla harmanladığı dünyanın en güzel folklor müziğini dinleyerek içmek...

Alex'in Eşinden Samimi Röportaj



Feryal Pere'nin Alex'in eşi Daiane ile röportajı Milliyet'te. Son dönemde okuduğum en iyi işlerden biri. Buradan buyrun.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Vurun Emre'ye de Nereye Kadar


Emre'nin sütten çıkmış ak kaşık olduğunu kimse söyleyemez, en fanatik Fenerbahçeli bile. Ama bir de vurun abalıya ortamı oluşturulmuş durumda ki Emre tuvalete gitse niye gittin diye suçlanıyor.


“Hagi'den çok şey öğrendim ama Alex istatistiksel olarak daha iyi” açıklamasını yapmış, bazı yerlerde okuyorum ki nankörlükle suçlanıyor. Bu cümlenin her kelimesi doğruyken ve kimseyi yaralamaz hatta yüceltirken neden bu çıkışlar sorgulamasını yapıyorum doğal olarak. Emre'yi sevmemek ayrı bir konu zihinsel kirlenme ayrı. Her hareketine bir kulp takmak bir zihinsel kirlenme göstergesi.


Medya organları, internet, her türlü platform kimsenin kin kusma yeri değil ama yavaş yavaş öyle olmaya başladı malesef.
Galatasaray'da forma giyiyor olsa farklı bir cevap mı verirdi, muhtemelen... Ama kimseyi aşağılamadığı ve hakkını yemedği sürece bu açıklamalar gayet normal. Siz bulunduğunuz ortamı aşağılayarak mı hareket ediyorsunuz diye sorarlar insana.

Hele ki bu yazıların bazıları şarkıcıların spor müdürü olduğu yayın gruplarında yazılıyorsa...

17 Kasım 2009 Salı

Bu Film Kaçmaz



Geçtiğimiz günlerde Great Ormond Hastanesi Çocuk Bölümü için Arsenalli futbolcuların giriştiği yardım seferberliğinden burada bahsetmiştik. Bugün öğrendim ki bir de kısa film çekiyorlarmış.

Başrollerde Cesc, Sagna, Arshavin ve Walcott. Filmin adı "Fundraising Day" yani para toplama günü. Kampanyaya taraftarları da davet ediyorlar.

Messidona



Bir gün Messi saçlarını uzatırsa ne olur?

An English Man In Eyüp


Hiç kuşkusuz Wenger'in arkasında çok deneyimli bir ekip var. Web sitesinden baktım da çoğu yıllardır takımda ve hepsi diplomalı çocuklar.

Tony Colbert 1998'den beri Arsenal'de ve takımda "fitness coach" görevini yürütüyor. Colin Levin takımın fizyoterapisti ve 95'ten beri Arsenal'de. Yardımcısı David Wales 2001'den beri görev yapıyor. Ekibe fizyoterapi asistanı olarak 2008'de Neil Reynolds katıldı. Gary Driscoll takımın doktoru ve ekibe bu yıl katıldı. John Kelly masör ve bu göreve 2002'de geldi. Kieran Hunt da 2008'den beri yardımcısı.

Bütün bunları niye yazıyorum, aslında Wenger'in çok deneyimli ve birçoğuyla uzun yıllardır çalıştığı bir ekibi var.

Ama Arsenal'in başından sakatlık eksik olmuyor. Bir giden de bir yıl geri gelmiyor. Rosicky, Edu, Wilshere, Walcott, Nasri, Bendtner şimdi de 6 hafta Van Persie yok. Yakın zamanda hatırladıklarım bunlar. Tamam birçoğu darbeyi bağlı sakatlıklar.

Benim aklıma takıldı, şanssızlık olur da ben son yıllarda bu kadar çok futbolcusu sakatlanan bir takım hatırlamıyorum. Wenger hocam çocukları bir Eyüp Sultan'a mı götürsek?


16 Kasım 2009 Pazartesi

Teknik Adam Olmuşsun Ama...



"İnsanlar istediklerini söylüyorlar, ben onları dinlemeyi uzun zaman önce bıraktım. Aksi halde intihar etmiş olmam gerekirdi"

Bir insan bu sözleri böyle bir zamanda söylemek için çok mu düşünür? Teknik adamlığını tartışmayı geçiyorum, Fransa Milli Takımı'nı ne hallere soktuğu ortada. Ama birazcık, çok azıcık hassasiyet olmaz mı bir insanda? Yukarıdaki sözlerde hassasiyetin kırıntısı yok.

Yoksa babası hiç mi küçükken öğüt vermedi oğluna? Yoksa Domenech Katalan soyundan geldiğini mi unuttu? Hiç olmadı o bölgenin takımı Barcelona'nın formasını giymiş bir oyuncunun ölümü üzerine nasıl böyle sözler sarfedebildi?

Domenech en iyisi hiç konuşma...

Onze D'or Messi'nin


Onze D'or yılın futbolcusu ödülünü Lionel Messi aldı. France Football'un Ballon D'or ve FIFA'NIN yılın futbolcusu ödülü birlikte Dünyanın en prestijli ödüllerinden sayılan Onze D'or Messi için alacağı ödüllerin açılışı oldu.


Ronaldo Topla Buluştu



Müjde Ronaldo beyimiz topla buluşmuş. Real Madrid onun yokluğunda önemli kayıplar aldı. Belki de en önemlisi Kral Kupası'nda Alcorcon'a boyun eğdi. Muhtemelen Ronaldo'nun topla antremanlara başlamasına en çok sevinenlerin başında Pellegrini geliyor.

De Nigris Geçti Futbol Dünyasından


Garip bir psikoloji, Sabri Dino'yu yazmıştım telefonuma De Nigris öldü haberi geldi. Üstüste biraz fazla olmaya başladı sanki ölümler. 31 yaşında Larissa'da oynayan oyuncu kalp krizi geçirerek hayata gözlerini yummuş.

Şükrü Saraçoğlu'nda attığı gol sonrası Azteklere saygı duruşunda bulunan Meksikalı artık atalarının yanına göçüyor. İyi golcüydü, attığı golleri hep beğenmişimdir. Meksika'da Milli Takıma kadar çıkmış, Santos'ta forma giymiş bir oyuncu için zaten kötü futbolcu denemez ki.

Hayranı olduğu ve çok beğendiği Hugo Sanchez ile futbolculuk yıllarında çalışma imkanı bulan golcü ondan çok şey öğrendiğini söylemişti. Türkiye'ye gelmesine de eski İtalyan kaleci Zenga'nın Gaziantep'e imza atışı vesile olmuştu.

Mekanın cennet olsun...

Sabri Dino ve Kalecilerin Yalnızlığı Üzerine


Haftasonu sanırım Habertürk'te sahadaki yalnız adamlar olan kalecilerin hikayelerini okudum. Sabri Dino da vardı aralarında.

Futbolu bıraktıktan sonra ticarete atılmış ancak ticarette başarılı olamayınca borçları yüzünden 90 yılının ilk günlerinde Boğaziçi Köprüsü'nden atlayarak intihar etmişti.

O gün gazete başlıkları "Sabri Onurunun Kurbanı" diye atılırken ticarette dara düştüğünde ne yapacağını bilememenin çaresizliğiydi belki onunkisi. Öyle ya kalede dara düşse refleksleri onu kurtarmıştı ama ticaret hayatının reflekslerine daha önce sahip olmamıştı ki. Beşiktaş - Ankaragücü maçında bir pozisyonda şakak kemiğinin kırılmasına neden olacak kadar gözüpek bir adam piyasaya ve tefecilere borcu yüzünden intihar edebilir miydi?

Kalecilerin hassas adamlar olduğuna inanmışımdır hep. Kırılgan bir yapıları vardır, bunu kalelerini korurken belli etmezler ancak koruma içgüdüsü fazlasıyla gelişmiş olsa gerek ki bu mesleği seçerler. Sabri Dino da muhtemelen bu kırılgan yapısının kurbanı oldu.

Reha Erus'un onu 1973'te kaleme aldığı bir yazısında Dino Zoff ile kıyaslayacağı kadar iyi bir kaleciydi. Üstelik pek çok benzerlikleri de vardı hani. İkisi de yaşlarına, boylarına, ayakkabı numaralarına kadar birçok benzerliğe sahipti. İkisi de siyah beyazlı takımlarda efsane olmuşlardı. İkisinin de iki çocuğu vardı o yıllarda ve aynı yıllarda doğmuşlardı.

Sabri Dino'nun bir hatırası var ben de. Daha doğrusu babamın ama sonrasında ben giymiştim. Orta okul yıllarında en sevdiğim gömleğimdi Sabri Dino markalı beyaz üzerine yeşil ve mavinin birbirini kestiği kareli gömleğim.

Enke intihar edince Sabri geldi hiç kuşkusuz akıllara. Ve içlerinde taşıdıkları o yeşil ile mavinin duygusal bütünlüğü. Kaleciler cesur adamlardır ama kaleciler yalnız adamlardır. Arkalarında kimse yoktur ve bazen arkalarında kimse olmamasının yükünü taşıyamazlar.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Kim Bunlar?



Kim bunlar yahu?

En sağda üstte oturan Atkinson değil mi? Ince, Parlour...Hepsi parlıyorlar valla...

90 İngiltere B Milli Takım kampından olabilir mi? Araştıracağım ama ilk aklıma bu geldi.

Brezilya Usulü



Futbolita günün fotografına Santos ve Roberto Carlos'u taşımış. Üçüncü biri daha var ki o kim bilemedim.

Bir İhtimal Daha Vardı



Benim duyduğum sezon başında Beşiktaş bu adamla anlaşmış ancak Mustafa Denizli alacağı ücret dengeleri bozar diye transferi engellemiş. Doğrudur değildir bilemem ama başkanın sırf kendi özel zevki için Nihat'a ödenen paraları düşününce aynı paraya Deco'nun Türkiye'de oynama ihtimali bile insanın içini cız ettiriyor.

Vefa Londra'da Bir Semt Değil



Great Ormond Street Hastanesi'ne yardım amacıyla yıllık anlaşmalarının bir günlük payını bağışlayan Arsenalli futbolcuların hiç kuşkusuz bu çocuk hastanesindeki miniklere ayırdıkları zaman çok daha önemli.

Geçen yıl 533.000 pound bağış yapan kulüp bu yıl 1 milyon poundu hedefliyor. Cesc'in önderliğinde de hastaneyi sık sık ziyaret ediyorlar.

Ankaragücü'nün Bahçesini Temizlemek


Sinek küçükse mide bulandırır da sinek artık kocaman olmuştur. Futbolda işin içerisine giren o kocaman sinek futbolseverde mide falan bırakmamış direk istifra etme noktasına getirmiştir.

Ankaragücü AnkaraGökçekspor olması ile ligin en sevimsiz takımı haline geldi. Dünya futbolunda ev sevilmeyen takımlar sıralaması yapsanız ilk beşe City, A.C Milan, Real Madrid, Chelsea kesin girer. Çünkü bazılarında devlet, bazılarında işadamlarının hakimiyeti olsa da özünde bu sevimsizliğin nedeni iktidarla ya da parayla herşeyi satın alabilme zihniyetinin kulüp takımına yansıması vardır. Türkiye'de de bu durum en çok AnkaraGökçekspor için geçerli.

Futbol kitlelerin beynini uyuşturmak için bir araç haline geldikçe güzelliklerinden uzaklaşan bir rejim enstrümanına dönüşür. Eski D.Almanya, SSCB, Franco'nun İspanya'sı, 40'lı yıllara kadar İtalya, 78'i kazanan Arjantin...

Bunun farkında olamayan zihniyet Ankaragücü'nü bir şekilde ele geçirip AnkaraGökçekspor'a dönüştürmüştür ama bu da esas konunun yanında önemli değil. Önemli olan bir kulübü bakkal dükkanı gibi yönetmeye soyunmaktır. Sözleşmeli oyuncularını mağdur eden, teknik adamını yemek için her türlü psikolojik baskı unsurunu kullanan, bir başka kulübün içini boşaltarak sahibi olduğu kulübü futbolcu çöplüğü haline dönüştüren bir anlayışın, kulübün tüm mali ve idari işleri için çizgili bir harita metod defterden öte birşey kullanamayan bir profesyonelliğe sahip olduğu kanaatindeyim. Konuyu siyaseten değil, bir spor yöneticiliği çerçevesinde ele almak gerekir. Şık elbiseler giyebilirsiniz, şık arabalara binebilirsiniz, şık laptoplar da kullanabilirsiniz ama zihniyet harita metod olduktan sonra yaptığınız bir bakkalı yönetmekten öteye gidemez.?

Hikmet Karaman sahip olduğu sözleşme ile sımsıkı dikilmektedir şu an ki yönetimin karşısına. Bazı futbolcular da dikilecektir aynı şekilde. Peki futbol dünyasının geri kalanı ne işe yarar? Bu çirkinliğe alet olmak, köşeden birkaç kalem sallamak mıdır yaşanan çirkinliklere karşı durmak. TFF içerisinde hangi basiretli yönetici Ankaraspor harcanırken AnkaraGökçekspor'a dokunabilmiştir.

Futbolumuz hızla yıllar öncesine doğru ilerlemektedir. Kümede kalması için siyasetin devreye girdiği ve ligin son haftalarının adeta şike komisyonunca organize edilmiş bir tiyatro sahnesine döndüğü, bavullarla paraların elden ele dolaştığı kara günlere. Lucescu'yu seviyorum. Çavuşesku döneminin Romanya'sı da iğrençti ancak o giderken ligimizin ve futbolumuzun kirliliğine haklı veya haksız nedenlere dayanarak işaret ederken doğrulara dikkat çekmek istemişti.

Bu sezon TSL'den o kadar soğudum ki tek bir maç izleyesim gelmiyor. Oturup da tek bir futbol programına bakamıyorum son haftalarda. Rijkaard'ın B planı, Daum'un Özer'i oynatıp oynatmaması, Güiza'nın kalitesi, Fatih Terim'in istifası, Milli Takımı'n nereye koştuğu hepsi futbol oyununun konularıdır doğru. ama bugün Türk futbolunun içine öyle dinamitler konmuştur ki 4-5 yıllık bir programla Milli Takımı tekrar yukarılara taşıyabilecekken Türk futbolundan bu kirliliği söküp atmak için 100 yıl harcamak gerekir. 100 yıllık bir camianın geriye dönüp baktığında geldiği noktayı görmekse kimin utancıdır bilemiyorum.

AnkaraGökçekspor tek örnek değildir Türk futbolunda belki ama en çarpıcı örnektir. Türk futbolunun arka bahçesindeki en büyük yaradır şu anki görüntüsüyle.

Bugün okudum Ankaragücü'nün logosu değişecekmiş. Değişmelidir, ismi de değişmelidir. Eğer Ankaragücü'nü gerçekten seven bir kitle varsa o kitle bu cerahatten arınmak için kulübün logosu ve ismi değiştikten sonra kolları sıvayıp Ankaragücü'nü tekrar kurarak amatör kümeden başlamalıdır işe. Hatta belki önüne sembolik de olsa MKE'yi alarak. O zaman Ankaragücü tarihin sayfalarında tertemiz bir yüzle ve geçmişle yerini alabilir.

Gerisi hikayedir...

13 Kasım 2009 Cuma

İndirim Sezonu Başladı



Bundan çok değil 2 sezon önce 60.000 kişiye oynayan A.C. Milan şu anda bu rakamın oldukça altına düşmüş durumda. Bir önceki sezona göre taraftar sayısında 16.000 azalma var.

Real Madrid ile oynanan ŞL maçına 75.000 seyirci topladılar ama bunda Kaka'nın da hatırı sayılır katkısı olsa gerek. Parma karşısında 33.000'e düşen seyirci sayısı Roma ile oynanan maçta ancak 40.000'lerde kaldı.

Galliani de taraftarı stadyuma çekebilmek için bilet fiyatlarında indirime ve promosyona gittiklerini açıkladı önceki gün.

Bu ne kadar çözüm olacaktır bilemiyorum ama transfer sezonunda ektiğini şimdi biçiyor Milan.


Şükran



Parayı veririm takımı da Birleşik Arap emirlikleri'ne getiririm. Şeyh Mansour gibi patronun olursa aya da gidersin Mars'a da. Hughes Şeyh Mansour'a her zaman minnet duyacaklarını açıklamış.

Şükran!

Cuducini Trafik Kazası Geçirdi



Carlo Cuducini (kendisi hiç bir zaman Fenerbahçe'de forma giyen Milli kaleci olmamıştır) bu sabah motorsikletiyle bir otomobille çarpışmış ve ciddi bir kaza geçirmiş. 36 yaşındaki Tothenham Hotspur oyuncusunun bileğinde kırık olduğu ve kalçasından yaralandığı belirtilirken çarpıştığı otomobilin sürücüsü yara almamış.

Eski Chelseali oyuncunun tedavisi ne kadar sürecek bilemiyorum ama kalecileri toptan bir okutmak hiç fena olmaz.

12 Kasım 2009 Perşembe

Kumdan Kale


Blog aleminde kimseyi tanımam, Noat Samisa da buna dahil. Sadece üç beş kişiyle belirli bir muhabbetim olmuştur. Onlar da ya bana yorum gönderenler ya da BİY ve Futbloglar'a girmeden önce beni blogunda listesine alanlar o kadar.

Noat Samisa'nın başına gelen olay karşısında hayretler içerisindeyim. Bir deli kuyuya taş atar ve kırk akıllı çıkaramaz ya biraz öyle hissediyorum. Bugün yaşanan olay kendince yazı yazan, yazdıklarından para kazanan, kazanmayan, ona geçiren diğerine peşkeş çeken, her şeyiyle dürüstçe yazan ya da belli egolarını tatmin eden herkesin başına gelebilirdi. İyi de bu tanımlamaları, bu yakıştırmaları, bu sınıflandırmaları adı her ne olursa olsun, ister günde 5000 hit alsın ister ayda 5000 hit, kimin yapmaya hakkı var Allahaşkına. Ben bu platforma giren insanların futbol okumaya geldiğini sanıyorum, hala da büyük çoğunluk öyledir diye umuyorum. Bu insanlar bugün bloglar birliğinin birer kumdan kale olduğunu gördüler.


Hiç kimse görmese de umurumda değil, bence kumdan kale...Bugün burada gördüklerim, bazı bloglarda okuduklarım, yapılan yorumlar ve üstüne hacklenen bir blog...Azıcık aklımızla hepimizin üç beş kelam ettiği bir ortamda (Evet azıcık aklımızla kendimizi Kaf Dağı'nda da görsek, günün en çok oyunu aldığımız için sevinsek de biz hepimiz okyanusta bir kum tanesinden daha fazlası değiliz) herkes nasıl da bu kadar gaddarca bir savaşın içine giriyor veya çekiliyor anlamak mümkün değil. Bir sürü yorumda gelebilir ama onlar şöyle dedi, biz böyle yaptık, haklıyız hakkımızı alırız tarzında. Hiçbiri önemli değil. Önemli olan şu an ortaya çıkan tablo.


Diyelim ki birileri benim üzerimden nemalanıyor, diyelim ki birileri kendisini futbol tanrısı ilan ediyor, diyelim ki birileri BİY'den haklı veya haksız nedenlerle atılıyor...İyi de ne önemi var ki. En azından benim için...Sabah işe gidince mesai başlamadan bir iki post atayım, öğlen yemek arasında dışarı çıkmayayım da birşeyler karalayayım, akşam eve gelince çocuğu sallarken iki çizittireyim, evde eşimden bir de fırça yiyeyimler arasında (iyi arabesk yaptım bana acıyabilirsiniz) herkesin de, en azından büyük bir çoğunluğunda bir şekilde benim gibi hareket ettiğini düşündüğüm bir ortamda ne diyeceğimi bilemez hale geldim. Nutkum tutuldu.

Bugün itibariyle yerden yere vurduğumuz TV'deki iğrenç spor programlarından, aptal yorumculardan (eşim tuvaletteki böceği öldürmem için çağırınca 2 dakika ara verdim tekrar devam ediyorum), çiğköfte yoğurup tavana atan ve viskisini yudumlayan, eline eşeği versen yönetemeyecek kulüp başkanlarından, bu ülkeyi yönetemeyenlerden ne farkımız var diye düşünüyorum. Bloglarımızda futbolumuz kadar, kültürümüz kadar, kendimiz kadar, biz kadar.

Kimse üzerine alınmasın, herkes üzerine alınsın umurumda değil. Şaşkınım ve şaşkınlığımı yazacağım. Kimseye bok atmak, kimseyi karalamak için yazmıyorum, haddime değil. Kimsenin de beni karalaması haddine değil. Hayatımızın her anı pornografi olmuşken Noat Samisa'nın özeline girilip ortaya konan şeylerde aslında önemli değil. Dürüst olabilirsek hepimizin içinde, özelinde olan şeyler. Ama ben bunları gördükten sonra evime girilmiş gibi hissediyorum.

Benim evime izinsiz girmeyin, lütfen girmeyin. Kimsenin evine de girmeyin. İsterseniz beni evinize hiç almayın gücenmem. Beni sevmeyin, nefret edin farketmez. Ama birazcık saygı duyun. Kişilik haklarıma, özelime saygı duyun. Bileyim ki komşularımdan bana zarar gelmez. Ben de perdelerim açık rahat ve huzurlu bir şekilde oturayım evimde. Evime ziyarete gelen herkese kapım açık ama ben yokken eve girip eşyalarımı karıştırmayın. Yan daireden yatak odamı dinlemeyin.

Noat Samisa her kimsen geçmiş olsun...

İçi Boş Eldivenler



Bu fotografı koymadan önce çok düşündüm. Niyetim ajitasyon yapmak ve üç beş kişiyi daha bloga çekmek değil. Ama Enke'nin ardından yaşanan hüznü en iyi anlatan kare belki de. Ben üzüldüm mü? Evet. Nedenini bilmiyorum, belki her dramatik ölüme üzüldüğüm kadar. Eldivenlerin içi dolu olmayınca gerisi çok boş...Adamı İstanbulspor maçı sonrası yerden yere vurduk. Peki şimdi? Belki de üzüntüm daha çok bu yüzden.

Blog Widget by LinkWithin