13 Aralık 2010 Pazartesi

Süper Lig'in Bidonları

Fenerbahçe'nin Ankaragücü karşısındaki puan kaybıyla üç büyükler havlu attılar. Üç büyüğün Trabzonspor ile arasındaki farkı topluyorum, bu kadar puan kaybıyla lider oluyorlar. Bu bir avuntu olabilir belki.

Üç büyüklere bir bakalım. Hoş ne Fenerbahçe, ne Beşiktaş ne de Galatasaray farketmiyor.

Fenerbahçe'de başarısızlık nedeni olarak yine Alex bazılarının köşelerinde. Niye? Çünkü gemiyi kurtaramadı bu sefer. Hadi bu mevzuyu fazla uzatmayalım. Ligin kalitesi mi arttı acaba diye düşünmek istiyorum ama geçen sezonun şampiyonu Bursaspor'un Şampiyonlar Ligi'nde durumu belli. Kalite falan da hak getire. Digiturk istediği kadar ligin kalitesi artacak falan desin. Yok öyle birşey.

İyi de baba ne yaptınız bu kadar transfere ayrılan parayı diyeceğim, gelen adamlar da hiç fena değil hani. Hadi Hagi'yi bir kenara koyalım, çünkü o Rijkaard'ın mirasını, o nasıl bir mirassa artık, yiyiyor. Ama Adnan Polat tek başına sorumludur bu işten.

Schuster'i de bir kenara koymaya devam ediyorum, o da Süper Lig'e yeni falan... Ama Yıldırım Demirören'i bu kadar para harcayıp çıkardığı eser yüzünden es geçemeyiz. Hoş sezon başı transferleri ile nacizane benim onayımı almıştır kendisi. Ben hata da bulamıyorum transfer politikasında. Ama belki en büyük hatası Beşiktaş'ı çıfıtçı çarşısına çevirmek oldu. Duyan Beşiktaş'a gelmiş sanki.

Aykut Hocam iyi Fenerbahçeli'dir, çok sever Fenerbahçe'yi. Ben de kendisini çok severim. Ama iyi adamlık iyi teknik direktör olmak anlamına gelmiyor işte. Aziz Başkan üç senede üç şampiyonluk demişti: Her fırsatta hatırlatacağım. Üçün ikisi gitti, biri kaldı. Üçün birini alır mı Fenerbahçe o da belli değil. Ama Aykut Kocaman'a güvenerek olacak iş değilmiş bu.

Benim Süper Lig'in Bidonları ödülünü artık kime versem bilemiyorum. Oylamayı siz yaparsınız.

12 Aralık 2010 Pazar

Olmuyor

Beşiktaş tarihinin en geniş ve kaliteli kadrosuyla Süper Lig'de oldukça kötü bir performans gösteriyor. Sakatlıklarla boğuşuyor olmalarını bir kenara bırakmak gerekir. Sahaya çıkan kadronun maçı çevirecek gücü olsa gerek. Aksi halde geniş kadro kurmanın bir anlamı yok, dolayısıyla sakatlıkların da mazereti yok Eskişehirspor deplasmanında puansız dönülmesi için.

Beşiktaş'ın temel sorunu formsuz olmaları, bu formsuzluğun en çarpıcı örneği ise en kötü dönemlerinde bile ayakta kalabilen Ernst'in bile sahada hiçbir katma değerinin olmaması. Beşiktaş adına en iyi sim Ersan olarak ön plana çıkıyorsa, Schuster'in hem oyun planı, hem de takımın formsuzluğu üzerine ciddi ciddi düşünmesi gerek.

Eskişehirspor, Beşiktaş on kişi kalmasa da 3 puanı alabilecek bir görünüm içerisindeydi. Ancak Eskişehirspor'un elinde öyle bir bomba var ki, takımı vezir de rezil de edebilecek kapasitede: Tabi ki Batuhan Karadeniz. Adamın biri kalkmış Ferrari'sini satıp bilge olmuş, ötekine yirmili yaşların başında Ferrari vermişler dünyanın en iyi forveti sanmış kendini.

Olmaz, olmadı, olmayacak da... Batuhan Karadeniz'in bu ülkenin enternasyonel seviyedeki hücum gücü olmayacağı her U-bilmem kaç kategorisinde belliydi. Beşiktaş formasıyla da. Denizli göremedi de, biz mi göreceğiz onda ki potansiyeli. Sadece maçtan bir pozisyonu çekip almak yeterli bu teşhis için. Sanırım Sezer sağdan bomboş bindirme yapıyor ve önü tamamen açık. Hiçbir Beşiktaş'lı oyuncunun kendisini yakalama ihtimali yok. Top Batuhan'da ve tek yapması gereken topu Sezer'in önüne yuvarlaması. Yuvarladığı anda Sezer kaleciyle burun buruna gelecek. Ama Bay Ego gidiyor bile bile, göre göre topu sol kanada aktarıyor ki kendisi pozisyonun içerisine dahil olsun. Olmaz, olmadı, olmayacak da...

Galiba bu sezon Beşiktaş için de aynı şey geçerli. Sezon başında çok beğendiğim oyuncu seçimleri, bir takım olamamanın diyetini ödüyor bugün. Sezon başında beri bir takım olamayan Eskişehirspor karşısında bile kaybederek.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Sinan Erdem Gay Club: Sigara İçilebilir

Perşembe akşamı bu sezon ilk kez Fenerbahçe'nin Euroleague maçına gittim. Maçla ilgili birşey yazmayacağım, Fenerbahçe iyi değildi ve maçı daha çok kazanmaya ihtiyacı olna Barcelona kazandı. Ama Sinan Erdem ve Euroleague'e yakışmayan o kadar çok şey vardı ki ben bunları yazacağım.

Öncelikle Fenerbahçe Ülker'in molalarda salonu gay cluba çeviren saçma sapan danslarla felaket görüntü sergileyen dans grubundan bahsetmek gerekir. On-on beş erkek iki kere çıktıkları salonda biri kalk gidelim derken diğeri bok yeme otur danslarıyla beni felaket güldürdüler ama organizasyonun kalitesinin içine ettiler. Pota altında capoera, orta sahada techno, aradan parande atarak geçen bir kaç kıllı adam. Görüntü felaket yani.

Devre arasında sigara içmek için dışarı çıkmak istedik. İki kişinin ancak geçebileceği tek bir kapı açılınca ve oraya da 300-400 kişi yüklenince bir rezillik de burada yaşandı. Daha kötüsü ise yerimize dönerken üst katta milletin dışarıya çıkmaya gerek duymadan sigara içiyor olmalarıydı. Katta tek bir güvenlik olmayınca zaten adam kesseler kimsenin haberi olmayacak.

Üçüncü periyod için yerimize otururken basketbolla pek de alakası olmayan iki palabıyık abi bu maç dönmez hocam diyerek salonu terkediyorlardı. Zaten Petit'in Yeri'nde okuduğum taraftar tablosu maçın başından beri çok da farklı değildi. Önümdeki genç kardeşim "Ömer at oğlum üçlüğü" diye gerekli gereksiz her pozisyonda tam gaz yerinden fırlarken, pota arkasında ortamı hareketlendiren grup "Barca p.çlerini şaşkına çeviren tezahüratları" ile baskebol kültürünün içine de ettiler bolca.

Kötü baskebola bu kadar rezil görüntü eklenince "acaba biz Euroleague'de final four oynamayı hakediyor muyuz?" diye düşünmüyor değil insan. Fenerbahçe Ülker Perşembe gecesini bir kenara bırakırsak yakışır final four mücadelesine de bizim için aynı şeyi söylemem mümkün değil.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Sneijder'e Ayıp Olmuyor mu Beyler?























Inter ile İtalya'daki kupaları süpür, Şampiyonlar Ligi'ni kazan, Hollanda'yı Dünya Kupası finaline taşı, karşılığı Golden Ball'da ilk üç aday arasına bile gireme.

Üstelik ne Xavi - Iniesta tadında bir ikili ile yaptı bu işleri, ne de Messi gibi bir futbol fenomeni. Ama yaptı, hem kulüpler düzeyinde hem de Milli Takım ile çok büyük işler başardı. Bana göre ödül tamamen onun hakkıydı.

Ben Sneijder'e kendi insiyatifimi kullanarak Hamit Altıntop özel ödülümü veriyorum.

7 Aralık 2010 Salı

Şişir Şişir Budur

Sercan Glaskow Rangers karşısında beraberliği getiren golü attı ama öyle bir gol kaçırdı ki...O golü kaçıran adamı değil Premier Lig'de Manchester United, dünyadaki hiçbir United almaz.

Alex Ferguson'un Sercan'ı listesinin hiçbir yerine yazmadığına artık bugün iyice kanaat getirmiştir herhalde herkes.

Deve ve Türk Futbolu Arasındaki Korelasyon

Deveye sormuşlar neden boynun eğri diye? Nerem doğru ki demiş. Guti 270 promil alkolle otomobil kullanırken ters yöne girip kaza yapıyor. Ertesi gün Beşiktaş Başkanı televizyonda izlediğim röportajında şu beyanatı veriyor: Beşiktaş'ın lideri Guti'dir, tüm oyuncular da bunu kabullendi. Guti çok iyi bir profesyonel.

Yine futbolu uzaktan yakından takip eden birçoklarının yaygın kanaati: Arda bir kız arkadaşı var ve adam gibi geziyor diye cinsel hayatının futboluna etkisi bile sorgulanan kaymakta olan bir yıldız.

Devenin günahı ne? Deve hendekten atlar ama bizim Türk futbolu bu zihniyetle bu kadar...

6 Aralık 2010 Pazartesi

Şezlong Muhabbetleri























Alex son beş maçın en iyisi... Bu sözler Altan Tanrıkulu'nun yazısından alındı. Sezon başında Alex'in artık Fenerbahçe'den gitmesi gerektiğini söyleyen, Fenerbahçe'nin Alex'e bağlı bir oyun düzeniyle başarılı olamayacağını söyleyen Altan Tanrıkulu.

Aykut Kocaman sezon başında bu takım son beş sezonda bir kez şampiyon oldu derken de Alex'i işaret ediyordu, takımdaki bazı oyuncular koşmuyorlar, çabalamıyorlar derken de. Sonra Alex'siz bu takımın yürüdüğü ortaya çıkınca Brezilyalı'nın süreleri uzamaya başladı. Bakıldı ki Alex'siz rakip kaleye bile gidilemiyor, bu sefer yorulunca oyundan çıkarma safsatası başladı.

Hem Aykut Kocaman hem de Altan Tanrıkulu sözleşmişcesine aynı nakaratı tekrarlamaya başladılar. Alex 3000, 3001, 3002 diye saydırdı, tek bir kelime gelmedi. Bir küçük kutlama sadece...

Doğru Alex beş haftadır beşinci vitese taktı. Ama kimsenin Alex'ten beşinci viteste her maç oynamasını beklemeye hakkı yok. Kimsenin de insanları kandırmaya.

Dün tukaka olan Alex, bugün de tukaka hem Altan Tanrıkulu, hem de Aykut Kocaman için. İlk fırsatta yine Alex üzerinden dönecek bir sürü geyik muhabbetini aşamayacak futbol temalı analizler.

İşte şezlong muhabbeti denilen şey budur. Yazarken de, teknik adamlık yaparken de. İki hafta formsuz diye Fenerbahçe'yi koşan bir takıma dönüştüreceğiz diye Alex'i harcamak, sonra ardarda golleri ve asistleri yapınca yorulana kadar sahada tutalım noktasına gelmektir şezlong muhabbeti.

Aykut Kocaman Fenerbahçe'nin öz evladı deyip kol kanat germek ama Alex mevzu bahis olunca kuyusunu kazmak nedir bilemedim şimdi? Yarın Alex'in kızı için de İstiklal Marşı'nı şov yapmak için okuttu maç öncesi diye yazılırsa hiç şaşırmam.

Son bir söz de başkana ve yönetim kuruluna. Alex yerin dibine vurulurken hiç bir demecini göremedim basında. Şimdi tekrar Alexçi oluverdi hepsi.

30 Kasım 2010 Salı

Elano Blumer da Gitti



















Pek Süper Lig'den bir yıldız daha kayıp gitti. Büyük ümitlerle Manchester City'den Galatasaray'a transfer olan Elano verilen bonservis ücretinin yarısından daha azına, 2,9 milyon Euro'ya Santos'un yolunu tutuyor.

Galatasaray faydalanamadı bu adamdan, yoksa geldiği günü hatırlayınca insan nereden nereye diyor. Brezilya Milli Takımı'ndaki performansı bile yeterli son Dünya Kupası'nda. Öyleyse nedenlerini artık araştırmanın vakti gelmedi mi? Neden birçok önemli isim bu lige geliyor ve neredeyse istenmeyen adam ilan edilip gidiyor. Yazık...

Bir iz bırakmadı Süper Lig'imizde Elano. Geldiği ilk haftaydı sanırım mükemmel bir gole imza atmıştı ama hangi maç olduğunu bile hatırlamıyorum. O gol bile kalmadı hatıra olarak. Geldiğinde web sitesi kitlenmişti, şimdi gitti haberini okumak için rahat rahat giriyorum Galatasaray'ın resmi sitesine.

Bir garip başlık var. Duyuru: Elano Blummer Santos FC'ye transfer oldu. Bir de büyük marifet olarak kulübün borçlarından bu transferle 9 milyon euro gibi bir rakamın azaldığı özenle belirtilmiş. Flaş haberin yerini duyuru almış evine dönenlerin arasına bir Brezilya'lı daha katılmış.

Mükemmel İkili

FIFA Golden Ball Winner 2010 ve Ballon Do'r için adaylar arasında bir değişiklik yapmak gerekiyor. Bana göre yılın futbolcusu Sneijder ancak belki de bu yıl ilk defa yılın futbolcuları arasında iki ismin tek bir isim gibi değerlendirilmesi doğru olacaktır.

Xavi'siz bir Iniesta ve Iniesta'sız bir Xavi tek başına etkisini yitiriyor. Yetkililere açık mektubumdur. Bundan sonra bu iki adam neye aday olacaksa beraber isimleri yazılmalı ve ödülü beraber paylaşmalılar. Dünya üzerine gelmiş en mükemmel ikiliyi birbirinden ayırmak haksızlık olur.

The Perfect Storm

Dün gece bir kez daha Schuster'in haklı olduğu ortaya çıktı. Real Madrid'in başındayken Barcelona'yı yenmelerinin deveye hendek atlatmaktan daha zor olduğu mealinde birşeyler fısıldamıştı. Mourinho ise maç öncesi her ne kadar rakibi fazla kışkırtıcı bir tutum takınmasa da Nou Camp'a Barcelona'yı yenmek için gittiğini herkes biliyordu.

Sahadaki takım Higuain'in yokluğunu saymazsak bu sezon ki ideal kadrosuydu ve herkes gördü ki Barcelona'ya karşı en ufak bir cüretkar hareket Katalanlar tarafından çok ağı cezalandırılıyor. Dün gece Barcelona bir kez daha gelmiş geçmiş en iyi takımlardan biri, belki de birincisi olduğunu gösterdi. Bu kadar ezici bir takım ben futbolu takip ettiğim hiçbir dönemde hatırlamıyorum. Belki Gullit'li, Van Basten'lı, Rijkaard'lı A.C. Milan. Onlar da Real Madrid'i beşlemişti. Ama o Milan  asla bir bugünkü Barca değildi.

Araya karbon kağıdı koyulmuş goller izledik, araya o kadar mükemmel toplar attı ki Barca'lılar, topa sahip olamamaktan başı dönen Real Madrid defans hattının bu araya atılan topları takip edebilecek mecali kalmamıştı. Dün gece bir tek Cassillas için üzüldüm çünkü haketmiyordu böyle bir mağlubiyet yaşamayı. Ama sahadaki halleri ile başta Sergio Ramos ve Cristiano Ronaldo olmak üzere birçok Real Madrid oyuncusu hakettiler fazlasıyla.

Mourinho'nun kariyerinde yaşadığı en büyük hezimet. Bugün Salı ve Portekizli işine bakacak. Ancak işler bugüne kadar ki olduğu kadar rahat olmayacak hiç kuşkusuz. Artık onun da bildiği gerçek bu maçla tüm dünyanın  yüzüne çarpılmış durumda. İyi bir Barcelona'yı kimse yenemez. Mourinho'nun taktiksel dehası bile. Çünkü karşısında kusursuz bir futbol fırtınası var ve bu fırtına daha birkaç sezon esmeye devam edecek gözüküyor.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Tatsız Tuzsuz Bir Derbi

İki testi çarpıştı, kırılan Galatasaray oldu. Kazanan her zaman haklıdır mottosuyla hareket edecek olursak beşiktaş lige tutunma anlamında önemli bir adım attı. Her ne kadar benim izlediğim Beşiktaş Galatasaray karşısında 2000'lerin oyunundan çok 60'ların oyununa yakın bir tempoda ve oyun kurgusunda olsa da üç puan çok değerliydi Ali Sami Yen deplasmanında.

Yine de skor yazarlığı yapmadan, tarafsız bir gözle şunu söyleyebilirim: Her iki takımın da futbol oynayacak hali yoktu. 45. dakika ile 70. dakika arası bir ara futbolsuzluktan bayılacaktım. 90 dakika geneline baktığımızda ise özellikle ilk yarıda Beşiktaş'ın maçı verebileceği pozisyonlar verdiğini de gözardı etmemek gerekir. Eğer Ali Turan Holosko'yu düşürmek gibi bir saçmalık yapmasa ya da Galatasaray girdiği çok net 2-3 pozisyonu değerlendirebilse çok farklı konuşuyor olacaktık.

Bu Galatasaray'ın iyi olduğu anlamına gelmiyor aslında sadece iki kötü arasında fırsatları iyi değerlendirenin kazandığı bir oyun izledik. Ancak bu oyunla nereye kadar gidecekleri konusunda Beşiktaş da ciddi soru işaretleri yaratıyor. Sezon başında benim de futbol şöleni beklediğim takım pek ortalarda yok. Son derece temposuz ve Rıdvan Dilmen birşeyler yapmaya çalışan tek takım olarak gösterse de ne yapmaya çalıştığını anlayamadığım bir Beşiktaş var.

Derbinin tek özel ve aklımda kalan hareketi için Lucas Neill'a ayrı bir paragraf açmak gerekir. Nobre ile girdiği pozisyonda hakemin rakibine çıkardığı sarı karta onun da itiraz etmesi 90 dakikanın tek güzelliğiydi.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Andersen'den Masallar: Dörtte Devre Sekizde Biter

Kabak tadı verdi artık. dörtte devre sekizde biter bir maç oluyor şu anda Valencia ile Bursaspor arasında. İlk yarı bitti ben de mutfağa çekildim laptopmı açtım internette surf yapıyorum. Telefonumun mesaj sesini duydum bir onbeş yirmi dakika sonra.

Kim mesaj atmıştır diye elimi uzatıp bakmadım bile yanıbaşımdaki masanın üzerinde duran telefona , çünkü adım gibi biliyordum ki gelen bilgi mesajıydı ve skor 5-0 olmuştu. Yine de sağlamasını internetten yaptım ve yanışmadığımı gördüm.

Son kaç yılın bilmiyorum ama herhalde böyle rezil bir Avrupa performansını ülke bazında yaşamayalı on beş yıl olmuştur. Daha kötüsünü hatırlamıyorum bile. Beşiktaş da fazla ileri gidemeyecek, Bursaspor Şampiyonlar Ligi'nden biran önce elense de diye bakıyoruz artık. Zaten diğerleri yok.

Benim gibi düşünen üç beş kişi Andersen'den Masallar anlatıyor tabi, basında ise oturup Türk futbolu nereye gidiyor diye bir tane kafa patlatan adam yok. Böyle devam ederse daha çok muz orta yeriz Avrupa'da.

Kırmızı Gör Demenin Belgesi Olur mu?

Meşhur bir lafı vardır ülkemin: "Rüşvetin belgesi olur mu?"

Mourinho ekibiyle ve futbolcularıyla kulaktan kulağa Sergio Ramos'a bir mesaj iletiyor. Gruptan çıkmayı garantileyen ve son maçta oynamamaları göze alınan oyunculardan Sergio Ramos her nasılsa 4-0 önde götürdükleri Ajax maçının son dakikalarında ikinci sarıdan kırmızı kartı görüyor.

Sanırım Mourinho Sergio Ramos'a şu mesajı gönderdi: "Sergio'ya söyleyin komşusu aradı. Evini su basmış, hemen eve gitmesi gerekiyor."

23 Kasım 2010 Salı

Mourinho'dan Inter Değerlendirmesi

"İnanamıyorum, ama nasıl , bu çok şaşırtıcı. Yine mi yenilmişler? Daha şimdiden 9 puan geriye düştüler. Emin olun İtalya İngiltere'den çok daha farklı bir lig".

Bu arada unutmadan Mourinho'nun İtalya'da Inter ile yaptığı üçleme ve İngiltere'de kazandığı 6 kupa var. Çok büyük adam öyle değil mi?

Ben Nerede Yanlış Yaptım?

Haftasonu Londra derbisi çok güzel başlayıp bir felaketle bitti Arsenal için. 2-0 öne geçtikleri karşılaşmada ikinci yarıda yedikleri 3 golle boyun eğdiler tothenham Hutspur'a. Açıkçası yenebilirlerdi ve yenebilecekleri oyun karakterini gösterdiler. Ama bu mağlubiyetle haftayı lider kapatma şansı Wenger'in avuçlarının arasından kayıp gitti.

Wenger de "Küççük Emrah" gibi çöktü kaldı ben nerede yanlış yaptım diye.

22 Kasım 2010 Pazartesi

İyi de Kimse Sana Futbolcu Olamazsın Demedi ki...

Şenol Hoca'ya oyundan alınırken yaptığın hareketi kimseye açıklayamazsın. Yaptın madem sonra niye kıvırıyorsun o da ayrı. Yaptığın hareketten sonra hazırladığın kılıf vücut dilinin kimyasına, fizik kurallarına aykırı. Seni hiç unutmayacağım Engin Baytar. Yazdım deftere...

Not: Yakında bir Şenol Güneş yazısı yazacağım, o da duruşuyla, karizmasıyla (bence hep vardı) adam gibi adam.

3000 Golün En Güzeli

Birileri adını kazıyıp atmak istedikçe bu adam daha bir derinden kazıyor ismini Fenerbahçe tarihine.

Birileri fırlatıp atmaya çalıştıkça o sırtına alıp taşıyor takımını.

Büyük maçların oyuncusu değil diyorlar, o Inter'i, PSV'yi, Galatasaray'ı, Beşiktaş'ı, Sevilla'yı siliyor sahadan.

Artık bitti, yaşlandı diyorlar o gidiyor  hat trick yapıyor.

Alex gibisi değil Fenerbahçe tarihine, Türk futboluna gelmedi. Sadece futbolu için söylemiyorum bunu. Birçok yıldız oyuncu geldi geçti ama bu adam sadece futboluyla ders vermedi futbolseverlere. Sahada çirkeflik yapmadan, rakibine saygısızlık etmeden, işini ciddiye almamazlık yapmadan, bildiğini söyleyip sahada ayaklarını konuşturarak...

Hala Alex'i ağzına alıp sakız edenler sussun artık. Çünkü tarih onları yazmayacak. Ama ben bu Alex'i torunlarıma anlatacağım. Tıpkı dedemin Lefter'i anlattığı gibi. Devam et Alex, birileri de saymaya devam etsin: 3000, 3001, 3002...

Not: 100. gol tartışması yapıladursun Alex 3000. golü yanlış hesaplamalara karşı iyice sağlama aldı 2999, 3000, 3001, 3002. golleri atarak arada bir yanlış hesaplama varsa bile elbet bir tanesi 3000. gole denk geliyordur.

60'larda Bile 60 Metre Deparla Gol Yemezler Hocam

Schuster ve Beşiktaş konusunda yazmak için biraz daha bekleyeceğim ama Schuster'in 1960'ların futbolunu oynuyorlar dediği bazı Anadolu takımları için birkaç kelam edesim geldi açıkçası.

Schuster'in açıksözlülüğüne diyecek yok, düşündüğünü söyleyen bir adam. Futbolculuk hayatında da, teknik adamlığında da böyleydi. Bu yüzden kalkıp da ne konuşuyor bu adam yahu demek abesle iştigal olur. Yürekli de bir adamdır zira bir Real Madrid-Barcelona maçı öncesi şanslarının olmadığını ve rakiplerinin oynadığı futbolun başka bir düzeyde olduğunu söylemek Madrid eşrafınca aforoz edilmek için yeterli olduğu halde bunu söyleyebilmiştir.

Ama şu 1960'ların futbolunu oynuyorlar lafına pek katılmıyorum. Zira La Liga'da oynayan tepedeki 3-4 takımla ligin dibindekiler arasındaki uçurum Süper Lig'de bile yok. Eğer 60'ların futbolundan bahsediliyorsa bu haftasonu Barcelona karşısındaki Almeria'nın ortaya koyduğu oyun için de farklı birşey düşünülemez. Günümüz futbolunda bu kadar pozisyon verecek romantikliği göstermek artık çağdışı bir hal almıştır. Ha seyir zevki açısından mest oldum mu derseniz oldum ama asli görevi Almeria taraftarlarını mutlu etmek olan bir takımın beni mutlu etmesi bir başarı göstergesi olamaz. Tıpkı Konyaspor'un Beşiktaş'a farklı yenilip kendi şehrindeki taraftarlarını mutsuz etmesi gibi.

60'ların futbolundan konuşmak gerekirse bana göre Beşiktaş-Konyaspor maçına dair o yıllarda dahi görülmemesi gereken bir enstantane var: O da topla 60 metre depar atıp takımını 1-0 öne geçiren Grajciar'ın golü. Ne Grajciar o yetenekte bir adam ne de Beşiktaş kadrosu bu deparı attıracak fiziksel yetersizlik ve savunma zaafiyeti içerisinde oyunculardan kurulu.

O zaman sorunu başka bir yerlerde aramak gerek. Ama 60'ların futbolunda değil...

20 Kasım 2010 Cumartesi

Boca, Maradona, La Bombonera

Ole'nin anketi: River mağlubiyeti sonrası boşalan Boca'nın teknik direktörlük koltuğuna kim gelsin? Tabi ki Maradona %31 ile önde gidiyor oylamada. En yakın takipçisi Banfield'i tarihinde ilk kez Apertura 2009'da şampiyonluğa taşıyan Falcioni.

Vicky ,Cristina, Barcelona ve Xavi, Iniesta, Barcelona'dan daha iyi bir üçlü ne olabilir ki? Cevabı başlıkta...

Boca'yı teknk direktörü olup eski günlerine taşırsa muhteşem bir son imza atmış olur, yok tersi olursa tıpkı Milli Takım ile Dünya Kupası'nda yaşadığı hayalkırıklığında olduğu gibi Arjantinliler ve Bocalılar onu yine bağırlarına basarlar.

Sıkı Dostlar


Maradona ve Mourinho'nun önceki açıklamalarından birbirilerine sempati ile baktıklarını artık herkes biliyor. Dün Real Madrid antremanını izleyen Maradona, teknik adam olarak çok beğendiği Mourinho için ona inanıldığında herşeyi başarabileceğini söylemiş.

Biri genel futbol kamuoyunca sevilen diğeri ise pek sevilmeyen iki adamın yakınlığı görülmeye değer. Bana, ikisini de sevdiğim için ayrı bir anlam ifade ediyor bu dostluk.

19 Kasım 2010 Cuma

Ribery'nin Donu























Mükemmel seçim...Cristiano Ronaldo'nun İzinde diyelim...

Mourinho Nereye Topukliyore?

Mourinho'nun bu fotograf karesi bana "Nereye Topukliyore?" dedirtti.

İspanya'nın Karizmasını Çizen İkili

Dünya Kupası'nda çok zorlamıştı Portekiz İspanya'yı, acısını hafta içi oynanan hazırlık maçında çıkardılar. 4-0'lık skor her ne kadar İspanya'nın doygunluğuna ve yorgunluğuna dem vurulsa da aynı zamanda Portekiz'in açlığını gösteriyor. Eğer santrafor problemini aşarlarsa bundan sonraki turnuvalarda Portekiz başaltı kalmaktan kurtulabilir. Uzun zamandır izlediğim en iyi Portekiz vardı sahada. Ve Roanldo-Nani ikilisi. Galiba Morinho'nun gelişi de Real Madrid'te en çok Cristiano Ronaldo'ya yaradı.

Galatasaray Çağ Dışı Kaldı, Misimovic Kadro Dışı Kalsa Ne Olur?

Misimovic kadro dışı haberi üzerine şimdi burada biraz durmak gerekiyor. Lincoln karakterli oyuncu değildi, zaten gitti. Jo aşısı tutmadı, Keita o paraya satılırdı, Dos Santos o paraya alınmazdı. Elano ile Galatasaray'ın kanı uyuşmadı. Günlerce Misimovic'in kapısında yatıldı ama bugün itibariyle kadro dışı.

Biri bu isimlerden herhangi bir tanesine transferi gerçekleşeceği zaman itiraz etti mi? Hayır, tüm Galatasaraylılar bayram yaptılar her bir isim bu takıma gelirken. Bir tanesi de yar olmadı Galatasaray'a. Galatasaray'da yabancı transferlerde alınan isimlere bakıyorum, neredeyse tamamı Galatasaray'a gelmeden önce zevkle izlediğim isimler.

Peki neler oluyor bu yabancı futbolcu öğütme değirmeni Galatasaray'da?  Neler oluyor da Galatasaray bu isimlerden verim alabilecek formülü bir türlü üretemiyor? Misimovic daha iki sezon önce Dzeko, Grafite gibi isimlerle Bundesliga'da tarih yazdı. Geçen sene Milli Takımı bitiren isimdi. Ne oldu da Galatasaray'da birkaç ayda kadro dışı kalacak hale geldi? Elano sakatlanmasa muhtemel bir İspanya-Brezilya finali izlettirecek kadar etkiliydi. Dünya Kupası'nın en etkili Brezilyalı'sı ara transferde gitmekten bahsediyor.

Galatasaray bu adamlardan verim alamıyorsa Türk Telekom Arena'da Servet'i, Ali Turan'ı, Barış'ı mı izletecek taraftarlarına? İyi de taraftar bu adamları mı izlemeyi hak ediyor yeni stadında?

Hepsinin cevabı Fenerbahçe'nin Denizli'de şampiyonluğu Galatasaray'a kaybettiği günde saklı aslında. O gün Fenerbahçe çok büyük bir travma yaşadı ama asıl büyük travma bugünlerde başgösteriyor. O gün öyle bir güç yükledi ki Galatasaray taraftarı Adnan Polat'a birkaç sezon sonra Gerets ile kazanılan şampiyonluk bile takımı istikrarlı bir çizgiye sokamadı.

O gün şampiyonluğu getiren Hakan Şükür, Hasana Şaş gibi takımın abilerinin kelleleri öyle bir kopartıldı ki bugün takımı saha içinde derleyip toparlayacak bir adam bulunamıyor. O gün yokluklar içerisinde öyle bir şampiyonluk kazanıldı ki bugün eldeki değerlerin kıymeti bilinemiyor. O gün Adnan A.Ş.'nin şampiyon yaptığı o kadar benimsendi ki, bugün Gerets, Rijkaard, Skibbe hatta kulübün öz evladı Bülent Korkmaz göz kırpmadan harcanabiliyor.

Son zamanlarda çokça yazılan bir gerçek: Galatasaray gitgide Fenerbahçeleşiyor. Hakikaten doğru... Her ne kadar mevcut Aziz Yıldırım yönetimini eleştirsem de bugün Fenerbahçe daha bir Galatasaray gibi, Galatasaraysa daha bir Fenerbahçe gibi yönetilir hale geldi.

Yazık...

17 Kasım 2010 Çarşamba

Rüya























Geldiğinde birçokları onun için sönmüş yıldız yakıştırması yaptı. Birçokları ise Iverson'ın ölüsü oynar dediler. Dün akşam Hemofarm karşısında Iverson'ın ölüsü 15 sayı attı. Maçı Beşiktaş'ın 17 sayıdan nasıl geri verdiğini koça sormak lazım ama 87-84 gibi bir skor ve birkaç dakika vardı sanırım. Iverson öyle bir el üstü üçlük gönderip rakip oyuncu Abdul Hamid'in faulüne maruz kalarak basket attı ki dünya gözüyle bu adamı bir kez daha Türkiye'de izleyeceğimiz için gurur duydum.

Portakal Devrim

Türk futbolunun çehresini değiştiren ilk iki isim Jupp Derwall ve Sepp Piontek'ten sonra Fenerbahçe'deki başarısız 3-5-2 deneyimini devrime dönüştüremeyen Hiddink üçüncü devrimi Milli Takımı'mızın başında gerçekleştirmeye çok yakın. Bunun adı da Portakal Devrim olacak hiç şüphesiz.

Hiddink Milli Takımı'n başına geldiğinde iki şeyi gördü: Ya kısayoldan Euro 2012'ye gidecek ya da kadroyu tamamen revize edecekti. İlk yolu kamuoyu baskısıyla seçse de, alınan iki yenilgi tam bir U dönüşü yaptırdı kendisine. Bugün gelinen noktada kurtların arasına kuzuları koymaktansa, kuzulardan oluşan bir takımı kurtlar sofrasına dönüştürme çabası var ki bu dönem biraz sancılı geçecektir.

Hele ki bu döneme Hollanda Milli maçı ile başlamak bu sancıyı daha da çekilmez hale getirebilir. Ama Piontek'li Milli Takım da onun yönetiminde çok büyük bir başarı kazanmadı. Kazandığı mental değişimdi. Bugün çoğu altyapı olarak Almanya eğitimli Nuri Şahin önderliğindeki gençler için de beklenmesi gereken bu olmalı.

Yoksa Türk futbolu bugün Avrupa'da geldiği 8-12 arası sıralamadan bir adım öteye gidemeyecek. Bu yüzden futbolumuzun içine girdiği Lale Devri'ni ancak Portakal Devrim bitirebilir.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Fenerbahçe Alex'in Sırtına Binmekten Vazgeçmeli






















Sezon başından beri yerden yere vurmadım değil Aykut'u. Gaziantepspor maçı da yerden yere vurmak için mükemmel bir fırsat aslında. Ama Gaziantepspor mağlubiyetinin arkasında yatan nedenleri sadece Aykut Kocaman'a bağlamak da haksızlık olur: Asıl suçlu Alex'tir. niyesine birazdan geleceğiz ama önce maç içi performansları bir değerlendirelim.

Niang ve Emre gibi iki önemli isimin yokluğunda (gördük ki Niang oynayabilecek durumdaymış), sadece Alex'in sırtına binen bir hücum gücü Fenerbahçe'nin temel sorunu. Zira Mehmet Topuz ve Cristian asla orta saha yükünü kaldıracak performansı gösteremiyorlar. Semih ise Gaziantepspor'un Kamerun'lu stoperi Dany karşısında genetik kodlarındaki eksiklikten başarılı olamadı, zira Dany bir atlete taş çıkaracak hızdaydı ve her pozisyonda Semih'ten bir adım öndeydi.

Aykut Kocaman'ın Mehmet Topuz ve Cristian'ın yerine bir alternatifi var mıydı tartışılır ama elindeki en iyi alternatif bu ikiliydi. Selçuk'un sakatlığı şimdi daha da önem kazandı tabi o da ayrı mevzu. Mehmet Topuz tamamlayıcı bir oyuncu, Emre varken performansı bir kat daha artıyor ama asla bir lider kimliği sergileyemiyor. Cristian ise geldiğinden bugüne kadar geçen sürede iyice dibe vurdu. Bir oyuncu orta sahanın göbeğinde oynayıp tek bir top kazanamaz mı?

Kazım yine yokları oynuyor, zaten niye Fenerbahçe kadrosunda, hatta niye kulübün kapısının içerisinden sokuluyor anlamak mümkün değil. Stoch ise koskoca 90 dakikada sadece iki hareketiyle var: Birisi goldeki asisti, diğeri ise maç 2-1'e gelmişken soldan getirdiği top.

Tüm bunların üzerine yazının başına dönüyorum ve Alex suçludur diyorum tekrar. Gaziantep karşısında tel tel dökülen Mehmet Topuz'u, Cristian'ı, Stoch'u ve Kazım'ı oynatamadığı için. Madem Alex büyük oyuncu onbir kişiyi de, Aykut Kocaman'ı da sırtına alıp taşıyacak. Maçta golünü atmış olabilir, topla takımını zaman zaman ileriye çıkaracak klasta hareketler yapmış olabilir, rakibe basmış hatta bu yüzden sarı kart da görmüş olabilir. Önemli olan Aykut Kocaman'ın bu takıma kalitekli yabancı diye kazandırdığı Cristian'ı, Stoch'u, kapıdan içeri aldığı Kazım'ı ve geçen yıl takımın menajeri iken bu kadroya katılan Mehmet Topuz'u sırtına alıp taşıdı mı sorusuna verilecek cevaptadır.

Yoksa Aykut Kocaman'ın hiçbir günahı yoktur. Koşan takım yaratmak için yola çıkmış bir teknik adamın elinde eskiden beri koşan Gökhan Gönül gibi isimlere sadece eskiye göre bayağı daha çok koşan bir Alex eklenmiştir. Bu yüzdendir ki Fenerbahçe'nin sıkıntısı kronik bir hale gelmiş durumda. Sezon başında herşeyi Alex'e bağlarken bugün gelinen noktada ancak Alex'e başkalarını da sırtına alıp taşımıyorsun denebilir.

Bu yüzden Fenerbahçe'nin derdi Aykut Kocaman değil Alex'tir. Aykut Kocaman dahil birçok Fenerbahçeli oyuncu artık Alex'in sırtına binmekten vazgeçmeli. Basında yazan birkaç kalemde. Alex hepinizi sırtına alıp taşıyamaz, Alex değil on Alex gelse bunu yapamaz.

7 Kasım 2010 Pazar

Fight Club

Bu Ibrahimovic bu kafayla giderse bir iki yıla kalmaz kendisini ya Katar'da bulur ya da İsveç liginde.Eminim ki A.C. Milan'da da onu sven pek kimse kalmadı. Antremanda Onyewu'ya yaptığı sert müdahalenin sonrasında A.B.D'li oyuncu ile yumruk yumruğa birbirilerine girmişler.

Araya girmeseler ne olurdu tahmin etmek zor değil. Bence Onyewu fena yerdi Bosna asıllı İsveçli oyuncuyu.

Muhteşem Üçlü: Lugano - Taraftar - Cristian

Fenerbahçe Eskişehirspor karşısında çok rahat alacağı maçı çok rahat tempoda götürerek ama yürekleri de ağızlara getirerek kazandı. 90 dakika içerisinde takım olarak ne kadar şanssızlık yaşadıysa bireysel performans ve taraftar olarak da o kadar takımı oyundan düşüren etken vardı.

Öncelikle bu maçta biri eleştirilecekse listenin en başında geliyor Lugano. İlk devreyi 3-1 önde kapadığın ve rakibini rahatlıkla geçebileceğin bir maçın devra arasında soyunma odasına giderken Sezer ile birbirilerine girmesi affedilir gibi değil. Bu maçı tehlikeye atarken önümüzdeki haftada takımı yalnız bırakarak birkaç kere ihanet etti takıma. Yerine oyuna giren Bilica'nın ıska geçtiği top da anlaşılır gibi değil ama Fenerbahçe taraftarının maç 3-2'ye gelimişken sürekli Bilica'yı ıslıklaması en az Lugano kadar takıma ihanet. Bir diğer hayalkırıklığı ise oyunu açmak, kanatlara yaymak gibi hiçbir opsiyonu kullanmayan, sürekli yana vce geriye oynayıp oyunu sıkıştıran Cristian olsa gerek.

Bu üç etkeni bir kenara bırakırsak özellikle Emre sakatlanana kadar ki Fenerbahçe oldukça iyiydi. Gökhan Gönül'ün iki asist ve bir gollük performasının yanısıra devamlı sağ kanadı etkili kullanan oyun tarzı Fenerbahçe'ye büyük bir dinamizm getirdi. Nöbetçi golcü Semih işini çok iyi yaptı. Emre'nin ve Mehmet Topuz'un mücadeleciliğine Alex'in orkestra şefliğini de ekleyince iyi hazırlanmış atak kombinasyonları izledik.

Eskişehirspor ise izleyenlere zevk veren ancak oldukça dağınık bir görüntüde. Özellikle ciddi defansif zaaflar yaşıyorlar ancak ileri uç ve orta sahanın savunma katkısının azlığı da bunda bir etken. Bülent Uygun'un uygunsuz durumu ve PDFK'ya sevkedilmiş olması bir ilahi adalet midir bilinmez ama bunu Eskişehirspor'u bu camiaya layık olmayan ellere teslim edenler düşünsün.

Fenerbahçe açısından kalan haftalar Emre'nin muhtemelen uzun bir süre oynayamayacak olması, Lugano'nun cezası ve diğer sakatlıklar nedeniyle oldukça kritik bir hale geldi. Bu noktada iş futbolcular kadar Aykut Kocaman'a da düşüyor. Ne kadar iyi bir teknik adam olduğunu bu haftalar daha net gösterecek.

4 Kasım 2010 Perşembe

Ben İzlemeye Dayanamıyorum Artık

Şampiyonlar Ligi'nde grupların dördüncü maçları sonunda 0 puan, 0 gol ve -9 averaj ile 32 takım arasında 31. sırada Bursaspor. Önünde olduğu tek takım Zilina. Varın siz hesap edin bu sezon ki Şampiyonlar Ligi bilançosunu.


Sercan Manchester semalarına ancak uçakla gider sonra da döner. Volkan niye Milli Takıma alınmıyor diye soranlar cevabını uluslararası arenada verdiği sınavlara bakarak bulabilirler. Bursaspor hiç küçümsenmeyecek bir şekilde Şampiyonlar Ligi'ne Türkiye Şampiyonu olarak gitmiştir ancak başarılı olamamıştır. Ha dört büyüklerden biri olsaydı ne değişirdi derseniz 2-3 puandan öteye gidemezlerdi yine.

Felaket bir girdap bu. Gelirler arttı, daha iyi yabancılar gelmeye devam ediyor ama uluslararası arenada elde var sıfır. Milli Takım gibi kulüp takımları da berbat bir performan sergilemeye devam ediyor. Bursaspor'un ŞL'de sahada ortaya koyduğu oyun komedinin ötesinde. Ceza sahasında rüzgar alsalar bile penaltı diye kendini atanlar mı istersiniz, üst üste çalışm yiyen oyuncular mı? Herşey var.

Süper Lig şampiyonu ve halen lideri olan takım bu durumda ise vay halimize. Almayın abi bizi bir süre Şampiyonlar Ligi'ne. İzlerken boğuluyorum.

30 Ekim 2010 Cumartesi

MS: Maradona'dan Sonra 50






















En güzel 50 yılın kitabı yazılsa Diego Armando Maradona için yazılırdı herhalde. Tüm futbolseverler kutlasın "Futbol Tanrısı'nın" doğumgününü. Futbol için Maradona'nın doğumu milatsa bugünün tarihi MS 50.

Nike'tan Cristiano Ronaldo'ya Yakışacak Krampon

Cristiano Ronaldo'nun yeni kramponu...Yorumsuz...

Fenerbahçe Büyük Maçlarda Kayıp

Trabzonspor, Beşiktaş, Galatasaray ve Bursaspor maçlarından çıkarılan toplamda 3 puan. Fenerbahçe adına geçtiğimiz yıllara kıyasla çok kötü bir gidişin puan olarak yansıması diyebilir miyiz? Aslında dün oynanan oyuna ve Alex şova baktığımızda hayır.

Dün bir kez daha gördük ki Alex tempolu oyunda da pekala oynayabiliyor, hatta rakibe baskı da kurabiliyor. Ama ikinci yarıda özellikle Emre'nin oyundan düşmesiyle etkinliği azalıyor. O zaman sorun Alex değil, etrafında kimin oynadığı. Eğer etrafında oynayan adamlar Semih kadar futbolu bilen oyuncular olsa dün Stoch Alex'in muhteşem driblingi sonrasında önüne uzattığı topu ne yapar eder Alex ile buluşturur ve maçı 2-0'a getirirdi.

Ama Fenerbahçe'de Alex'in etrafına kurulan takımda bir sıkıntı var. Dişliler kağıt üzerinde iyi gibi gözükse de bir yerlerde aksıyor. Bunda belki de en büyük faktör Aykut Kocaman'ın oyun içerisinde yeterli müdahaleleri yapamaması. Daha düne kadar Alex'i oyundan almak en önemli hamlesiydi ve Alex oyundan alınınca neler olduğunu görüyoruz. Dün ise Alex'i alacak cesareti gösteremezdi zira muhteşem bir Alex vardı sahada. Ama onu alamayınca ne yapacağını hiç bir şekilde kestiremeyen bir Aykut Kocaman. Zalim davranmayacağım, Alex olduğu sürece oynatmak istediği oyuna saygı duyuyorum ama Gündüz Feneri de yazmış. Kadrosunda bölgesinin en iyi adamları var bu takımın. O zaman hedef ister istemez teknik ekibe yönelir benim açımdan.

Fenerbahçe'nin önünde kalan maçlara baktığımızda ilk yarıyı zirvede bitirmemesi için hiç bir neden yok. Ancak geçtiğimiz sezonlarda olduğu gibi zayıf rakiplere puan kaybı yaşanırsa, Fenerbahçe derbilerde ve zorluk derecesi yüksek maçlarda kaybettiği puanları çok arar.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Yok Artık Lebron James






















Böyle bir transferin Türk spor tarihinde bir karşılığı var mıdır bilemiyorum. Ama Allen Iverson gibi bir adamı Türkiye'ye getirmek benim futboldan hatırlayabildiğim bir Hagi, Anelka, Roberto Carlos ya da Guti transferinden daha büyük birşey olsa gerek.

Adamın geldiği artık her yerde ayyuka çıktığına göre Beşiktaş yönetimini tebrik etmek gerekir. Bu saatten sonra transfer yatsa bile öyle bir gümbürtü kopardılar ki bütün dünya bu transferi konuşuyor. Gerçekleşirse yer yerinden oynayacak.

14 yıllık NBA kariyeri ve 26,7 sayı ortalaması. Kim tutar seni Iverson. Varsın Iverson tek başına oynasın, diğerleri otursun izlesin. Varsın Beşiktaş şampiyon olamasın. Kim takar?

Çifte Şans

Uzun zamandır ayağım gitmiyordu Kadıköy'e ama maçın adı derbi olunca düştük yollara. Beklenti yüksekti Fenerbahçe taraftarları açısından, bunun stadyum önünde köfte ekmeklerimizi götürürken hissedebiliyordum. Ama beklentilerin aksine benim aklıda bahislerde Galatasaray adına çifte şans için verilen 1,9 - 2 gibi yüksek oranlar vardı.

Bu maçın hiç de kamuoyunun düşündüğü gibi geçmeyeceği daha başında belli oldu. Hagi'nin santraforum yoksa ben de santraforsuz çıkarım taktiği 4-6-0 şeklinde sahada yer bulunca Fenerbahçe'nin bu altı kişilik Galatasaray orta sahası karşısında Emre ve Mehmet Topuz ile ezildiğini, Stoch ve Dia'nın kanatlarda yalnız kaldığını, Alex ile olan bağlantının tamamen koptuğunu izledik özellikle ilk 45 dakika.

Dahası Elano ve Misimovic ile kanatlarda Caner ve Gökhan Gönül'ü hareketsiz bırakıyordu Hagi'nin bu dizilişi. Göbeği Mustafa Sarp, Lorik Cana ve Ayhan ile tutunca oyunu kurmak ve ileriye top taşımak için alan bulamadı Fenerbahçeli oyuncular. Ancak 45 dakika boyunca sürdürülen oyun disiplini, ikinci yarıda Galatasaray'ın yorulmasıyla yavaş yavaş yerini Fenerbahçe'nin etkinliğine bıraktı.

Oyunun ikinci yarısında kenara alınana kadar Alex hissedilir bir etki sağladı ancak Aykut Kocaman ritüelini tekrarlayarak Alex'i çıkarınca Fenerbahçe de ilk yarıdaki karmaşık oyun yapısına geri döndü. Taktiksel açıdan Hagi'nin planı ikinci yarıda oyuna Misimovic, Elano ve Cana'nın yerine sürdüğü oyuncularla maçın sonuna kadar canlı kalabildi. Aykut Kocaman ise oyuna ilk dokunduğu anda Alex'i seçerek etkinlilk kazandığı maçta tekrar Fenerbahçe'yi durduran isim oldu.

Galatasaray 10 yıl aradan sonra berabere bitirdiği bir Kadıköy derbisi ile mutlu dönüyor. Elano'nun Brezilya Milli Takımı'nda oynadığı düzende yeralması onun tekrar kazanılması adına umut verici. Galatasaray adına çifte şans olsa gerek bir paun ve Elano'nun kazanılması. Bu takımda dün her ne kadar etkili işler yapsa da Pino'ya yer yok. Milan Baros'un dönüşüyle çok daha fazla can yakacak bir kimlikleri olacak. Hagi'nin eli değdi, Rijkaard ile ne olurdu polemiğine girmek anlamsız. Yine de Hagi'nin dediği gibi daha çok yolları var demek de biraz hikaye. Bu takımda Elano, Misimovic, Cana, Arda, Baros, Kewell gibi beraber oynayamayacak ama sahada doğru kurgu ile yeraldığında fırtınalar koparacak isimler var.

Fenerbahçe adına ise iç sahada puan kaybedilen ikinci derbi maçı. Derbilerin kralı bu sezon Beşiktaş ve Galatasaray karşısında birer puanla yetinmek zorunda kaldı. Fenerbahçe adına çifte şans kaçtı ve bunu ikinci yarıda deplasmandaki Beşiktaş ve Galatasaray maçlarında anlayacaklar. Bence işler iyi gidiyor ama Aykut Kocaman'dan maç içerisinde sihirli dokunuşlar bir türlü gelmiyor. Aykut Kocaman'ın oynatmak istediği oyuna eyvallah da oyun içerisinde stratejide hep sorun var. Eğer Aykut Kocaman'ın yanıtı daha 20. dakikalarda orta sahada Emre ve Topuz'u destekleyecek bir hamle olsa ve Dia ya da Stoch'tan biri kenara gelse eminim farklı bir sonuç sözkonusu olurdu.

Garip bir ligin garip bir karşılaşması daha geçti. Ligde üç büyükler açısından oturmayan düzenler önümüzdeki haftalarda büyük sürprizlere gebe. Ve bu ligin şampiyonu yine 70 puan barajını zar zor bulacak gibi duruyor.

23 Ekim 2010 Cumartesi

Servet Sabote Etti mi? Günahı Benim Boynuma

Galatasaray kaynıyor ve Mustafa Yücedağ çıkıp takımı sabote edenler var diyor. Hedefteki isimlerden biri Servet Çetin. Kendisi benim için 15 Şubat 2004 tarihinde bitmiş bir oyuncudur. Fenerbahçe'den gittiği günün de benim için özel bir yeri vardır.

Servet Çetin'in karakteri ile ilgili 15 Şubat 2004'e giderek bir anımı paylaşacağım. Fenerbahçe o sezon ligde yine fırtına gibi, Daum yönetiminde oldukça başarılı bir sezon yaşanıyor. 15 Şubat 2004 tarihinde ise önemli bir iç saha maçı var, tam da puan kaybına tahammül olmadığı haftalardan biri. Rakip iç sahada Diyarbakırspor ve Fenerbahçe pozisyonlar bulmasına rağmen rakibi karşısında zorlanıyor. İlk yarı 1-0 Diyarbakırspor'un üstünlüğü ile geçildikten sonra, Servet ikinci yarıda oyuna giriyor ve Nobre ikinci yarının başında beraberliği getiren golü atıyor.

Ve Fenerbahçe başlıyor yüklenmeye. Van Hoijdoonk vuruyor olmuyor, Tuncay vuruyor, Nobre vuruyor olmuyor. Maçın 81. dakikasında da kahramanımız Servet sahaya çıkıyor. Top Fenerium tribünü tarafında ve orta saha çizgisine yakın bir yerde, Fenerbahçe yarı alanında iken Bakadal'ın ayağına geliyor. Servet karşısında ama dönüşleri daha da ağır o dönemde. Bakadal nefis bir hareketle sıyrılıp sağ kanattan içeriye doğru katediyor ama benim gözüm çalımı yiyen Servet'te. Servet önce çalımı yedikten sonra yerdeyken Bakadal'ın arkasından bakıyor. Yetişip yetişemeyeceğini hesaplıyor. Yetişemeyeceğine kanaat getirince de yerde kıvranmaya başlıyor. Olay gözümün önünde 15-20 metrede cereyan ediyor. Eminim hiçbir şeyi yok, yere yatarken en ufak bir acı ifadesi yok, ters bir hareket yapmadı. Ve o top gidip Fenerbahçe kalesinde gol oluyor.

Nobre 82. dakikada çıkıp 2-2'yi getiren golü atıyor ama Servet de benim gözümde o gün bitiyor. Günahı benim boynuma ama ben Servet'e güvenmiyorum malesef. Bugün bu yazıyı kaleme almamın nedeni de Rijkaard'ın gidişinin arkasında onun da olduğuna ve takımı sabote ettiğine inanmam.

Dediğim gibi günahı benim boynuma ama benim kurduğum bir takımda Servet'e malesef yer yok. Servet'in mağlup duruma düşen Galatasaray maçlarında deli danalar gibi teknik taktik saymaksızın ileri çıkışlarını da Güiza'nın ilk geldiği yıl rakibe basıyor gibi yapan saçma sapan popülist deparlarına benzetirim herzaman.

Sonuçta tanımam etmem Servet'i ama gördüklerimi de unutmam. Dileyen arşivlerden araştırıp bulsun o pozisyonda Servet neler yapmış izlesin.

22 Ekim 2010 Cuma

Gecikmeli Bir Mesut Yazısı

Biraz gündem dışı, biraz da herkesin üzerine yazıp çizdiği bir konu ama Mesut Özil'in Almanya ile oynadığımız maçta gurbetçilerimiz tarafında yuhalanması ile ilgili benimle paralel düşünen tek bir yazı okumadım.

Hikayeyi baştan alalım, ben Mesut'un seçimine saygı duyanlardanım. Mesut istediği Milli Takım'da oynayabilir, bunun için milliyetçilik yapmamak gerekir ki ondan öte milli takımların formatı aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu toplulukları temsil ediyor olmaktan çoktan çıkmıştır. Artık temsil edenlerin din, dil ve ırk olarak aynı topluluktan gelme gibi bir durumu yoktur.

Mesut'un Real Madrid ve Almanya formasıyla kazanacağı başarılar bana gurur verecektir, çünkü o kendi ırkını inkar eden biri de değildir. Ancak eğer Milli Takımımız almanya ile bir maç yapıyorsa benim de bir taraftar olarak rakip takımın futbolcularının konsantrasyonunu bozmak, rakibi etkilemek gibi bir misyonum vardır.

Dolayısıyla Mesut'a kendi milli takımım ya da kulüp takımım karşısında şak şak yapmak durumunda değilim. Hatta yuhalamak en tabi hakkım. 90 dakika içerisinde Mesut'un Klose'den ya da Podolski'den ya da Khedira'dan ya da ondan bundan hiçbir farkı yok benim için. Gurbetçiler için de aynı şey geçerli olsa gerek ki  bolca yuhaladılar Mesut'u.

Şakşak yapma olgunluğu nasıl beklenir gurbetçilerden anlayamıyorum. Bu Mesut'un dışlanması ya da Almanya'da yaşayan Türkler tarafından kötü muamele görmesi anlamına gelmez, öyle olmayacaktır da. Mesut yine Almanya'ya gittiğinde gurbetçi yakınları vs. ile mutlu bir hayat yaşayacaktır. Kendisinin ve ailesinin geleceği açısından çok da doğru bir seçim yapmıştır kendi benliğini de inkar etmeden. Velhasıl bu toplum nasıl Almanya'nın ve Mesut'un Dünya Kupası boyunca arkasında ve taraf olduysa, kendi milli takımları karşısında da tarafta olmaya devam edecektir.

Çünkü bu işin temelinde taraf olmak vardır ve Mesut seçimini karşı tarafta olmaktan yana yapmıştır. Durum bu kadar basit aslında.

Karambol

Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzonspor Avrupa'da yok.

Bursaspor Şampiyonlar Ligi'nde bırakın puanı 3 maçta tek gol atamadı. Pozisyon bulduğu tartışılır.

Beşiktaş 9 kişi kalan Porto'dan kendi sahasında 3 yedi. Guti ile Quaresma olmayınca pek bir sıradanlaştı siyah beyazlılar.

Sonra da Hiddink'e şunu oynat bunu oynat diye akıl veriyoruz. El insaf, futbolun tekeri yine patladı bize göre Avrupa'nın en büyük 4-5 futbol endüstrisinden biriyiz.

Tablo bu kadar kara olmayabilir ama futbolumuzun da geriye gittiği ortada. Ligdeki yabancı kalitesi artarken, oyunun kalitesi geriye gidiyor.

Rijkaard out, Hagi in. İyi de Hagi'yi gönderen siz değil miydiniz?

Hagi kötü teknik adam mı? Asla, eğer onun yönettiği Galatasaray son birkaç haftaya girildiğinde Fenerbahçe'ye Kadıköy'de 1-0 yenilmeseydi bugün şampiyon hoca diye bahsediyorduk kendisinden.

O Hagi ile tarihinin en farklı galibiyetlerinden birini aldı Galatasaray - Fenerbahçe karşısında. Bugün Kadıköy'de kaç yiyecekler diye makara yapıyor herkes. Ama aynı ata iki kez de binilmez. Örnek Daum.

Schuster kötü hoca mı? Sezon başında bize göre dünyanın sıralı teknik adamlarındandı tıpkı Del Bosque gibi. Yakında o da Yeniköy kasabı olacak bu gidişle.

Rijkaard kötü hoca mı? Zaten Barca'ya yoldan geçen birini koysan takım oynar Ibrahimovic kafasıyla. Genetik kodlarda yakınlaşma olunca onun da kafası bizim gibi çalışıyor.

Tigana, Gerets, Doll, Lucescu... Hadi yabancıları geçelim, Türkler ne durumda? Yine zemin kaygan teknik adam değişimlerine yetişemez olduk.

Bizim Almancılar Bundesliga'da Şahin, Milli Takım'a gelince Kuzu. Sakın bu bizim kendi oyuncularımızın yapısından olmasın.

Velhasıl yine karambole kaldı Türk futbolu. Sezon sonunda kızışırız, önümüzdeki sezon başında lokum gibi kuralar çekip yine elimizde üçün biri kalır.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Sakatlayan Cinsellik mi Yoksa Sakat Olan Zihinler mi?

Belaltı vurmanın sözlük anlamı bu olsa gerek. Zihniyet belatı olunca ülke de futbolcu üreten değil tüketen bir noktaya geliveriyor. Söyleyeni de, haberin yerini belirtmeyelim zaten herkes biliyor. Rivayete göre Arda'nın cinsel hayatı o kadar hareketliymiş ki bu yüzden sakatlanmış.

İnsanın ne futbol yazası geliyor, ne izleyesi, ne de okuyası. Ben kulüplerin ve federasyonun yerinde olsam ne o yazıyı yazanı ne de gazeteyi kapıdan içeri sokmam bir daha. Arda bu haberi yazanlar için "Şerefsizlik ve ahlaksızlık diz boyu" demiş.

Az bile söylemiş, diz boyunu çoktan geçti, bu adamlar şerefsizlikleri ve ahlaksızlıklarının içerisinde boğuluyorlar.

Hüsran

Resim yazısı ekle
69 günde Şili maden işçilerini kurtarırken biz aylarca iki ölümüzü çıkaramıyoruz ondan sonra da Azerbeycan Türk Milli Takımı'nı yenince nasıl olur diyoruz. İkisinin arasında hiçbir bağ yok demeyin çünkü var. İki sonuçta sistemsizliğin ve uzun vadeli çözümler üretememizin bir sonucu.

Nasıl olsa bir ay sonra madencileri de Azerbaycan yenilgisini unutacağız. Almanya karşısına çıkan kadro değişiyor, bu sefer kamuoyunun istediği kadro Özer'i saymazsak yine saha içinde ama sonuç yine fiyasko. Neredeyse kadronun üçte ikisi kendi takımlarında oynamayan oyunculardan oluşuyor ama elimizde daha iyisi de yok malesef.

Maçın onuncu dakikasında bir pozisyon var evlere şenlik halimizi ortaya koyuyor. Rakip ceza sahasının sağında bir uzun topla Sadygov ceza sahamıza girip kalecimizle karşı karşıya kalıyor ve bütün takım izliyor.Maçla ilgili başka hiçbirşey yazmaya geek yok çünkü özeti bu pozisyonda.

Hiddink'i yerden yere vuruyoruz adamın saçının üç teli bile basınımızdaki bilgelerden dha fazla futbolu biliyor. Ama futbolun geldiği nokta 2008'den bu yana taş koymadan ancak bu kadar. Tuncay, Hamit, Nihat, Semih gibi o başarının mimarları kendi takımlarında ilk onbire giremezken, Arda bu sezon ortada yokken, arkadan da kimse gelmiyorsa bu kadar.

Kimse Volkan demesin, oynayacak adam gümbür gümbür gelir oynar. Nike'ın reklamında oynayan çocuğun sokakta yürürken çıkardığı gibi hepimiz dil çıkarıyoruz Hakan Balta'ya.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Özilmanya 3 - Türkiye 0

Araba yoldan çıktıktan sonra yol gösteren çok olur, ya da böyle bir deyimdi. Aslında hiç önemi yok. 90 dakikanın sonrasında tabi televizyon yorumlarını izlememek olmazdı. Katıldığım çok nokta var ama farklı baktığım noktalar da.

Bölüm bölüm bakmak laım maça. Aurelio çıkana kadar olan bölümde 4-1-4-1 sahada futbol kalitesi anlamında çok şey üretemese de Almanya'ya da ürettirmeyen taraftı. Dolayısıyla Berlin'e Almanya'yı devirmeye gitmek gibi bir ütopik düşünceyle gitmediysek bana göre Hiddink doğru şablonu kağıt üzerinde de sahada da ortaya koymuştu. Özer tercihi çok tartışılır, Sabri'nin savunmanın solunda oynaması da Hamit'in bu çizgide kalması da. Ama işledi ilk 24 dakika. Hatta ilk on dakikada topa bir hayli sahip oldu takımımız.

Aurelio'nun sakatlanması sonrasında ise defansın önünde ikili oyun yapısına geçerek Emre-Nuri ile oyuna devam etmemiz takımı oyunun geri kalan bölümünde daha da kısır bir hale getirip hücum etkinliğini bir hayli zayıflattı. Yine de Almanya ilk 45 dakika tamamlanana kadar gol dışında pozisyon bulamadı. Gol de ise biraz şanssızdık açıkçası.

İkinci devrede ise daha fazla yüklenen taraf olmak durtumundaydık. Yüklendik de... Halil ile kaçan pozisyon aklı almaz, hemen ardından Ömer'in bomboş pozisyonda dağlara taşlara vurduğu kafa da. Ancak yüklenmek isteyince de Dünya Kupası'nda İngiltere'nin, Arjantin'in, Avustralya'nın verdiği açıkları hatırlatan görüntüler çıkmaya başladı yavaş yavaş. Almanya'nın Özilmanya'ya dönüştüğü dakikalar da bu anlara denk geldi zaten. Özil açık alanda dünyanın en etkili ve akıllı oyuncularından biri olduğunu kanıtlar şekilde golünü attı, gollük paslar dağıttı, takımı oynattı.

2-0 maçın sonu demekti bizim için, Volkan'ın Klose'ye kaptırdığı top tuzu biberi oldu. Ben takımı yerden yere vurmayacağım. İyi değildik, tercihleri eleştirmek mümkün ama biraz da kötü bir günümüzdü demek daha doğru sanki. Hiddink'in başlangıcı doğru, oyunun gidişatında yaptığı tercihler ise bence de hatalı. İyi de bu adam da Hiddink kardeşim. Futbol adamı denince Sergen gelmiyor ki insanın aklına Hollandalı teknik adam varken.

Bu sonuç resmi olmasa da Almanya'nın gruptan lider çıkması anlamıan geliyor. Şimdi hesaplar en iyi ikinciler arasına girmek üzerine olacak doğal olarak. Ben bu akşam ki oyunu herkes gibi umut kırıcı görmüyorum. İkincilik hesaplarını da...

7 Ekim 2010 Perşembe

Suyunu Çıkarmak

Mesut Milli marşımızı okuyacak mı, okumayacak mı?

Mesut gol atınca sevinmeli mi, sevinmemeli mi?

Siz Mesut'un yerinde olsanız ne hissederdiniz?

Size göre Mesut vatan haini mi, yoksa ülkemizi temsil eden bir soydaşımız mı?

Mesut konusunun suyu bu kadar çıkarılabilirdi. Bir tek Mesut tuvalete gitsin mi, gitmesin mi, yatağa girerken üzerini örtsün mü örtmesin mi diye sorgulamadığımız kaldı.

Milli Takım futbolcularına da soruyorlar, onlar da saçma sapan cevaplar veriyorlar bu saçma sapan sorulara. Mesut Almanya Milli Takımı'nı seçti ve bu sayede Dünya Kupası'nda gösterdiği performans sonrasında da Real Madrid'e gitti. İyi de sizi bu kadar geren ne?

4 Ekim 2010 Pazartesi