Yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Benim Fenerbahçe'li olduğumu herkes biliyor ama dün Galatasaray Basketbol takımının ortaya koyduğu performanstan sonra rakibimi kıskandığımı söylemeden edemeyeceğim. Bu yıl Euroleague başlarken herkes Efes ve Fenerbahçe Ülker'den birinin final four'a gitmesini beklerken, Galatasaray içinse son 16'ya kalsın yeter görüşü hakimdi.
Galatasaray şu anda bu üç takım arasında belki de tek çeyrek final adayı, çok küçük bir ihtimalle Fenerbahçe de gidebilir. Ama benim sorunum ne Galatasaray'ın, ne de Fenerbahçe'nin tur atlaması değil, sahada ortaya konulan mücadele. Yıllardır Fenerbahçe Ülker çok iyi bir performans sergiledi hep. Sahada savaşan ve savaşırken başarıya yürüyen takım bu sene ortalıkta yok malesef. Ve yıllardır Fenerbahçe Ülker'de gördüğüm bu ruh şimdi Galatasaray'da var. Başarıya olan açlık ve motivasyon o kadar üst seviyedeki, bu durum oyuncu kişilikleri ile birleşince CSKA gibi bir yenilmez armada dahi boyun eğmek zorunda kaldı rakibine. Galatasaray nereye kadar gider, ne yapar önemli değil, önemli olan taraftarının bu mücadeleyi sahada görüyor olması.
Fenerbahçe Ülker açısından da sorun burada, taraftarın aynı mücadele ruhunu ve takım birliğini görememesi. Birkaç isim dışında bu hissiyatı sahaya yansıtabilen yok malesef. Geçen sene son sekize kalamamasına rağmen ortaya konulan mücadeleyi kimse unutmadı ve kimse takımı eleştirmedi. Ama bu yıl o takımın yerinde yeller esiyor.
Ben Oktay Mahmudi'yi hep çok beğenmişimdir bir koç olarak. Ve onun liderliğinde Galatasaray'ın oyun karakterinin gelişimini kıskanarak izliyorum. Çok iyi yoldalar. Fenerbahçe Ülker açısındansa şampiyon olsa dahi kayıp bir sezon benim gözümde zira takım bir önceki yıla göre geriye gidiyor. Ve bu geriye gidişin final four'un Türkiye'de düzenlendiği bir yılda olması, üstüne üstlük daha yıllar önce hedef konulan yoldan geriye dönülmesi benim gibi pek çok Fenerbahçe taraftarını fazlasıyla kızdırıyor.
Spor Olsun Diye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Spor Olsun Diye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Şubat 2012 Cuma
2 Ocak 2012 Pazartesi
Yılın Son Derbisi Fenerbahçe'nin
2011 yılını bir Fenerbahçe-Galatasaray derbisi ile kapatmak oldukça keyifli oldu. Üstelik de Nevan Spajiha'nın maçın %90'ında rakibimiz bizden üstündü ancak son bölümde gösterdiğimiz reaksiyonla maçı kazandık demesi, Oktay Mahmudi'nin hem kendi camiası üzerine hem de Fenerbahçe seyircisine yönelik eleştirilerini sıralaması basketbolda nasıl daha farklı bir perspektife ve spor kültürüne sahip olunduğunu gösterdi. Maçın olaylı geçmesi bir yana basketbol kalitesi yine üst düzeydeydi. Fenerbahçe açısından en kritik konu belki de oyun kurma noktasında yaşanan sıkıntıydı ancak maç boyunca rakibi hep rahatsız etmesi ve hiçbir zaman oyundan kopmaması maçı getiren faktörler oldular.
Bu maç gösterdi ki Fenerbahçe'nin elindeki bir numaralı oyun kurucu adayı Engin Atsür ve onu ancak iyi bir Roko Ukiç zorlar. Jerrells ise oyunda kaos yaratmak adına kullanılabilecek bir isim ancak takımın direksiyonu ona teslim etmesi mümkün gözükmüyor. Uzunların bu kadar iyi oynadığı bir maçta her ne kadar Roko ve Preldzic gibi iki asından yoksun ve yarım Ömer Onan ile sahaya çıkılmış olsa da dış oyuncuların Engin haricinde oyundan bu kadar uzak kalmasının tek nedeni Jerrells'ın oyun kurucu mevkisindeki etkinsizliği aslında. Topla beraber driblingi ortalamanın üzerinde ancak iş takımı oynatma noktasına gelince son derece zayıf bir görüntü sergiliyor Amerikalı. O kadar ki 40 dakika boyunca uzunlar ekmeğini taştan çıkarmasalar Fenerbahçe'nin bu maça tutunması imkansız gibiydi.
Bogdanovic'e de bel bağlamak konusunda sıkıntılar var. Zira zorluk derecesi yüksek maçlarda genel performans çizgisi vasatı aşamıyor. Bu anlamda Tomas ne kadar önemli ve mental olarak hazır bir oyuncu olduğunu bir kez daha gösterdi. Henüz hazır değil ama o kadar kritik anda iki üçlük gönderdi ki rakip potaya o rüzgarın bir daha tersine dönmesi mümkün değildi. İsmet Badem hep söyler basketbol yürek oyunudur diye ki haklıdır da. Tomas ile Bogdanovic arasında temelde böyle bir fark var aslında.
Maç kazanılır kaybedilir ancak şunun altını çizmek de yarar var. Fenerbahçe elindeki malzemeyi çok iyi kullanmak zorunda top 16'dan çıkabilmek için. Elinde çok iyi duruma gelmiş bir Engin Atsür var. Tomas'ın performansını artırması bu takım açısından şart. Roko her ne kadar ilk top 16 maçını kaçıracak olsa da hazır dönmeli. Gist bu maçta gösterdi ki en büyük katkıyı savunmasıyla verebilir bu takıma. Bana rahmetli Conrad McRea'yi hatırlatıyor, onun kadar istikrarlı değil ama Conrad'ın da hiç şutu yoktu. Gist'in daha iyi olabilmesi için 40 dakika boyunca oyunda olduğu her anda konsantrasyonunu yukarıda tutması ve agresif olması şart. Oğuz Savaş hakikaten Avrupa'nın en iyi uzun performanslarından birini gösteriyor ve kuşkusuz Fenerbahçe adına sezonun en iyisi ve istikrarlısı. Vidmar'ın da ona katılması ve uzun rotasyonunu daha etkili hale getirebilmesi gerekir. Ömer Onan ve Preldzic bu sezona formsuz girdiler. Bunda yazın oynanan Avrupa Şampiyonası yorgunluğu da etkili olabilir ancak onlar için de toparlanma dönemi bu kritik maçlar olacaktır. Kaya'nıon her geçen gün yükselen formu ise umut verici bir gelişme.
Böyle bakınca aslında takviye konusunda da emin olamıyorsunuz. Çünkü takımın potansiyeli var ama bunu sergilemek konusunda handikaplar yaşıyor. Galatasaray maçına dönecek olursak ortaya konulan savunma ve savaşan basketbolla eğer dış oyuncular tarafından hücumda denge sağlanabilmiş olsaydı çok daha rahat dönerdi maç Fenerbahçe lehine. Normal şartlarda formda bir kısa rotasyonu bu maçı +10 Fenerbahçe hanesine yazdırabilecek bir fark koyardı ortaya. O zaman kısalarda mutlaka toparlanma ihtiyacı sözkonusu. Çok iyi bir Engin Atsür'e rağmen.
Bu maç gösterdi ki Fenerbahçe'nin elindeki bir numaralı oyun kurucu adayı Engin Atsür ve onu ancak iyi bir Roko Ukiç zorlar. Jerrells ise oyunda kaos yaratmak adına kullanılabilecek bir isim ancak takımın direksiyonu ona teslim etmesi mümkün gözükmüyor. Uzunların bu kadar iyi oynadığı bir maçta her ne kadar Roko ve Preldzic gibi iki asından yoksun ve yarım Ömer Onan ile sahaya çıkılmış olsa da dış oyuncuların Engin haricinde oyundan bu kadar uzak kalmasının tek nedeni Jerrells'ın oyun kurucu mevkisindeki etkinsizliği aslında. Topla beraber driblingi ortalamanın üzerinde ancak iş takımı oynatma noktasına gelince son derece zayıf bir görüntü sergiliyor Amerikalı. O kadar ki 40 dakika boyunca uzunlar ekmeğini taştan çıkarmasalar Fenerbahçe'nin bu maça tutunması imkansız gibiydi.
Bogdanovic'e de bel bağlamak konusunda sıkıntılar var. Zira zorluk derecesi yüksek maçlarda genel performans çizgisi vasatı aşamıyor. Bu anlamda Tomas ne kadar önemli ve mental olarak hazır bir oyuncu olduğunu bir kez daha gösterdi. Henüz hazır değil ama o kadar kritik anda iki üçlük gönderdi ki rakip potaya o rüzgarın bir daha tersine dönmesi mümkün değildi. İsmet Badem hep söyler basketbol yürek oyunudur diye ki haklıdır da. Tomas ile Bogdanovic arasında temelde böyle bir fark var aslında.
Maç kazanılır kaybedilir ancak şunun altını çizmek de yarar var. Fenerbahçe elindeki malzemeyi çok iyi kullanmak zorunda top 16'dan çıkabilmek için. Elinde çok iyi duruma gelmiş bir Engin Atsür var. Tomas'ın performansını artırması bu takım açısından şart. Roko her ne kadar ilk top 16 maçını kaçıracak olsa da hazır dönmeli. Gist bu maçta gösterdi ki en büyük katkıyı savunmasıyla verebilir bu takıma. Bana rahmetli Conrad McRea'yi hatırlatıyor, onun kadar istikrarlı değil ama Conrad'ın da hiç şutu yoktu. Gist'in daha iyi olabilmesi için 40 dakika boyunca oyunda olduğu her anda konsantrasyonunu yukarıda tutması ve agresif olması şart. Oğuz Savaş hakikaten Avrupa'nın en iyi uzun performanslarından birini gösteriyor ve kuşkusuz Fenerbahçe adına sezonun en iyisi ve istikrarlısı. Vidmar'ın da ona katılması ve uzun rotasyonunu daha etkili hale getirebilmesi gerekir. Ömer Onan ve Preldzic bu sezona formsuz girdiler. Bunda yazın oynanan Avrupa Şampiyonası yorgunluğu da etkili olabilir ancak onlar için de toparlanma dönemi bu kritik maçlar olacaktır. Kaya'nıon her geçen gün yükselen formu ise umut verici bir gelişme.
Böyle bakınca aslında takviye konusunda da emin olamıyorsunuz. Çünkü takımın potansiyeli var ama bunu sergilemek konusunda handikaplar yaşıyor. Galatasaray maçına dönecek olursak ortaya konulan savunma ve savaşan basketbolla eğer dış oyuncular tarafından hücumda denge sağlanabilmiş olsaydı çok daha rahat dönerdi maç Fenerbahçe lehine. Normal şartlarda formda bir kısa rotasyonu bu maçı +10 Fenerbahçe hanesine yazdırabilecek bir fark koyardı ortaya. O zaman kısalarda mutlaka toparlanma ihtiyacı sözkonusu. Çok iyi bir Engin Atsür'e rağmen.
27 Kasım 2011 Pazar
Küllerinden Doğmak
Yazın patlak veren şike skandalından bugüne gelinen noktada geçen yıl şampiyon olunan beş büyük branşta erkekler basketbolu hariç yine zirvede Fenerbahçe var. Bugün çok güzel bir oyunla kadınlar basketbolda 96-82 ile Galatasaray'ı geçen Fenerbahçe'nin zirveye oturmasıyla geriye bir tek erkek basketbol takımı kaldı ki, onlar da NBA'de lokavtın sona ermesiyle birlikte aslında yine TBL finalinin en büyük favorisi haline geldiler. Bir camia için yaşanan bunca travmadan sonra büyük başarı.
29 Eylül 2011 Perşembe
Kızlar Elele Verin Hoydi
İtalya'yı kendi evinde yendikten sonra voleybolun altın jenerasyonunu da yakaladık diye tweet atmıştım. Açıkçası çeyrek finalde karşımıza Rusya'nın çıkması şanssızlıktı ama mükemmel bir oyunla 3-0 gibi çok net bir galibiyetle yerle bir ettik son dünya şampiyonunu.
Başlıktaki gibi şarkı söyleyesim, göbek atasım geldi maçtan sonra. Bu kızlar elele yürüyorlar finale. Finalde ne olacağı önemli değil ama finali oynadıklarını görmeyi çok istiyorum.
Başlıktaki gibi şarkı söyleyesim, göbek atasım geldi maçtan sonra. Bu kızlar elele yürüyorlar finale. Finalde ne olacağı önemli değil ama finali oynadıklarını görmeyi çok istiyorum.
13 Eylül 2011 Salı
Tweetball - Djokovic Nadal'a Karşı
Blogumda takip ettiğim twitter hesaplarının sporla ilişkili tweetlerini gündemi takipederek yayınlayacağım. Serinin ilk bölümünde Djokovic'in 3-1 kazandığı US Open final maçına ait tweetler yeralıyor. 4 saat 10 dakika süren muhteşem final için Bilgin Gökberk'in başlattığı tweet akışı bakın ne hale gelmiş:
bilgingokberk Bilgin Gokberk
- Nadal'in servis vole oynamasi lazim..hocasi gormuyor mu?
- Hocasi hoca degilki..
- Nadal'in kort'u daraltmasi lazim..
gkmnozdmir Gökmen Özdemir
- adinin aciklanmasini istemeyen tenisci:)) 'hoca iyi calistirmiyor' dedi:)))
- hic antrenman yapmamis nadal...belli..
vlknhazar Volkan Hazar
- Nadal çapraz koşularla filenin arkasına sızmalı :):)
Sibel_YILDIZ
- yazik oluyor nadal'a..kanatlardan oynmasi lazim..
samedaslan Samed Aslan
- Bence Nadal blok halinde gidip blok halinde gelmeli.
kamilnar kamil nar
- nadal'ın arkasına atılan toplar hep tehlike yaratıyor, (ibb'ye duyurulur) =)=)
bilgingokberk Bilgin Gokberk
- duran toplari kullanamiyor
intelligencyOZ Ozgun Koc
- oyunu cizgilere tasimasi gerekmez mi?
ygt_1903 Yiğit
- Nadal çift raket oynamalı. günümüz tenisi daha çok mücadeleye dayalı.
xasin05 yasin halis
- nadalın elleri kucuk o yuzden topu hep kaçiriyor(:
enbyk1905 asaletin yeter
- Havadan değil yerden oynamalı
gkmnozdmir Gökmen Özdemir
- nadal'ın hocası riza calimbay: kırılma aninda şanssız bir set kaybettik!!
mucahitsarnik Mucahit SARNIK
- Nadal'ın o raketi değiştirmesi lazım. Dikine oynayabilecek raketlere ihtiyaç var.
burakcaba Burak Caba
- Nadal'la Novak yanyana oynamaz. :)
mesut_cetin Mesut Çetin
- günümüzün tenisinde hücum size maç kazandırır ama savunma size turnuvayı kazandırır...
tripotter Necip Gerboğa
- dakika 238 oldu hala oyuncu değişikliği yok kenar yönetimden...
CETINBAS GOKHAN
- nadal-djokovic maçı yalan, bu hollywood hilesi. zaten adamlar aya da inmemişti o da gerçek değildi
agustos_bocegi_ Alper böcük
- Nadal-Djokovic maçı yorum özetleri: ohaa! Yuuh...yok artık! Hadi be...çüüş...hadi bunu da çıkar, oha çıkardı! ... insan değilsiniz...vs..vs
cosgun11 Ramazan
- siz insansanız, ben üçlü prizim! nadal djokovic
bilgingokberk Bilgin Gokberk
- Nadal'in servis vole oynamasi lazim..hocasi gormuyor mu?
- Hocasi hoca degilki..
- Nadal'in kort'u daraltmasi lazim..
gkmnozdmir Gökmen Özdemir
- adinin aciklanmasini istemeyen tenisci:)) 'hoca iyi calistirmiyor' dedi:)))
- hic antrenman yapmamis nadal...belli..
vlknhazar Volkan Hazar
- Nadal çapraz koşularla filenin arkasına sızmalı :):)
Sibel_YILDIZ
- yazik oluyor nadal'a..kanatlardan oynmasi lazim..
samedaslan Samed Aslan
- Bence Nadal blok halinde gidip blok halinde gelmeli.
kamilnar kamil nar
- nadal'ın arkasına atılan toplar hep tehlike yaratıyor, (ibb'ye duyurulur) =)=)
bilgingokberk Bilgin Gokberk
- duran toplari kullanamiyor
intelligencyOZ Ozgun Koc
- oyunu cizgilere tasimasi gerekmez mi?
ygt_1903 Yiğit
- Nadal çift raket oynamalı. günümüz tenisi daha çok mücadeleye dayalı.
xasin05 yasin halis
- nadalın elleri kucuk o yuzden topu hep kaçiriyor(:
enbyk1905 asaletin yeter
- Havadan değil yerden oynamalı
gkmnozdmir Gökmen Özdemir
- nadal'ın hocası riza calimbay: kırılma aninda şanssız bir set kaybettik!!
mucahitsarnik Mucahit SARNIK
- Nadal'ın o raketi değiştirmesi lazım. Dikine oynayabilecek raketlere ihtiyaç var.
burakcaba Burak Caba
- Nadal'la Novak yanyana oynamaz. :)
mesut_cetin Mesut Çetin
- günümüzün tenisinde hücum size maç kazandırır ama savunma size turnuvayı kazandırır...
tripotter Necip Gerboğa
- dakika 238 oldu hala oyuncu değişikliği yok kenar yönetimden...
CETINBAS GOKHAN
- nadal-djokovic maçı yalan, bu hollywood hilesi. zaten adamlar aya da inmemişti o da gerçek değildi
agustos_bocegi_ Alper böcük
- Nadal-Djokovic maçı yorum özetleri: ohaa! Yuuh...yok artık! Hadi be...çüüş...hadi bunu da çıkar, oha çıkardı! ... insan değilsiniz...vs..vs
cosgun11 Ramazan
- siz insansanız, ben üçlü prizim! nadal djokovic
28 Ağustos 2011 Pazar
100 Metrede Değişen Kader: Usain Dışarıda, Kim Collins Kürsüde
Maurice Greene Dünya Şampiyonası'nda Bolt'un Blake tarafında geçileceğini iddia ederken herhalde bu yarışmada Bolt'un diskalifiye olacağını düşünmemişti. Onun tezi koşu stilini değiştirmesinden ve sakatlıktan sonra da eski formuna ulaşamamasından kaynaklanıyordu.
Ancak Maurice Greene gibi bir efsane de söylese akıl karı gelmiyor insana Usain Bolt'un bir 100 metre yarışında geçileceği. Öyle sanıyorum ki bu sezon boyunca kırdığı 9:58'lik rekora yaklaşamamış olması yeni bir rekor kırma ve kendini tekrar ispat etme gibi gereksiz bir psikolojiye girdi Bolt. Böyle olunca da özellikle daha önceki yıllarda yaşadığı start anındaki zamanlama problemini ortadan kaldırmak isterken erken start alarak şampiyonluğu G.Kore'de bıraktı Jamaika'lı sprinter. Onun yokluğunda da Blake 9:92 ile çok rahat bir yarış kazandı.
Bu yarışmanın hiç kuşkusuz en sempatik yanı 35'lik Kim Collins'in üçüncü gelrek bronz madalyaya ulaşmasıydı. Yarı final elemelerinde Eurosport yorumcusu Maurice Greene onun hakkında bu adam hiçbir zaman kendini baskı altında hissetmedi diye yorum yaparken, o Green'e takılmış ve 2003'te kazandığı Dünya Şampiyonluğu'na da atıfta bulunarak, o yarışta tıpkı Bolt gibi erken start alarak diskalifiye olan ABD'li sprinterin her zaman baskıyı yaşadığını, kendisinin ise onun gibi bir sprinterin yanında yarış kazanmasının mümkün olmadığından hiçbir yarışta baskı hissetmediğini söylemişti.
Kendisinden 15 yaş küçük genç adamlarla aşık atan bu yaşlı kurt kariyerinin sonunda bronz madalyaya ulaşarak ülkesinde efsanesini daha da pekiştirdi. Saint Kitts and Nevis'li sprinter için bu küçük ülke, ülkenin tek ve en önemli caddesine dünya şampiyonu olduğunda onun ismini vererek Collins'i onore etmişti. Artık ülkenin ismini değiştirirler bu üçüncülükten sonra diye düşünmüyor değil insan.
Hele ki ilk 50 metreyi önde geçtiğinde mutfakta oturduğum sandalyenin tepesine çıkmış "Aman Allah'ım, bu bir rüya mı" diye tepiniyordum. Rüyadan ikinci 50 metrede uyandırdı Yohan Blake. Usain Bolt dışında diğer atletlerin ortalama bir 100 metre yarışında ilk üçe girmesi dahi zor ama kader böyle birşey. Asafa Powel ve Tyson Gay'in belki de Dünya Şampiyonası'na gelememeleri, Usain Bolt'un diskalifiye olması... Hepsi bir araya geldi ve Kim Collins'i kürsüye taşıdı.
Tarihin en yavaş 100 metre şampiyonu, 2011 Dünya Şampiyonası'nda da yavaş bir yarıştan kazançlı çıktı. Çok ilginçtir ama 9:58'e gelen dünya rekoruna rağmen finalde sadece birinci gelen Blake on saniyenin altına inebildi.
Ancak Maurice Greene gibi bir efsane de söylese akıl karı gelmiyor insana Usain Bolt'un bir 100 metre yarışında geçileceği. Öyle sanıyorum ki bu sezon boyunca kırdığı 9:58'lik rekora yaklaşamamış olması yeni bir rekor kırma ve kendini tekrar ispat etme gibi gereksiz bir psikolojiye girdi Bolt. Böyle olunca da özellikle daha önceki yıllarda yaşadığı start anındaki zamanlama problemini ortadan kaldırmak isterken erken start alarak şampiyonluğu G.Kore'de bıraktı Jamaika'lı sprinter. Onun yokluğunda da Blake 9:92 ile çok rahat bir yarış kazandı.
Bu yarışmanın hiç kuşkusuz en sempatik yanı 35'lik Kim Collins'in üçüncü gelrek bronz madalyaya ulaşmasıydı. Yarı final elemelerinde Eurosport yorumcusu Maurice Greene onun hakkında bu adam hiçbir zaman kendini baskı altında hissetmedi diye yorum yaparken, o Green'e takılmış ve 2003'te kazandığı Dünya Şampiyonluğu'na da atıfta bulunarak, o yarışta tıpkı Bolt gibi erken start alarak diskalifiye olan ABD'li sprinterin her zaman baskıyı yaşadığını, kendisinin ise onun gibi bir sprinterin yanında yarış kazanmasının mümkün olmadığından hiçbir yarışta baskı hissetmediğini söylemişti.
Kendisinden 15 yaş küçük genç adamlarla aşık atan bu yaşlı kurt kariyerinin sonunda bronz madalyaya ulaşarak ülkesinde efsanesini daha da pekiştirdi. Saint Kitts and Nevis'li sprinter için bu küçük ülke, ülkenin tek ve en önemli caddesine dünya şampiyonu olduğunda onun ismini vererek Collins'i onore etmişti. Artık ülkenin ismini değiştirirler bu üçüncülükten sonra diye düşünmüyor değil insan.
Hele ki ilk 50 metreyi önde geçtiğinde mutfakta oturduğum sandalyenin tepesine çıkmış "Aman Allah'ım, bu bir rüya mı" diye tepiniyordum. Rüyadan ikinci 50 metrede uyandırdı Yohan Blake. Usain Bolt dışında diğer atletlerin ortalama bir 100 metre yarışında ilk üçe girmesi dahi zor ama kader böyle birşey. Asafa Powel ve Tyson Gay'in belki de Dünya Şampiyonası'na gelememeleri, Usain Bolt'un diskalifiye olması... Hepsi bir araya geldi ve Kim Collins'i kürsüye taşıdı.
Tarihin en yavaş 100 metre şampiyonu, 2011 Dünya Şampiyonası'nda da yavaş bir yarıştan kazançlı çıktı. Çok ilginçtir ama 9:58'e gelen dünya rekoruna rağmen finalde sadece birinci gelen Blake on saniyenin altına inebildi.
25 Temmuz 2011 Pazartesi
Bir Adam Varmış
Bir adam varmış. Temiz saf bir delikanlıymış vaktiyle. Hep mutlu olmak istemiş. Hep çevresindekiler de mutlu olsunlar ki mutluluğu artsın istemiş. Bir adam varmış seneler önce bir hata yapmış. O zaman daha gençmiş, ya da toymuş aslında gençlikten öte. Yıllarca o hatasının cezasını ödemiş.
Bir adam varmış, üzerine yıkılmış yıllarca bütün suçlamalar. Hep iki yüzlülükle, dürüst olmamakla suçlanmış. Hep dalavere çevirir, yalan söyler, işleri bulandırır, başkalarını etkisi altına alır denmiş. Sevdikleri bile düşman bellemişler zaman içerisinde. Ne ona yaranabilmiş, ne buna yaranabilmiş.
Bir adam varmış, elinde avucunda ne varsa mutlu olmaya adamış. Maddiyat değil burada konu olan, manevi olarak... Sağlığını bile görmezlikten gelmiş, sigaraları, paketleri yemiş. Üzülmüş, içine atmış, içindekiler dolmuş taşmış.
Bir adam varmış, mutlu da olmuş ama ebedi bir mutlu sona her ulaşacağında öyle tokatlar yemiş ki tekrar geriye dönmüş. Yılmamış bir daha demiş, mutlu günler yakında... Bir adam varmış mutsuzsam ben de mutlu olmak için gemileri yakayım demiş içinden...
Oysa o adam güven için, temiz bir gelecek için konuşmuş durmuş hayatı boyunca da. Kimseler kırılmasın, herkes birbirini düşman bellemesin diye didinmiş. Gereğinde bu uğurda bazılarını da silmiş defterden. Silerken acı çekmiş mi, hem de çok... Ama ne demek istediğini anlatabilmesi için gerekliymiş.
Sonra gemileri yakmış mı? Belli değil. Birileri bir takım kayıtlara ulaşmışlar. O kayıtlar suça teşebbüsü belgeler nitelikteymiş. Ama onun suçu zaten düşünmesiymiş. Bir adam varmış, o adam adam değilmiş. En azından bir kişinin gözünde. En azından birilerinin gözünde. En azından toplumun büyük bir kısmının gözünde.
Oysa o adam ne yaptıysa sevdiği için yapmış. İçine attıklarını dışa vurunca da suçlanmış. Oysa o adamın da zayıflıkları varmış. Dağ gibi duran yıkılmaz denilen adam aslında içten içe yıkılıyormuş zaten. Kimse yıkılmaz değilmiş ki o ayakta dursun.
Bir adam varmış... Yıkılmış. Kendi eliyle mi başkalarının eliyle mi? Ne farkeder yıkıldıktan sonra...
Not: Ne bir kuruma, ne bir kişiye yazılmış bir yazıdır bu. İsteyen istediği kişiyi bu adamın yerine koyarak okuyabilir. Ne benim, ne bir başkası, ne arkadaşım, ne de bana anlatılan bir hikaye. Hayatında en azından birkaç kez dönülmez hatalar yapan bir insan için yazılmış bir yazı.
Bir adam varmış, üzerine yıkılmış yıllarca bütün suçlamalar. Hep iki yüzlülükle, dürüst olmamakla suçlanmış. Hep dalavere çevirir, yalan söyler, işleri bulandırır, başkalarını etkisi altına alır denmiş. Sevdikleri bile düşman bellemişler zaman içerisinde. Ne ona yaranabilmiş, ne buna yaranabilmiş.
Bir adam varmış, elinde avucunda ne varsa mutlu olmaya adamış. Maddiyat değil burada konu olan, manevi olarak... Sağlığını bile görmezlikten gelmiş, sigaraları, paketleri yemiş. Üzülmüş, içine atmış, içindekiler dolmuş taşmış.
Bir adam varmış, mutlu da olmuş ama ebedi bir mutlu sona her ulaşacağında öyle tokatlar yemiş ki tekrar geriye dönmüş. Yılmamış bir daha demiş, mutlu günler yakında... Bir adam varmış mutsuzsam ben de mutlu olmak için gemileri yakayım demiş içinden...
Oysa o adam güven için, temiz bir gelecek için konuşmuş durmuş hayatı boyunca da. Kimseler kırılmasın, herkes birbirini düşman bellemesin diye didinmiş. Gereğinde bu uğurda bazılarını da silmiş defterden. Silerken acı çekmiş mi, hem de çok... Ama ne demek istediğini anlatabilmesi için gerekliymiş.
Sonra gemileri yakmış mı? Belli değil. Birileri bir takım kayıtlara ulaşmışlar. O kayıtlar suça teşebbüsü belgeler nitelikteymiş. Ama onun suçu zaten düşünmesiymiş. Bir adam varmış, o adam adam değilmiş. En azından bir kişinin gözünde. En azından birilerinin gözünde. En azından toplumun büyük bir kısmının gözünde.
Oysa o adam ne yaptıysa sevdiği için yapmış. İçine attıklarını dışa vurunca da suçlanmış. Oysa o adamın da zayıflıkları varmış. Dağ gibi duran yıkılmaz denilen adam aslında içten içe yıkılıyormuş zaten. Kimse yıkılmaz değilmiş ki o ayakta dursun.
Bir adam varmış... Yıkılmış. Kendi eliyle mi başkalarının eliyle mi? Ne farkeder yıkıldıktan sonra...
Not: Ne bir kuruma, ne bir kişiye yazılmış bir yazıdır bu. İsteyen istediği kişiyi bu adamın yerine koyarak okuyabilir. Ne benim, ne bir başkası, ne arkadaşım, ne de bana anlatılan bir hikaye. Hayatında en azından birkaç kez dönülmez hatalar yapan bir insan için yazılmış bir yazı.
24 Haziran 2011 Cuma
Enes Kanter'in Takımı Belli Oldu
Biliyorum son zamanlarda çok fazla basketbol yazıyorum ama futboldan daha fazla içerik veriyor bana açıkçası boş transfer gündeminin olduğu şu günlerde. Neyse beklenen haberi bu sabah gözümü açar açmaz okudum.
Enes Kanter NBA draftında üçüncü sıradan Utah'a gitti. Artık Mehmet Okur ile takım arkadaşı. Eski sağlam ismler yok tabi artık Utah'ta. Kirilenko, Earl Watson (ikisi de free agent), Raja Bell, Al Jefferson, Paul Milsap gibi bugün için NBA'de ortalama diyebileceğimiz isimler arasında uzun rotasyonu da vasat olan takımın içerisinde bolca yer bulacaktır. Sezonu 39 galibiyet, 43 mağlubiyetle bitiren ve play off dışında kalan takım sadece Enes ile ne kadar ivme kazanır bilinmez ama Enes'in performansının parlayacağı bir gerçek.
Kendisine güven çok üst düzeyde olan bu adam aynı zamanda Milli Takım'ın ve Türk basketbolunun da geleceği. Fenerbahçe'de süre aldığı dönemlerden itibaren izlediğim Enes o dönem bağıra bağıra geliyorum diyordu. Nitekim üçüncü sıradan seçilerek NBA draftında en üst sıradan seçilen Türk basketbolcu ünvanını da kaptı.
Beni esas şaşırtan Fenerbahçe'nin yeni transferi Bojan Bogdanovic'in 31. sırada Miami Heat tarafından draft edilmesi oldu. Bunu da ek bir bilgi olarak geçelim.
Enes Kanter NBA draftında üçüncü sıradan Utah'a gitti. Artık Mehmet Okur ile takım arkadaşı. Eski sağlam ismler yok tabi artık Utah'ta. Kirilenko, Earl Watson (ikisi de free agent), Raja Bell, Al Jefferson, Paul Milsap gibi bugün için NBA'de ortalama diyebileceğimiz isimler arasında uzun rotasyonu da vasat olan takımın içerisinde bolca yer bulacaktır. Sezonu 39 galibiyet, 43 mağlubiyetle bitiren ve play off dışında kalan takım sadece Enes ile ne kadar ivme kazanır bilinmez ama Enes'in performansının parlayacağı bir gerçek.
Kendisine güven çok üst düzeyde olan bu adam aynı zamanda Milli Takım'ın ve Türk basketbolunun da geleceği. Fenerbahçe'de süre aldığı dönemlerden itibaren izlediğim Enes o dönem bağıra bağıra geliyorum diyordu. Nitekim üçüncü sıradan seçilerek NBA draftında en üst sıradan seçilen Türk basketbolcu ünvanını da kaptı.
Beni esas şaşırtan Fenerbahçe'nin yeni transferi Bojan Bogdanovic'in 31. sırada Miami Heat tarafından draft edilmesi oldu. Bunu da ek bir bilgi olarak geçelim.
20 Haziran 2011 Pazartesi
Michael Jordan-Lebron James Karşılaştırması
Önce Aceto'ya girdim oradan da yazının linkine tıklayarak Yiğiter Uluğ'un yazısına. Paylaşmadan edemedim. Efsane olmak kolay değil, önce sağlam bir metabolizma gerekiyor ki hazmedebilesin. Bakın efsane nasıl olunuyor aşağıdaki iki demeç ortaya koyuyor zaten. Daha bir şampiyonluk kazanamayan Lebron kariyeri boyunca Michael Jordan'ın kılı olamaz bana kalırsa...
“Sizler, Chicago kentinin insanları, yaşamınızı kazanmak için bütün gün, son derece zor koşullarda çalışıyorsunuz. Bizim yaptığımız ise, yorucu bir günün sonunda size yalnızca keyifli birkaç saat geçirtebilmek... Chicago’luların bir başka kente gittiklerinde gurur duyabilecekleri bir şeylere sahip olmalarını sağlamak... Bu yüzden bu şampiyonluğu size armağan etmek istiyorum. Bu kupa sizin hakkınız.”
(1997. Michael Jordan’ın kazanılan şampiyonluğu kutlamak için toplanan 200 bin Chicago taraftarına yaptığı konuşmadan)
“Benim kazanmamam için dua edenler şimdi sevinebilirler. Ama yarın sabah uyandıklarında hepsi yine aynı yaşamlara, bugün sahip oldukları aynı kişisel sorunlara geri dönmüş olacaklar. Bense bugünkü gibi yaşamayı sürdüreceğim, ailemle birlikte mutlu hayatıma devam edeceğim.” (2011. Miami Heat’in kaybettiği final serisinden sonra LeBron James’in yapmış olduğu basın toplantısından),(7616,29759,100128),(7616,29554,100063),(7616,30046,102613))
“Sizler, Chicago kentinin insanları, yaşamınızı kazanmak için bütün gün, son derece zor koşullarda çalışıyorsunuz. Bizim yaptığımız ise, yorucu bir günün sonunda size yalnızca keyifli birkaç saat geçirtebilmek... Chicago’luların bir başka kente gittiklerinde gurur duyabilecekleri bir şeylere sahip olmalarını sağlamak... Bu yüzden bu şampiyonluğu size armağan etmek istiyorum. Bu kupa sizin hakkınız.”
(1997. Michael Jordan’ın kazanılan şampiyonluğu kutlamak için toplanan 200 bin Chicago taraftarına yaptığı konuşmadan)
“Benim kazanmamam için dua edenler şimdi sevinebilirler. Ama yarın sabah uyandıklarında hepsi yine aynı yaşamlara, bugün sahip oldukları aynı kişisel sorunlara geri dönmüş olacaklar. Bense bugünkü gibi yaşamayı sürdüreceğim, ailemle birlikte mutlu hayatıma devam edeceğim.” (2011. Miami Heat’in kaybettiği final serisinden sonra LeBron James’in yapmış olduğu basın toplantısından)
14 Haziran 2011 Salı
Sonunda İyiler Her Zaman Kazanır
Mavs'ın bu seriden galip ayrılabileceği pekçok basketbolseverin tahmin edemediği ama romantik bir bekleyişle umut ettiği bir sondu. Loser olmanın ne demek olduğunu çok iyi bilen pekçok basketbolsever, Loser takımı Mavs'ın, kariyerinin sonlarına gelmiş Dirk Novitzski, Jason Kidd, Jason Terry gibi yıldızlarıyla o yüzüğü takmasını bekliyordu.Bugüne kadar o yüzüğü takamayan efsanelerin hatrına belki bu beklenti seri ilerledikçe büyüdü. Özellikle Wade ve Le Bron'un kameralara yansıyan ahmakça öksürüp, tıksırma hareketlerinden sonra daha da bir ister olduk. MJ mi Lebron mu gibi saçma bir tartışma konusu açıldığından beri birilerinin Lebron'culara gerekli cevabı vermesi gerektiğini düşündük. Chicago serisini bu kadar rahat geçince umutlarımız kırılmaya başladı ama Loser'lar geldi gerçek birer kovboy olduklarını gösterdiler.
Bu seriden şu sonuçlar çıktı bize de:
- Air Jordan'ı asla bir daha besmelesiz ağzımıza almamalı, onu herhangi bir basketbolcu ile karşılaştırmamalıyız.
- Miami Heat Wade'indir, kimse o rolü bu adamdan alamaz.
- (Wade ve Lebron için): Ne oldum deme ne olacağım de, ya da ağır ol molla sansınlar.
- Sonunda iyiler herzaman olmasa da bazen kazanıyor işte.
- Boynuz kulağı geçi mi yoksa? Avrupa basketbolunun yıldızı Amerikan basketbolunun yıldızlarını parkeye gömdü.
3 Haziran 2011 Cuma
Gölgede ve Güneşte Basketbol
Bu seriyi kimin kazanacağının hiçbir önemi yok. Eğer siz de benim gibi 70'ler kuşağının ortalarında dünyaya geldiyseniz ve siz de benim gibi Beyaz Gölge etkisiyle basketbola başlayıp 80'lerdeki Fenerbahçe-Galatasaray maçlarını hatırlıyorsanız bir basketbolseverin en çok özlediği, istediği finali tekrar izliyor olmak bile keyif verecektir.
Bırakın Fenerbahçe'nin beşi bir yerde yapmasını, bırakın Galatasaray'ın bu yıl ki sportif başarısızlığını bir kenara ve bu nefis final serisinin tadına varın. Dile kolay üzerinden 26 yıl geçmiş, neredeyse bir ömrün 1/3'ü. 84-85 sezonunda Aliço'yu Calvin'i, Dawkins'i, Scearce'ü, yerli Kareem Abdulcabbar olan Efe'yi izleyen bir kuşak olarak bugün kendimi şanslı hissetmememin nedeni bu iki kadronun o yıllarda yaptığı maçların da doyumsuz bir tat bırakıyor olmasıydı.
O yıllarda ligi domine eden takımlardan biriydi Galatasaray, Fenerbahçe ise ilk şampiyonluğunu Aliço kaptanlığında yine takip eden yıllarda kazanacaktı. Neler yoktu ki ligde, Eczacıbaşı, Gaziantep'ten Beslenspor, Karşıyaka, İTÜ, Çukurova...
Basketbol kalitesi tabi ki bu düzeyde değildi ama o jenerasyon bize Scearce gibi top dolaştırmayı, o yıllarda çembere basamasak da Calvin gibi Dawkins gibi pozlar vermeyi , Efe gibi hook shot atmayı (sonradan o pozların da hookların da orjinalinin NBA'de olduğunun farkına vardık) öğretti. Hatta daha sonraları o hook shotlar o kadar moda oldu ki eline basket topu değmiş değmemiş herkes basket sahasına çıktı mı en az bir kez üç sayı çizgisinin dışından hook shot ile basket atmayı denedi. Bir başka deyişle hook shot karpuzlamadan sonra milli ve geleneksel şut biçimimiz haline geldi.
İşte biz de o yıllarda okuduğumuz illerin yerel kulüp takımlarında basketbol oynamaya başladık. Önce sokak basketbolu ile başlayan kariyerimiz zaman içerisinde parkede bu işin ilmiyle zone yapan, set hücumu oynayan birer basketbolcuya dönüştü. Turnikeyi üçüncü adımında sıçrayıp bırakanlar, kafasının üstüne kadar topu sektirenler (dönemin moda terimiyle boy stepsi yapanlar), tek kollular (sadece sağ ile top sürüp sol elini yanında aksesuar olarak taşıyanlar) biraz olsun çözdü bu sporun inceliklerini. Yine biraz da onların sayesinde öğrendik aslında gezegenimizde bu işin kitabını yazan Larry Bird'ü, Magic Johnson'ı, gelmiş geçmiş en büyük basketbolcu Jordan'ı. Yugoslav ekolünü, SSCB'yi... Rahmetli Drazan Petroviç gibi üçlük atmayı ama sokamamayı. Kendi ilk beşimizde bir Arvidas Sabonis aramayı.
Zaman tabi ki birçoğumuzu harcadı, yetenekli veya değil (benim gibi kazma olanlar üniversite yıllarında bıraktı oynamayı ya da basketbol onları bıraktı) o yıllarda eline basket topu değenlerin birçoğu şimdilerde farklı farklı iş kollarında çalışıyorlar. Çok çok azı basketbolu profesyonel anlamda devam ettirebildi. Ama o yılları yaşayan herkesin aklının bir köşesinde Fenerbahçe-Galatasaray maçları yer etti.
Fenerbahçe-Galatasaray maçları bir jenerasyonun onlarla birlikte sokaklarda demir çemberleri döverek yarısı gölgede, yarısı güneşte kalan beton sahalarda başlayan basketbol hikayeleriydi aslında.
Bırakın Fenerbahçe'nin beşi bir yerde yapmasını, bırakın Galatasaray'ın bu yıl ki sportif başarısızlığını bir kenara ve bu nefis final serisinin tadına varın. Dile kolay üzerinden 26 yıl geçmiş, neredeyse bir ömrün 1/3'ü. 84-85 sezonunda Aliço'yu Calvin'i, Dawkins'i, Scearce'ü, yerli Kareem Abdulcabbar olan Efe'yi izleyen bir kuşak olarak bugün kendimi şanslı hissetmememin nedeni bu iki kadronun o yıllarda yaptığı maçların da doyumsuz bir tat bırakıyor olmasıydı.
O yıllarda ligi domine eden takımlardan biriydi Galatasaray, Fenerbahçe ise ilk şampiyonluğunu Aliço kaptanlığında yine takip eden yıllarda kazanacaktı. Neler yoktu ki ligde, Eczacıbaşı, Gaziantep'ten Beslenspor, Karşıyaka, İTÜ, Çukurova...
Basketbol kalitesi tabi ki bu düzeyde değildi ama o jenerasyon bize Scearce gibi top dolaştırmayı, o yıllarda çembere basamasak da Calvin gibi Dawkins gibi pozlar vermeyi , Efe gibi hook shot atmayı (sonradan o pozların da hookların da orjinalinin NBA'de olduğunun farkına vardık) öğretti. Hatta daha sonraları o hook shotlar o kadar moda oldu ki eline basket topu değmiş değmemiş herkes basket sahasına çıktı mı en az bir kez üç sayı çizgisinin dışından hook shot ile basket atmayı denedi. Bir başka deyişle hook shot karpuzlamadan sonra milli ve geleneksel şut biçimimiz haline geldi.
İşte biz de o yıllarda okuduğumuz illerin yerel kulüp takımlarında basketbol oynamaya başladık. Önce sokak basketbolu ile başlayan kariyerimiz zaman içerisinde parkede bu işin ilmiyle zone yapan, set hücumu oynayan birer basketbolcuya dönüştü. Turnikeyi üçüncü adımında sıçrayıp bırakanlar, kafasının üstüne kadar topu sektirenler (dönemin moda terimiyle boy stepsi yapanlar), tek kollular (sadece sağ ile top sürüp sol elini yanında aksesuar olarak taşıyanlar) biraz olsun çözdü bu sporun inceliklerini. Yine biraz da onların sayesinde öğrendik aslında gezegenimizde bu işin kitabını yazan Larry Bird'ü, Magic Johnson'ı, gelmiş geçmiş en büyük basketbolcu Jordan'ı. Yugoslav ekolünü, SSCB'yi... Rahmetli Drazan Petroviç gibi üçlük atmayı ama sokamamayı. Kendi ilk beşimizde bir Arvidas Sabonis aramayı.
Zaman tabi ki birçoğumuzu harcadı, yetenekli veya değil (benim gibi kazma olanlar üniversite yıllarında bıraktı oynamayı ya da basketbol onları bıraktı) o yıllarda eline basket topu değenlerin birçoğu şimdilerde farklı farklı iş kollarında çalışıyorlar. Çok çok azı basketbolu profesyonel anlamda devam ettirebildi. Ama o yılları yaşayan herkesin aklının bir köşesinde Fenerbahçe-Galatasaray maçları yer etti.
Fenerbahçe-Galatasaray maçları bir jenerasyonun onlarla birlikte sokaklarda demir çemberleri döverek yarısı gölgede, yarısı güneşte kalan beton sahalarda başlayan basketbol hikayeleriydi aslında.
1 Mart 2011 Salı
Kuş Beyinliler
Ne güzel! Yazı yazmak için blogger paneline giriyorum ama okumak için bloguma ulaşamıyorum. Digi digi digiturkler, kuş beyinli eblehler...
11 Aralık 2010 Cumartesi
Sinan Erdem Gay Club: Sigara İçilebilir
Perşembe akşamı bu sezon ilk kez Fenerbahçe'nin Euroleague maçına gittim. Maçla ilgili birşey yazmayacağım, Fenerbahçe iyi değildi ve maçı daha çok kazanmaya ihtiyacı olna Barcelona kazandı. Ama Sinan Erdem ve Euroleague'e yakışmayan o kadar çok şey vardı ki ben bunları yazacağım.
Öncelikle Fenerbahçe Ülker'in molalarda salonu gay cluba çeviren saçma sapan danslarla felaket görüntü sergileyen dans grubundan bahsetmek gerekir. On-on beş erkek iki kere çıktıkları salonda biri kalk gidelim derken diğeri bok yeme otur danslarıyla beni felaket güldürdüler ama organizasyonun kalitesinin içine ettiler. Pota altında capoera, orta sahada techno, aradan parande atarak geçen bir kaç kıllı adam. Görüntü felaket yani.
Devre arasında sigara içmek için dışarı çıkmak istedik. İki kişinin ancak geçebileceği tek bir kapı açılınca ve oraya da 300-400 kişi yüklenince bir rezillik de burada yaşandı. Daha kötüsü ise yerimize dönerken üst katta milletin dışarıya çıkmaya gerek duymadan sigara içiyor olmalarıydı. Katta tek bir güvenlik olmayınca zaten adam kesseler kimsenin haberi olmayacak.
Üçüncü periyod için yerimize otururken basketbolla pek de alakası olmayan iki palabıyık abi bu maç dönmez hocam diyerek salonu terkediyorlardı. Zaten Petit'in Yeri'nde okuduğum taraftar tablosu maçın başından beri çok da farklı değildi. Önümdeki genç kardeşim "Ömer at oğlum üçlüğü" diye gerekli gereksiz her pozisyonda tam gaz yerinden fırlarken, pota arkasında ortamı hareketlendiren grup "Barca p.çlerini şaşkına çeviren tezahüratları" ile baskebol kültürünün içine de ettiler bolca.
Kötü baskebola bu kadar rezil görüntü eklenince "acaba biz Euroleague'de final four oynamayı hakediyor muyuz?" diye düşünmüyor değil insan. Fenerbahçe Ülker Perşembe gecesini bir kenara bırakırsak yakışır final four mücadelesine de bizim için aynı şeyi söylemem mümkün değil.
Öncelikle Fenerbahçe Ülker'in molalarda salonu gay cluba çeviren saçma sapan danslarla felaket görüntü sergileyen dans grubundan bahsetmek gerekir. On-on beş erkek iki kere çıktıkları salonda biri kalk gidelim derken diğeri bok yeme otur danslarıyla beni felaket güldürdüler ama organizasyonun kalitesinin içine ettiler. Pota altında capoera, orta sahada techno, aradan parande atarak geçen bir kaç kıllı adam. Görüntü felaket yani.
Devre arasında sigara içmek için dışarı çıkmak istedik. İki kişinin ancak geçebileceği tek bir kapı açılınca ve oraya da 300-400 kişi yüklenince bir rezillik de burada yaşandı. Daha kötüsü ise yerimize dönerken üst katta milletin dışarıya çıkmaya gerek duymadan sigara içiyor olmalarıydı. Katta tek bir güvenlik olmayınca zaten adam kesseler kimsenin haberi olmayacak.
Üçüncü periyod için yerimize otururken basketbolla pek de alakası olmayan iki palabıyık abi bu maç dönmez hocam diyerek salonu terkediyorlardı. Zaten Petit'in Yeri'nde okuduğum taraftar tablosu maçın başından beri çok da farklı değildi. Önümdeki genç kardeşim "Ömer at oğlum üçlüğü" diye gerekli gereksiz her pozisyonda tam gaz yerinden fırlarken, pota arkasında ortamı hareketlendiren grup "Barca p.çlerini şaşkına çeviren tezahüratları" ile baskebol kültürünün içine de ettiler bolca.
Kötü baskebola bu kadar rezil görüntü eklenince "acaba biz Euroleague'de final four oynamayı hakediyor muyuz?" diye düşünmüyor değil insan. Fenerbahçe Ülker Perşembe gecesini bir kenara bırakırsak yakışır final four mücadelesine de bizim için aynı şeyi söylemem mümkün değil.
17 Kasım 2010 Çarşamba
Rüya
Geldiğinde birçokları onun için sönmüş yıldız yakıştırması yaptı. Birçokları ise Iverson'ın ölüsü oynar dediler. Dün akşam Hemofarm karşısında Iverson'ın ölüsü 15 sayı attı. Maçı Beşiktaş'ın 17 sayıdan nasıl geri verdiğini koça sormak lazım ama 87-84 gibi bir skor ve birkaç dakika vardı sanırım. Iverson öyle bir el üstü üçlük gönderip rakip oyuncu Abdul Hamid'in faulüne maruz kalarak basket attı ki dünya gözüyle bu adamı bir kez daha Türkiye'de izleyeceğimiz için gurur duydum.
25 Ekim 2010 Pazartesi
Yok Artık Lebron James
Böyle bir transferin Türk spor tarihinde bir karşılığı var mıdır bilemiyorum. Ama Allen Iverson gibi bir adamı Türkiye'ye getirmek benim futboldan hatırlayabildiğim bir Hagi, Anelka, Roberto Carlos ya da Guti transferinden daha büyük birşey olsa gerek.
Adamın geldiği artık her yerde ayyuka çıktığına göre Beşiktaş yönetimini tebrik etmek gerekir. Bu saatten sonra transfer yatsa bile öyle bir gümbürtü kopardılar ki bütün dünya bu transferi konuşuyor. Gerçekleşirse yer yerinden oynayacak.
14 yıllık NBA kariyeri ve 26,7 sayı ortalaması. Kim tutar seni Iverson. Varsın Iverson tek başına oynasın, diğerleri otursun izlesin. Varsın Beşiktaş şampiyon olamasın. Kim takar?
13 Eylül 2010 Pazartesi
Tebrikler
Kabul edelim hiçbirimiz Sırbistan maçını izlediğimiz heyecanla izlemedik A.B.D. maçını. Doğal olarak basketbolcularımız da gecenin köründe otellerine gidip yemeklerini yedikten sonra aynı motivasyonla ve enerji ile çıkamadılar A.B.D. karşısına.
17-14 öne geçtiğimiz dakikalarda ise Hidayet'in sakatlanması ve takımı uzunca bir süre yalnız bırakması bu tip finalleri oynamaya en alışık adamdan mahrum etti bizi. Hepsi bahane gibi gözükse de bu bahaneleri dünya ikincisi olduğumuz için üretmek çok keyifli ve de geçerli aslında. Bogdan nedenlerle bahaneler üretip Tanjevic'i bugüne kadar göndermeye çalışanların bugün yaptığı şakşakçılıktan daha geçerli hem de.
A.B.D'yi yener miydik herkesin kendisine sorduğu soru, Kevin Durant'i tutabilseydik yenerdik ise en kolay cevabı. Finale kadar kim tutmuş ki sen tutacaksın derler adama. Ama yenerdik tabi Durant biraz daha vasat oynasaydı ve bir biraz fazla enerjik olabilseydik. İyi günümüze gelmediler ama biz özellikle Durant'in iyi bir gününe geldik. Bana göre turnuvanın en iyi takımı Sırbistan idi ve eşleşmeler farklı olsaydı A.B.D.'yi yenmek için de en güçlü adayımdı. Sırplar yarı finalde bizim gibi sert bir kayayla didişince onlar da şiştiler ertesi gün ve Litvanya'ya kaybettiler.
Son on yılda benim hatırladığım bir Avrupa ikinciliği, iki sekizinciliğimiz, bir dünya dokuzunculuğu ve bir de altıncılığı var milli takımın. Hala buralarda kalmak önemli diyoruz. Evet çıta yükseldi ama milli takım zaten hep oralarda dolaşıyordu. Dolayısıyla Türk spor tarihinin en istikrarlı ve başarılı takım performansını sadece bu dünya kupasına özel değil neredeyse on yıldır sürdürüyorlar.
Dolayısıyla soru bu seviyelerde kalmak olabilir ama bu bugüne kadar bu seviyelerin civarında olmadığımız anlamına gelmemeli. Biz altıncılığı, ilk sekize girmeyi beğenmiyoruz ama bunu sürekli başaran bir takıma herhangi bir spor dalında sahip miyiz bilemiyorum. Kimse güreş ve halter demesin:-)
Velhasıl iyi iş yaptınız be kardeşim. Hepinize helal olsun.
17-14 öne geçtiğimiz dakikalarda ise Hidayet'in sakatlanması ve takımı uzunca bir süre yalnız bırakması bu tip finalleri oynamaya en alışık adamdan mahrum etti bizi. Hepsi bahane gibi gözükse de bu bahaneleri dünya ikincisi olduğumuz için üretmek çok keyifli ve de geçerli aslında. Bogdan nedenlerle bahaneler üretip Tanjevic'i bugüne kadar göndermeye çalışanların bugün yaptığı şakşakçılıktan daha geçerli hem de.
A.B.D'yi yener miydik herkesin kendisine sorduğu soru, Kevin Durant'i tutabilseydik yenerdik ise en kolay cevabı. Finale kadar kim tutmuş ki sen tutacaksın derler adama. Ama yenerdik tabi Durant biraz daha vasat oynasaydı ve bir biraz fazla enerjik olabilseydik. İyi günümüze gelmediler ama biz özellikle Durant'in iyi bir gününe geldik. Bana göre turnuvanın en iyi takımı Sırbistan idi ve eşleşmeler farklı olsaydı A.B.D.'yi yenmek için de en güçlü adayımdı. Sırplar yarı finalde bizim gibi sert bir kayayla didişince onlar da şiştiler ertesi gün ve Litvanya'ya kaybettiler.
Son on yılda benim hatırladığım bir Avrupa ikinciliği, iki sekizinciliğimiz, bir dünya dokuzunculuğu ve bir de altıncılığı var milli takımın. Hala buralarda kalmak önemli diyoruz. Evet çıta yükseldi ama milli takım zaten hep oralarda dolaşıyordu. Dolayısıyla Türk spor tarihinin en istikrarlı ve başarılı takım performansını sadece bu dünya kupasına özel değil neredeyse on yıldır sürdürüyorlar.
Dolayısıyla soru bu seviyelerde kalmak olabilir ama bu bugüne kadar bu seviyelerin civarında olmadığımız anlamına gelmemeli. Biz altıncılığı, ilk sekize girmeyi beğenmiyoruz ama bunu sürekli başaran bir takıma herhangi bir spor dalında sahip miyiz bilemiyorum. Kimse güreş ve halter demesin:-)
Velhasıl iyi iş yaptınız be kardeşim. Hepinize helal olsun.
Dev Adama Dev Forma
Metin Oktay bir trafik kazası ile aramızdan ayrılalı 19 yıl oldu. Blogu okuyanlar bilirler bizim ailede en çok Galatasaraylı ve Fenerbahçeli vardır. Babamın dayısı (4-5 ay önce rahmetli oldu) daha birkaç sene öncesine kadar her yıl mezarını ziyaret ederdi.
Hep tartışıldı onun gibi kaptan, onun formasını hakeden bir oyuncu gelmedi Galatasaray'a diye. O formanın içerisinde gerçek bir dev vardı (bana dedemin ve büyük dayımın anlattıkları). Şimdi onun adına yaptırılan dev forma bu akşam Galatasaray - Gaziantepspor maçında taraftarlar ile buluşacak.
Galatasaray'ın ana sponsoru Türk Telekom tarafından hazırlanan forma taraftarlar tarafından maç öncesinde Ali Sami Yen Stadyumu’nun etrafında imzalanarak daha sonra Galatasaray Spor Kulübü müzesinde yerini alacak. Böylece kral sevenlerine imza veremeyecek ama sevenleri krala sevgilerinin altına imza atmış olacaklar.
Hep tartışıldı onun gibi kaptan, onun formasını hakeden bir oyuncu gelmedi Galatasaray'a diye. O formanın içerisinde gerçek bir dev vardı (bana dedemin ve büyük dayımın anlattıkları). Şimdi onun adına yaptırılan dev forma bu akşam Galatasaray - Gaziantepspor maçında taraftarlar ile buluşacak.
Galatasaray'ın ana sponsoru Türk Telekom tarafından hazırlanan forma taraftarlar tarafından maç öncesinde Ali Sami Yen Stadyumu’nun etrafında imzalanarak daha sonra Galatasaray Spor Kulübü müzesinde yerini alacak. Böylece kral sevenlerine imza veremeyecek ama sevenleri krala sevgilerinin altına imza atmış olacaklar.
12 Eylül 2010 Pazar
0.5 saniye
0.5 saniye farkla finaldeyiz. Çok ama çok küçük bir fark değil mi? Bir basketbol maçının 4.800de biri. Ve bu süre bizi Dünya Basketbol Şampiyonası'nın finaline taşıdı. Eğer Kerem Tunçeri 0.5 saniye gecikse biz bu gece finalde olamayacaktık. Ya da Velickovic'in son 0.5 saniyedeki şutuna Semih yetişemese ve o top bizim potamıza girse...
Bu 0.5 saniye için 2001'den beri bekliyorduk Bu süre zarfında takımı Tanjevic'e emanet edip istikrardan yana bir politika izleyen basketbol federasyonu hedefi 2010 olarak koyduklarından dolayı bu hedef doğrultusunda bugün Milli Takım finalde ise ayakta alkışlanmalı. Türkiye gibi istikrarın olmadığı bir ülkede Tanjevic'in arkasında durdukları için. Sonra da Tanjevic ve takımdaki her oyuncu, teknik adam, doktor, masör her kim varsa...
Bu 0.5 saniye alın terinin ürünü. 40 dakika boyunca ribaunt, asist, üçlük yüzdesi gibi hayati istatistiklerde geride kapadığımız bir maçı alın terini ortaya koyarak kazandık. Ellerimiz titremedi mi, evet titredi. Bizi bu maça kadar taşıyan adamlardan Ersan bu maçı kaldıramadı, Ömer Aşık önceki maçlardaki Ömer Aşık değildi. Ama tecrübeliler takımı sırtlarına aldılar. Hidayet tam bir lider gibiydi hem skorda hem de manevi anlamda. Ömer Onan takımı arkadan itti. Kerem Tunçeri son üç dört dakikada öldürücü yumrukları vurdu. Ender takımın en kararlı adamlarındandı tıpkı Semih gibi. Maçın hiçbir anında hiç kimse savaşmaktan vazgeçmedi.
Öyle ki maçta her Sırbistan'ı yakaladık dediğimizde Teodosic'in, Keselj'nin, Savanovic'in, Velickovic'in bizi yere yıkabilecek üçlükleri geliyor ve maç biranda yine 7-8 sayı farka ulaşıyordu. Pes etmedik, salondaki etkisiz taraftarı da ayağa kaldırdık. Yine rakibi yakaladık. Son birkaç dakikada ise artık stres olma zamanı Sırplar'ındı. Zira maç sonuna kadar koparamadıkları fark maç sonunda hala enselerinde nefeslerini hissettikleri 12 Dev Adam Sırp takımı gibi mükemmel bir düzende işleyen mekanizmayı bile bozdu.
0.5 saniye kala Kerem'in turnikesi potadan içeri girdiğinde ise aslında yüzümüze gülen şanstan öte yıllardır sürdürülen istikrarlı bir işin meyvesiydi sadece. O 0.5 saniye için uzun yıllar geçti ama değdi. Sırbistan bu turnuvada en beğendiğim ve en çok çekindiğim takımdı. Turnuvanın ilk günlerinde Yunanistan'ı da geçtikten sonra son dörde kalacağımızdan emindim ama Sırbistan'ı geçebileceğimize çok ihtimal vermiyordum.
Pazar akşamı oynanacak A.B.D maçını kazanırız ya da kaybederiz ancak biz daha şanslıyız. Çünkü bu Sırbistan önümüzdeki on seneye damga vuracak bir takım ve A.B.D'den daha iyi bana göre. Ama yine de tek maçlık oyunlarda herşey olabilir. Sıbistan karşısında müthiş bir efor harcadık ve rakibimizden 2-3 saat daha az dinleneceğiz. Olsun Tanjevic'e yine güveniyorum, o dememiş miydi biz turnuva sonunda daha diri kalmak için ağır antremanlar yapıyoruz diye.
Herşey 0.5 saniye içindi, hayatımızın en güzel 0.5 saniyesi için.
Bu 0.5 saniye için 2001'den beri bekliyorduk Bu süre zarfında takımı Tanjevic'e emanet edip istikrardan yana bir politika izleyen basketbol federasyonu hedefi 2010 olarak koyduklarından dolayı bu hedef doğrultusunda bugün Milli Takım finalde ise ayakta alkışlanmalı. Türkiye gibi istikrarın olmadığı bir ülkede Tanjevic'in arkasında durdukları için. Sonra da Tanjevic ve takımdaki her oyuncu, teknik adam, doktor, masör her kim varsa...
Bu 0.5 saniye alın terinin ürünü. 40 dakika boyunca ribaunt, asist, üçlük yüzdesi gibi hayati istatistiklerde geride kapadığımız bir maçı alın terini ortaya koyarak kazandık. Ellerimiz titremedi mi, evet titredi. Bizi bu maça kadar taşıyan adamlardan Ersan bu maçı kaldıramadı, Ömer Aşık önceki maçlardaki Ömer Aşık değildi. Ama tecrübeliler takımı sırtlarına aldılar. Hidayet tam bir lider gibiydi hem skorda hem de manevi anlamda. Ömer Onan takımı arkadan itti. Kerem Tunçeri son üç dört dakikada öldürücü yumrukları vurdu. Ender takımın en kararlı adamlarındandı tıpkı Semih gibi. Maçın hiçbir anında hiç kimse savaşmaktan vazgeçmedi.
Öyle ki maçta her Sırbistan'ı yakaladık dediğimizde Teodosic'in, Keselj'nin, Savanovic'in, Velickovic'in bizi yere yıkabilecek üçlükleri geliyor ve maç biranda yine 7-8 sayı farka ulaşıyordu. Pes etmedik, salondaki etkisiz taraftarı da ayağa kaldırdık. Yine rakibi yakaladık. Son birkaç dakikada ise artık stres olma zamanı Sırplar'ındı. Zira maç sonuna kadar koparamadıkları fark maç sonunda hala enselerinde nefeslerini hissettikleri 12 Dev Adam Sırp takımı gibi mükemmel bir düzende işleyen mekanizmayı bile bozdu.
0.5 saniye kala Kerem'in turnikesi potadan içeri girdiğinde ise aslında yüzümüze gülen şanstan öte yıllardır sürdürülen istikrarlı bir işin meyvesiydi sadece. O 0.5 saniye için uzun yıllar geçti ama değdi. Sırbistan bu turnuvada en beğendiğim ve en çok çekindiğim takımdı. Turnuvanın ilk günlerinde Yunanistan'ı da geçtikten sonra son dörde kalacağımızdan emindim ama Sırbistan'ı geçebileceğimize çok ihtimal vermiyordum.
Pazar akşamı oynanacak A.B.D maçını kazanırız ya da kaybederiz ancak biz daha şanslıyız. Çünkü bu Sırbistan önümüzdeki on seneye damga vuracak bir takım ve A.B.D'den daha iyi bana göre. Ama yine de tek maçlık oyunlarda herşey olabilir. Sıbistan karşısında müthiş bir efor harcadık ve rakibimizden 2-3 saat daha az dinleneceğiz. Olsun Tanjevic'e yine güveniyorum, o dememiş miydi biz turnuva sonunda daha diri kalmak için ağır antremanlar yapıyoruz diye.
Herşey 0.5 saniye içindi, hayatımızın en güzel 0.5 saniyesi için.
9 Eylül 2010 Perşembe
Altına Hücum
8 Eylül bir basketbol bayramıydı adeta. 1 gün önce oynanan Arjantin-Brezilya maçının heyecanı bitmeden salonda Sırbistan-İspanya ve ardından Türkiye-Slovenya maçını izlemek için salonda yerimi aldım. Sırbistan-İspanya mücadelesi bu turnuvanın en iyi üç maçından biriydi ki ben bu maçla birlikte ABD-Brezilya maçını da çıplak gözle izleme imkanı bulmuştum.
Türkiye maçına geçmeden önce kısaca Sırbistan-İspanya çeyrek finalinden bahsetmek gerekirse açık söyleyeyim Sırplar beni çok korkuttu. Gasol'un yokluğunda favorim zaten onlardı ve ben İspanya'nın bizim için daha iyi bir eşleşme olacağını düşünüyordum. Böyle düşünmemin nedeni ise 12 kişilik kadrosunda Sırplar'ın her oyuncusunun ortalamanın üzerinde şutör olması etkendi. Nitekim İspanya rakibinden daha iyi savunma yapmasına ve çok iyi hücum etmesine rağmen Sırpları durduramadı. Maç 89-89'a geldiğinde ben dahil salonda pek çok kişi uzatma izlemek niyetindeydi. Ancak maç boyu pek ortalarda gözükmeyen Teodosic'in bitime 3 saniye kala 24 saniye süreleri dolarken hiç telaşa kapılmadan son derece bilinçli ve yaklaşık 8-8,5 metreden attığı ölümcül şut herşeyi bitiren basket oldu.
Gazı alıp Türkiye maçını beklemey başladık. Slovenya'yı geçeceğimizi tahmin etmekle birlikte Lakovic-Dragic ikilisinin performansını merak ediyordum. Nitekim özellikle Dragic ve Nachbar ile etkili başladı Slovenler oyuna. Ancak bu etkinlik sadece 5 dakika sürdü ve ilk periyodun ortalarından itibaren takımımız sazı eline aldı. Turnuva boyunca başarılı bir şekilde yaptığımız baskılı alan savunması bu maçta adam adamaya döndü ve belki de bu Slovenlerin hiç beklemediği birşeydi. Dakikalar geçtikçe oyuncularımızın oyun iştahı artarak devam etti.
Kısaca aslında maç ikinci periyodun sonunda sona ermişti. Tekniğe taktiğe sığmayan bir açlıkla oynadı takımımız. Geçen yıl haketmediği bir şekilde elendiği ve 5-8 maçları sonunda tüm konsantrasyon kaybıyla sekizinciliğe mahkum olduğumuz Avrupa Şampiyonası'nın acısını çıkarmaya yeminli gibiydiler. Fransa maçının üçüncü çeyreği bittiğinde skorbordda 71-45 yazıyordu. Dün ise daha da vahim, tam 28 sayılık bir fark vardı üçüncü çeyreğin sonunda.
Tarihe canlı tanıklık ettim bir kez daha. Çok mutluyum ve Cumartesi salona gitmeyi dört gözle bekliyorum. Maç sonunda Ömer Onan'ın söylediği çok doğru birşey vardı. Geçen yıl da bu kadar istekli ve iyiydik ancak şanssız Yunanistan maçından sonra konsantrasyonumuzu tamamen kaybettik. Aslında o günlerdeki iyi oyun 2010'daki başarının da sinyaliydi.
Tanjevic'i hep eleştirdik rotasyonu abartıyor diye ama bugün bu takım 12 kişi ile oynuyorsa ve her maç bu kadar diri kalabiliyorsa en az 10 kişinin bayağı dağılımlı süre alıp takıma katkı sağlamasından dolayı bunu başarabiliyor. Bu yol artık altın madalya yolu, başkası da olur, başarıdır ama bizi kesmez.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















