Bülent Uygun'u Bucaspor'dan istifası üzerine yaptığı açıklama altta noktasına virgülüne dokunmadan yeralıyor. Bülent Uygun Eskişehirspor'a gitmeyebilir, ancak eğer yeni gelen yönetim işgüzarca davranıp yollarını ayırmak istemediyse ve Bülent Uygun'un istifasında şu ana kadar gün yüzüne çıkmış başka bir bit yeniği yoksa ben bu açıklamayı son derece iki yüzlü bulurum.
Aksi halde tabi ki o şartları değerlendirip ayrı bir yazı yazarım ama şu açıklama benim için gemiyi terkedip gitmekten öteye geçmez. Yarı yolda böyle karar alan bir teknik adamı da geçmişi ne olursa olsun kendi takımımda görmek istemem. Tekrar altını çizerek bu yazıyı bugünkü koşullar ve bilgiler doğrultusunda yazdığımı belirtiyor ve yazının geri kalanında Bülent Uygun'un sözlerine yer veriyorum:
"Değerli Futbol Kamuoyu, 2010-2011 futbol sezonunda sevgili başkan Mehmet Bektur’la birlikte başladığım Bucaspor teknik direktörlüğüne gelirken, vizyon olarak elimizdeki kısıtlı imkanlarla başarıyı hedefleyen bir kadro oluşturarak iyi futbol oynayan bir takım ve netice alınması hedefini koyduk. Aradan geçen zaman zarfında oynadığımız futbol’un; puan durumuyla paralel gitmeyen göstergesi ve yeni başkanımız sayın Şeref Üstündağ’ın göreve gelmesi daha sağlıklı bir vizyon ve bakış açısı oluşturabilmeleri nedeniyle milli takım maçları nedeniyle verilen aranın da bu değerlendirmeye katkısı olacağını düşünerek bu görevimden istifa ettim. Hiç şüphem yok ki, oluşturduğumuz kadronun yeni yeni uyumu, adaptasyonu ve kaliteli isimlerden oluşması başarıyı da beraberinde getirecektir. Bana duydukları güven, karşılıklı sevgi ve saygıdan dolayı, başta Bucaspor yönetimi olmak üzere, yönetim kuruluna, futbolcularına ve Bucaspor taraftarına sonsuz sevgi ve şükranlarımı sunarım"
4 Ekim 2010 Pazartesi
Nuri Şahin
Son günlerde sıkça tartışılan bir konu: Nuri Şahin fırtınası Bundesliga'da eserken neden Milli Takım kadrosuna alınmıyor ya da alınsa bile Emre Belözoğlu'nun arkasında kalıyor. Buradaki temel savlardan biri Nuri Şahin'in Emre'nin daha gerisinde bir futbolcu olduğu.
Bu sezonki performansına baktığımızda çok da katılamıyorum aslında. Nuri Şahin'in orta alanda Emre ile beraber görev alması durumunda defansif bir zaafiyet doğabileceği tartışılıyor ancak benim düşünceme göre defansif görevi ağırlıklı olarak yüklenmesi gereken adam zaten Emre Belözoğlu. Ayrıca Milli Takım'da değerlendirilmesi gereken bir başka isim de Mehmet Topla. La Liga liderinde son haftalarda banko oynayan Mehmet Topal ile bu yıl Bundesliga'da fırtına gibi esen Nuri Şahin'in oluşturduğu bir orta saha son günlerde benim kulağıma daha hoş geliyor.
Hiddink geleceğin takımında Nuri Şahin için çok güzel sözler söylemiş ki doğrudur. Ben Emre Belözoğlu'nda yaşı itibariyle değil futbolu itibariyle bu geleceği pek göremiyorum. Zira son on yıldır belki de en az sakatlandığı sezonu geçtiğimiz yıl geçirmesine rağmen hala Emre'nin ligde 25 maçın üzerine çıkabileceği konusunda şüphelerim var.
Ondan da öte Hiddink'e yeni bir yapılanmadan çok Milli Takım ile uluslararası düzeyde başarı misyonunu yüklememize rağmen Hiddink'in bunu yeni yapılanma çerçevesinde başarabileceği kanaatine sahibim. Yeni yapılanma sürecine dahil edilecek pekçok isim de var aslında ama bunların içerisinde en ön plana çıkan ve üzerine bir iskelet inşa edilecek isim Nuri Şahin. Ve bence Mehmet Topal ile de takımı yıllarca taşıyacak potansiyelleri var.
Bu sezonki performansına baktığımızda çok da katılamıyorum aslında. Nuri Şahin'in orta alanda Emre ile beraber görev alması durumunda defansif bir zaafiyet doğabileceği tartışılıyor ancak benim düşünceme göre defansif görevi ağırlıklı olarak yüklenmesi gereken adam zaten Emre Belözoğlu. Ayrıca Milli Takım'da değerlendirilmesi gereken bir başka isim de Mehmet Topla. La Liga liderinde son haftalarda banko oynayan Mehmet Topal ile bu yıl Bundesliga'da fırtına gibi esen Nuri Şahin'in oluşturduğu bir orta saha son günlerde benim kulağıma daha hoş geliyor.
Hiddink geleceğin takımında Nuri Şahin için çok güzel sözler söylemiş ki doğrudur. Ben Emre Belözoğlu'nda yaşı itibariyle değil futbolu itibariyle bu geleceği pek göremiyorum. Zira son on yıldır belki de en az sakatlandığı sezonu geçtiğimiz yıl geçirmesine rağmen hala Emre'nin ligde 25 maçın üzerine çıkabileceği konusunda şüphelerim var.
Ondan da öte Hiddink'e yeni bir yapılanmadan çok Milli Takım ile uluslararası düzeyde başarı misyonunu yüklememize rağmen Hiddink'in bunu yeni yapılanma çerçevesinde başarabileceği kanaatine sahibim. Yeni yapılanma sürecine dahil edilecek pekçok isim de var aslında ama bunların içerisinde en ön plana çıkan ve üzerine bir iskelet inşa edilecek isim Nuri Şahin. Ve bence Mehmet Topal ile de takımı yıllarca taşıyacak potansiyelleri var.
Kara Mamba
Fenerbahçeliler mutlu ama iki haftada alınan bol gollü galibiyetler için şimdilik temkinli konuşmak gerekiyor. Tabi ki Fenerbahçe açısından oyunda iyi olan yönler var ama bu takımın yeterli tempoya ulaştığı ve oyun planını geliştirdiği anlamına gelmiyor.
Van Hoijdoonk'tan bu yana böyle bir forvet oyuncusu görmedi Fenerbahçe. Semih'i bir kenara bırakıyorum ama Kara Mamba Niang 8 Güiza, 12 Kezman gücünde. Çapraz koşularla rakip defansı bayıltıyor, topla dribling yapıyor, adam eksiltiyor, kafaya çıkıyor, sırtı dönük, yüzü dönük oynuyor ve en önemlisi gol atıyor. Altı maçta yedi gollük bir performans çok uzun zamandır görülmedi Fenerbahçe'de. En son yaklaşık on beş yıl önce falan Elvir Boliç yedi maçta on gole ulaştığından beri. Kara Mamba'nın bu görkemli perfomansı düşünüldüğünde aslında Aykut Kocaman'ın elindeki hazine Daum ve Zico'ya oranla ne kadar şanslı olduğunu gösteriyor.
Alex'i kazanıyor olmak doğru tercih, zaten aksi olsaydı Aykut Kocaman sezon sonunu göremezdi. Dia ile birlikte Niang'ı da kattığımızda önemli bir hücum üçgeni oluşturdular. Gençlerbirliği karşısında atılan üçüncü gol ise takımın arzusunu gösteriyor. Bunların hepsi önemli, Yobo'nun her geçen gün defansı daha toparlayan performansı da. Ama hiç kimse farkında değil, Selçuk'un sakatlanmasıyla o bölgede Cristian'a mahkum kalmak yine takımı bir iki vites düşürecek bir etken. Transfer döneminde bu bölgeyi es geçerek Yobo'yu tercih etmek daha doğru bir karar gibi gözükse de bu bölgede Emre'nin 25-26 maç düzeyinde kalan performansı, Selçuk'un neredeyse sezonu kapatması ve Cristian'ın vasatı aşmayan oyunu şimdi daha çok gözler önüne serecek orta alan zaafiyetini.
Aykut Kocaman'ın çözüm bulması gereken birinci konu artık orta saha. Kara Mamba işini yapıyor, hücum hattı da gerekli desteği sağlıyor. Kanatlar çok iyi olmayabilir ama her maç belirli bir performans sergiliyorlar. Defanstaki sorunlar da gitgide azalırken orta alanının ortasındaki bu sıkıntı acilen giderilmeli.
Van Hoijdoonk'tan bu yana böyle bir forvet oyuncusu görmedi Fenerbahçe. Semih'i bir kenara bırakıyorum ama Kara Mamba Niang 8 Güiza, 12 Kezman gücünde. Çapraz koşularla rakip defansı bayıltıyor, topla dribling yapıyor, adam eksiltiyor, kafaya çıkıyor, sırtı dönük, yüzü dönük oynuyor ve en önemlisi gol atıyor. Altı maçta yedi gollük bir performans çok uzun zamandır görülmedi Fenerbahçe'de. En son yaklaşık on beş yıl önce falan Elvir Boliç yedi maçta on gole ulaştığından beri. Kara Mamba'nın bu görkemli perfomansı düşünüldüğünde aslında Aykut Kocaman'ın elindeki hazine Daum ve Zico'ya oranla ne kadar şanslı olduğunu gösteriyor.
Alex'i kazanıyor olmak doğru tercih, zaten aksi olsaydı Aykut Kocaman sezon sonunu göremezdi. Dia ile birlikte Niang'ı da kattığımızda önemli bir hücum üçgeni oluşturdular. Gençlerbirliği karşısında atılan üçüncü gol ise takımın arzusunu gösteriyor. Bunların hepsi önemli, Yobo'nun her geçen gün defansı daha toparlayan performansı da. Ama hiç kimse farkında değil, Selçuk'un sakatlanmasıyla o bölgede Cristian'a mahkum kalmak yine takımı bir iki vites düşürecek bir etken. Transfer döneminde bu bölgeyi es geçerek Yobo'yu tercih etmek daha doğru bir karar gibi gözükse de bu bölgede Emre'nin 25-26 maç düzeyinde kalan performansı, Selçuk'un neredeyse sezonu kapatması ve Cristian'ın vasatı aşmayan oyunu şimdi daha çok gözler önüne serecek orta alan zaafiyetini.
Aykut Kocaman'ın çözüm bulması gereken birinci konu artık orta saha. Kara Mamba işini yapıyor, hücum hattı da gerekli desteği sağlıyor. Kanatlar çok iyi olmayabilir ama her maç belirli bir performans sergiliyorlar. Defanstaki sorunlar da gitgide azalırken orta alanının ortasındaki bu sıkıntı acilen giderilmeli.
1 Ekim 2010 Cuma
Gömlek Büyük Geldi
Kısa bir Bursaspor değerlendirmesi yapalım. Ligde kayıpsız ilerliyorlar, en iddialı kadroya sahip Beşiktaş'ın da önündeler. Ama Şampiyonlar Ligi çok farklı ve Rapid Wien ile oynamaya benzemiyor işte.
Bu turnuvanın gediklisi olan ama son derece vasat Glaskow Rangers karşısında etkili oynuyor gözüküp elde var sıfır ile dönüyorsunuz vatana. Hiç kuşku yok ki yabancı oyuncuları Türkiye ortalamasının üzerinde ama Şampiyonlar Ligi'nde sahneye çıktığınızda vasat. Insua'nın oyuna Ergiç'in yerine girmesi bayağı bir canlılık getirdi takıma ama Insua dışında oyunu basit oynayan yok.
Volkan bizim ligimizde durdurulamıyor ama vasat Glaskow defansı bile kendisinden ikinci bir şans istendiğinde bu şansı vermiyor. Oysa Şampiyonlar Ligi'nde topu bir sağa bir sola çekeyim yapamazsınız. İki kişinin arasına girme cüretini de pek göstertmiyorlar size. Naismith'in attığı gol ise ancak bizim gibi bir ligde yenecek cinsten. Kafa ile yapılan ortaya altıpas içerisinde iki defans oyuncusu ve kalecinin önünden vurdurmak olacak iş değil.
Nitekim Bursaspor yerelde iyi, globalde kötü bir resim çiziyor. Ama iyi niyetli oynadıkları ve ellerinden geleni tüm tecrübesizliklerine rağmen yaptıkları bir gerçek. Avrupa Ligi'nde daha fazla iş çıkartırlardı ama Şampiyonlar Ligi bir iki gömlek fazla geldi.
Bu turnuvanın gediklisi olan ama son derece vasat Glaskow Rangers karşısında etkili oynuyor gözüküp elde var sıfır ile dönüyorsunuz vatana. Hiç kuşku yok ki yabancı oyuncuları Türkiye ortalamasının üzerinde ama Şampiyonlar Ligi'nde sahneye çıktığınızda vasat. Insua'nın oyuna Ergiç'in yerine girmesi bayağı bir canlılık getirdi takıma ama Insua dışında oyunu basit oynayan yok.
Volkan bizim ligimizde durdurulamıyor ama vasat Glaskow defansı bile kendisinden ikinci bir şans istendiğinde bu şansı vermiyor. Oysa Şampiyonlar Ligi'nde topu bir sağa bir sola çekeyim yapamazsınız. İki kişinin arasına girme cüretini de pek göstertmiyorlar size. Naismith'in attığı gol ise ancak bizim gibi bir ligde yenecek cinsten. Kafa ile yapılan ortaya altıpas içerisinde iki defans oyuncusu ve kalecinin önünden vurdurmak olacak iş değil.
Nitekim Bursaspor yerelde iyi, globalde kötü bir resim çiziyor. Ama iyi niyetli oynadıkları ve ellerinden geleni tüm tecrübesizliklerine rağmen yaptıkları bir gerçek. Avrupa Ligi'nde daha fazla iş çıkartırlardı ama Şampiyonlar Ligi bir iki gömlek fazla geldi.
Beşiktaş Tam Yol
Uzun zaman oldu ama buradayım. Araya bazı sıkıntılar girince yazamadım. Hatta futbol gündemini de takip edemedim. Ta ki son iki güne kadar. Dün akşam Rapid Wien karşısında Beşiktaş'ın oynamak istediği oyunu izleyip bir kez daha bu sezon ki düzenini beğendim.
Schuster'in Hilbert'ten bir sağ bek yaratması Beşiktaş'ta yapılan en iyi işlerden biri. Schuster rotasyonu o kadar iyi yapıyor ki zaten kadrosu da rotasyona müsait, hiçbir futbolcuyu küstürmüyor, hiçbir futbolcu yedek kulübesinde yatacak zamanı bulamıyor. Takımda herkes hazır. Oynadığı oyun henüz üst düzey değil ama felsefe olarak Süper Lig'in ötesinde. Dün akşam geçen sezonun yerden yere vurulan Tabata'sı bu sezon ki iyi oyunlarına bir yenisini daha ekledi. Bobo açıldı ve devam ediyor gollerine. Holosko'yu çok bencilce davrandığı iki pozisyon için suçlayabilirsiniz. Ama içindeki gol atma isteğini gösteriyor her iki pozisyon da. Tıpkı attığı golde topu kaleci Hebl'dan söküp alışı gibi.
Ernst ve Aurelio'nun performansları, Necip'in ilk onbirde olsun ya da dün akşam ki gibi sonradan girsin hiç farketmeyen oyunu Beşiktaş'ı taşıyan bir başka güç. Defansta sıkıntılar var, hem ilk golde hem de verilen pozisyonlarda dağınık yakalanabiliyorlar. Tek yumuşak karınları belki de ama bu defansif anlayış da vasatın altında değil. Yani Fenerbahçe'deki gibi felaket habercisi görüntü yok.
Guti ve Quaresma'dan hiç bahsetmeyeceğim. Onların varlığı takımın diğer oyuncularını heveslendiren, oynamaya iten etken olarak bile yeterli. 40'a merdiven dayayan İbrahim Üzülmez bugün itibariyle Türkiye'nin en iyi sol beki oldu tekrar.
Rakip yine Beşiktaş ayarında değil, bunu not düşelim ve Beşiktaş zorluk derecesi yüksek maçlarda şu anda sıkıntı yaşayabilir. Ama bu dönemi kayıpsız atlatan bir takımın lig ilerledikçe daha az sıkıntı yaşayacağını düşünüyorum.
Schuster'in Hilbert'ten bir sağ bek yaratması Beşiktaş'ta yapılan en iyi işlerden biri. Schuster rotasyonu o kadar iyi yapıyor ki zaten kadrosu da rotasyona müsait, hiçbir futbolcuyu küstürmüyor, hiçbir futbolcu yedek kulübesinde yatacak zamanı bulamıyor. Takımda herkes hazır. Oynadığı oyun henüz üst düzey değil ama felsefe olarak Süper Lig'in ötesinde. Dün akşam geçen sezonun yerden yere vurulan Tabata'sı bu sezon ki iyi oyunlarına bir yenisini daha ekledi. Bobo açıldı ve devam ediyor gollerine. Holosko'yu çok bencilce davrandığı iki pozisyon için suçlayabilirsiniz. Ama içindeki gol atma isteğini gösteriyor her iki pozisyon da. Tıpkı attığı golde topu kaleci Hebl'dan söküp alışı gibi.
Ernst ve Aurelio'nun performansları, Necip'in ilk onbirde olsun ya da dün akşam ki gibi sonradan girsin hiç farketmeyen oyunu Beşiktaş'ı taşıyan bir başka güç. Defansta sıkıntılar var, hem ilk golde hem de verilen pozisyonlarda dağınık yakalanabiliyorlar. Tek yumuşak karınları belki de ama bu defansif anlayış da vasatın altında değil. Yani Fenerbahçe'deki gibi felaket habercisi görüntü yok.
Guti ve Quaresma'dan hiç bahsetmeyeceğim. Onların varlığı takımın diğer oyuncularını heveslendiren, oynamaya iten etken olarak bile yeterli. 40'a merdiven dayayan İbrahim Üzülmez bugün itibariyle Türkiye'nin en iyi sol beki oldu tekrar.
Rakip yine Beşiktaş ayarında değil, bunu not düşelim ve Beşiktaş zorluk derecesi yüksek maçlarda şu anda sıkıntı yaşayabilir. Ama bu dönemi kayıpsız atlatan bir takımın lig ilerledikçe daha az sıkıntı yaşayacağını düşünüyorum.
13 Eylül 2010 Pazartesi
Tebrikler
Kabul edelim hiçbirimiz Sırbistan maçını izlediğimiz heyecanla izlemedik A.B.D. maçını. Doğal olarak basketbolcularımız da gecenin köründe otellerine gidip yemeklerini yedikten sonra aynı motivasyonla ve enerji ile çıkamadılar A.B.D. karşısına.
17-14 öne geçtiğimiz dakikalarda ise Hidayet'in sakatlanması ve takımı uzunca bir süre yalnız bırakması bu tip finalleri oynamaya en alışık adamdan mahrum etti bizi. Hepsi bahane gibi gözükse de bu bahaneleri dünya ikincisi olduğumuz için üretmek çok keyifli ve de geçerli aslında. Bogdan nedenlerle bahaneler üretip Tanjevic'i bugüne kadar göndermeye çalışanların bugün yaptığı şakşakçılıktan daha geçerli hem de.
A.B.D'yi yener miydik herkesin kendisine sorduğu soru, Kevin Durant'i tutabilseydik yenerdik ise en kolay cevabı. Finale kadar kim tutmuş ki sen tutacaksın derler adama. Ama yenerdik tabi Durant biraz daha vasat oynasaydı ve bir biraz fazla enerjik olabilseydik. İyi günümüze gelmediler ama biz özellikle Durant'in iyi bir gününe geldik. Bana göre turnuvanın en iyi takımı Sırbistan idi ve eşleşmeler farklı olsaydı A.B.D.'yi yenmek için de en güçlü adayımdı. Sırplar yarı finalde bizim gibi sert bir kayayla didişince onlar da şiştiler ertesi gün ve Litvanya'ya kaybettiler.
Son on yılda benim hatırladığım bir Avrupa ikinciliği, iki sekizinciliğimiz, bir dünya dokuzunculuğu ve bir de altıncılığı var milli takımın. Hala buralarda kalmak önemli diyoruz. Evet çıta yükseldi ama milli takım zaten hep oralarda dolaşıyordu. Dolayısıyla Türk spor tarihinin en istikrarlı ve başarılı takım performansını sadece bu dünya kupasına özel değil neredeyse on yıldır sürdürüyorlar.
Dolayısıyla soru bu seviyelerde kalmak olabilir ama bu bugüne kadar bu seviyelerin civarında olmadığımız anlamına gelmemeli. Biz altıncılığı, ilk sekize girmeyi beğenmiyoruz ama bunu sürekli başaran bir takıma herhangi bir spor dalında sahip miyiz bilemiyorum. Kimse güreş ve halter demesin:-)
Velhasıl iyi iş yaptınız be kardeşim. Hepinize helal olsun.
17-14 öne geçtiğimiz dakikalarda ise Hidayet'in sakatlanması ve takımı uzunca bir süre yalnız bırakması bu tip finalleri oynamaya en alışık adamdan mahrum etti bizi. Hepsi bahane gibi gözükse de bu bahaneleri dünya ikincisi olduğumuz için üretmek çok keyifli ve de geçerli aslında. Bogdan nedenlerle bahaneler üretip Tanjevic'i bugüne kadar göndermeye çalışanların bugün yaptığı şakşakçılıktan daha geçerli hem de.
A.B.D'yi yener miydik herkesin kendisine sorduğu soru, Kevin Durant'i tutabilseydik yenerdik ise en kolay cevabı. Finale kadar kim tutmuş ki sen tutacaksın derler adama. Ama yenerdik tabi Durant biraz daha vasat oynasaydı ve bir biraz fazla enerjik olabilseydik. İyi günümüze gelmediler ama biz özellikle Durant'in iyi bir gününe geldik. Bana göre turnuvanın en iyi takımı Sırbistan idi ve eşleşmeler farklı olsaydı A.B.D.'yi yenmek için de en güçlü adayımdı. Sırplar yarı finalde bizim gibi sert bir kayayla didişince onlar da şiştiler ertesi gün ve Litvanya'ya kaybettiler.
Son on yılda benim hatırladığım bir Avrupa ikinciliği, iki sekizinciliğimiz, bir dünya dokuzunculuğu ve bir de altıncılığı var milli takımın. Hala buralarda kalmak önemli diyoruz. Evet çıta yükseldi ama milli takım zaten hep oralarda dolaşıyordu. Dolayısıyla Türk spor tarihinin en istikrarlı ve başarılı takım performansını sadece bu dünya kupasına özel değil neredeyse on yıldır sürdürüyorlar.
Dolayısıyla soru bu seviyelerde kalmak olabilir ama bu bugüne kadar bu seviyelerin civarında olmadığımız anlamına gelmemeli. Biz altıncılığı, ilk sekize girmeyi beğenmiyoruz ama bunu sürekli başaran bir takıma herhangi bir spor dalında sahip miyiz bilemiyorum. Kimse güreş ve halter demesin:-)
Velhasıl iyi iş yaptınız be kardeşim. Hepinize helal olsun.
Dev Adama Dev Forma
Metin Oktay bir trafik kazası ile aramızdan ayrılalı 19 yıl oldu. Blogu okuyanlar bilirler bizim ailede en çok Galatasaraylı ve Fenerbahçeli vardır. Babamın dayısı (4-5 ay önce rahmetli oldu) daha birkaç sene öncesine kadar her yıl mezarını ziyaret ederdi.
Hep tartışıldı onun gibi kaptan, onun formasını hakeden bir oyuncu gelmedi Galatasaray'a diye. O formanın içerisinde gerçek bir dev vardı (bana dedemin ve büyük dayımın anlattıkları). Şimdi onun adına yaptırılan dev forma bu akşam Galatasaray - Gaziantepspor maçında taraftarlar ile buluşacak.
Galatasaray'ın ana sponsoru Türk Telekom tarafından hazırlanan forma taraftarlar tarafından maç öncesinde Ali Sami Yen Stadyumu’nun etrafında imzalanarak daha sonra Galatasaray Spor Kulübü müzesinde yerini alacak. Böylece kral sevenlerine imza veremeyecek ama sevenleri krala sevgilerinin altına imza atmış olacaklar.
Hep tartışıldı onun gibi kaptan, onun formasını hakeden bir oyuncu gelmedi Galatasaray'a diye. O formanın içerisinde gerçek bir dev vardı (bana dedemin ve büyük dayımın anlattıkları). Şimdi onun adına yaptırılan dev forma bu akşam Galatasaray - Gaziantepspor maçında taraftarlar ile buluşacak.
Galatasaray'ın ana sponsoru Türk Telekom tarafından hazırlanan forma taraftarlar tarafından maç öncesinde Ali Sami Yen Stadyumu’nun etrafında imzalanarak daha sonra Galatasaray Spor Kulübü müzesinde yerini alacak. Böylece kral sevenlerine imza veremeyecek ama sevenleri krala sevgilerinin altına imza atmış olacaklar.
12 Eylül 2010 Pazar
0.5 saniye
0.5 saniye farkla finaldeyiz. Çok ama çok küçük bir fark değil mi? Bir basketbol maçının 4.800de biri. Ve bu süre bizi Dünya Basketbol Şampiyonası'nın finaline taşıdı. Eğer Kerem Tunçeri 0.5 saniye gecikse biz bu gece finalde olamayacaktık. Ya da Velickovic'in son 0.5 saniyedeki şutuna Semih yetişemese ve o top bizim potamıza girse...
Bu 0.5 saniye için 2001'den beri bekliyorduk Bu süre zarfında takımı Tanjevic'e emanet edip istikrardan yana bir politika izleyen basketbol federasyonu hedefi 2010 olarak koyduklarından dolayı bu hedef doğrultusunda bugün Milli Takım finalde ise ayakta alkışlanmalı. Türkiye gibi istikrarın olmadığı bir ülkede Tanjevic'in arkasında durdukları için. Sonra da Tanjevic ve takımdaki her oyuncu, teknik adam, doktor, masör her kim varsa...
Bu 0.5 saniye alın terinin ürünü. 40 dakika boyunca ribaunt, asist, üçlük yüzdesi gibi hayati istatistiklerde geride kapadığımız bir maçı alın terini ortaya koyarak kazandık. Ellerimiz titremedi mi, evet titredi. Bizi bu maça kadar taşıyan adamlardan Ersan bu maçı kaldıramadı, Ömer Aşık önceki maçlardaki Ömer Aşık değildi. Ama tecrübeliler takımı sırtlarına aldılar. Hidayet tam bir lider gibiydi hem skorda hem de manevi anlamda. Ömer Onan takımı arkadan itti. Kerem Tunçeri son üç dört dakikada öldürücü yumrukları vurdu. Ender takımın en kararlı adamlarındandı tıpkı Semih gibi. Maçın hiçbir anında hiç kimse savaşmaktan vazgeçmedi.
Öyle ki maçta her Sırbistan'ı yakaladık dediğimizde Teodosic'in, Keselj'nin, Savanovic'in, Velickovic'in bizi yere yıkabilecek üçlükleri geliyor ve maç biranda yine 7-8 sayı farka ulaşıyordu. Pes etmedik, salondaki etkisiz taraftarı da ayağa kaldırdık. Yine rakibi yakaladık. Son birkaç dakikada ise artık stres olma zamanı Sırplar'ındı. Zira maç sonuna kadar koparamadıkları fark maç sonunda hala enselerinde nefeslerini hissettikleri 12 Dev Adam Sırp takımı gibi mükemmel bir düzende işleyen mekanizmayı bile bozdu.
0.5 saniye kala Kerem'in turnikesi potadan içeri girdiğinde ise aslında yüzümüze gülen şanstan öte yıllardır sürdürülen istikrarlı bir işin meyvesiydi sadece. O 0.5 saniye için uzun yıllar geçti ama değdi. Sırbistan bu turnuvada en beğendiğim ve en çok çekindiğim takımdı. Turnuvanın ilk günlerinde Yunanistan'ı da geçtikten sonra son dörde kalacağımızdan emindim ama Sırbistan'ı geçebileceğimize çok ihtimal vermiyordum.
Pazar akşamı oynanacak A.B.D maçını kazanırız ya da kaybederiz ancak biz daha şanslıyız. Çünkü bu Sırbistan önümüzdeki on seneye damga vuracak bir takım ve A.B.D'den daha iyi bana göre. Ama yine de tek maçlık oyunlarda herşey olabilir. Sıbistan karşısında müthiş bir efor harcadık ve rakibimizden 2-3 saat daha az dinleneceğiz. Olsun Tanjevic'e yine güveniyorum, o dememiş miydi biz turnuva sonunda daha diri kalmak için ağır antremanlar yapıyoruz diye.
Herşey 0.5 saniye içindi, hayatımızın en güzel 0.5 saniyesi için.
Bu 0.5 saniye için 2001'den beri bekliyorduk Bu süre zarfında takımı Tanjevic'e emanet edip istikrardan yana bir politika izleyen basketbol federasyonu hedefi 2010 olarak koyduklarından dolayı bu hedef doğrultusunda bugün Milli Takım finalde ise ayakta alkışlanmalı. Türkiye gibi istikrarın olmadığı bir ülkede Tanjevic'in arkasında durdukları için. Sonra da Tanjevic ve takımdaki her oyuncu, teknik adam, doktor, masör her kim varsa...
Bu 0.5 saniye alın terinin ürünü. 40 dakika boyunca ribaunt, asist, üçlük yüzdesi gibi hayati istatistiklerde geride kapadığımız bir maçı alın terini ortaya koyarak kazandık. Ellerimiz titremedi mi, evet titredi. Bizi bu maça kadar taşıyan adamlardan Ersan bu maçı kaldıramadı, Ömer Aşık önceki maçlardaki Ömer Aşık değildi. Ama tecrübeliler takımı sırtlarına aldılar. Hidayet tam bir lider gibiydi hem skorda hem de manevi anlamda. Ömer Onan takımı arkadan itti. Kerem Tunçeri son üç dört dakikada öldürücü yumrukları vurdu. Ender takımın en kararlı adamlarındandı tıpkı Semih gibi. Maçın hiçbir anında hiç kimse savaşmaktan vazgeçmedi.
Öyle ki maçta her Sırbistan'ı yakaladık dediğimizde Teodosic'in, Keselj'nin, Savanovic'in, Velickovic'in bizi yere yıkabilecek üçlükleri geliyor ve maç biranda yine 7-8 sayı farka ulaşıyordu. Pes etmedik, salondaki etkisiz taraftarı da ayağa kaldırdık. Yine rakibi yakaladık. Son birkaç dakikada ise artık stres olma zamanı Sırplar'ındı. Zira maç sonuna kadar koparamadıkları fark maç sonunda hala enselerinde nefeslerini hissettikleri 12 Dev Adam Sırp takımı gibi mükemmel bir düzende işleyen mekanizmayı bile bozdu.
0.5 saniye kala Kerem'in turnikesi potadan içeri girdiğinde ise aslında yüzümüze gülen şanstan öte yıllardır sürdürülen istikrarlı bir işin meyvesiydi sadece. O 0.5 saniye için uzun yıllar geçti ama değdi. Sırbistan bu turnuvada en beğendiğim ve en çok çekindiğim takımdı. Turnuvanın ilk günlerinde Yunanistan'ı da geçtikten sonra son dörde kalacağımızdan emindim ama Sırbistan'ı geçebileceğimize çok ihtimal vermiyordum.
Pazar akşamı oynanacak A.B.D maçını kazanırız ya da kaybederiz ancak biz daha şanslıyız. Çünkü bu Sırbistan önümüzdeki on seneye damga vuracak bir takım ve A.B.D'den daha iyi bana göre. Ama yine de tek maçlık oyunlarda herşey olabilir. Sıbistan karşısında müthiş bir efor harcadık ve rakibimizden 2-3 saat daha az dinleneceğiz. Olsun Tanjevic'e yine güveniyorum, o dememiş miydi biz turnuva sonunda daha diri kalmak için ağır antremanlar yapıyoruz diye.
Herşey 0.5 saniye içindi, hayatımızın en güzel 0.5 saniyesi için.
Kına Yakın
İnsanın bir Fenerbahçe maçı yazası gelmiyor artık. Zaten bu işin bu yönetim vizyonuyla olmayacağını, Aykut Hocamızın düşündükleri ile yaptıkları arasında ortada çok ciddi farklar ve tutarsızlıklar olduğunu defalarca yazdık.
Bu ülkenin çok bilmiş futbol bilgiçleri, sağda solda yazı yazanlar, kahve köşelerinde futbolla alakası olmayıp bir sezonda üç tane maç izlemeden sallayanlar şimdi kına yaksınlar. Beğenmedikleri Zico bir şampiyonluk, bir lig ikinciliği bir de Şampiyonlar Ligi çeyrek finali getirdi, ağızlarından eleştiriyi düşümedikleri Daum bu takımın başında kaldığı dört sezonda iki şampiyonluk ve iki kez de son hafta kaybedilerek yine de Şampiyonlar Ligi bileti sağlayan değerli iki ikincilik kazandırdı.
Vizyon sahibi yönetimimizde bu iki teknik adamı sepet havasıyla gönderdi. Eşek bağlasan bu takım şampiyon olurdu hani. Malesef eşeği sağlam kazığa bağlayamadılar.
Not: Şimdi bu yazıyı okup eşek ifadesini birine atfedebilirler, alaksı yok. Kimseye eşek demedim.
9 Eylül 2010 Perşembe
Altına Hücum
8 Eylül bir basketbol bayramıydı adeta. 1 gün önce oynanan Arjantin-Brezilya maçının heyecanı bitmeden salonda Sırbistan-İspanya ve ardından Türkiye-Slovenya maçını izlemek için salonda yerimi aldım. Sırbistan-İspanya mücadelesi bu turnuvanın en iyi üç maçından biriydi ki ben bu maçla birlikte ABD-Brezilya maçını da çıplak gözle izleme imkanı bulmuştum.
Türkiye maçına geçmeden önce kısaca Sırbistan-İspanya çeyrek finalinden bahsetmek gerekirse açık söyleyeyim Sırplar beni çok korkuttu. Gasol'un yokluğunda favorim zaten onlardı ve ben İspanya'nın bizim için daha iyi bir eşleşme olacağını düşünüyordum. Böyle düşünmemin nedeni ise 12 kişilik kadrosunda Sırplar'ın her oyuncusunun ortalamanın üzerinde şutör olması etkendi. Nitekim İspanya rakibinden daha iyi savunma yapmasına ve çok iyi hücum etmesine rağmen Sırpları durduramadı. Maç 89-89'a geldiğinde ben dahil salonda pek çok kişi uzatma izlemek niyetindeydi. Ancak maç boyu pek ortalarda gözükmeyen Teodosic'in bitime 3 saniye kala 24 saniye süreleri dolarken hiç telaşa kapılmadan son derece bilinçli ve yaklaşık 8-8,5 metreden attığı ölümcül şut herşeyi bitiren basket oldu.
Gazı alıp Türkiye maçını beklemey başladık. Slovenya'yı geçeceğimizi tahmin etmekle birlikte Lakovic-Dragic ikilisinin performansını merak ediyordum. Nitekim özellikle Dragic ve Nachbar ile etkili başladı Slovenler oyuna. Ancak bu etkinlik sadece 5 dakika sürdü ve ilk periyodun ortalarından itibaren takımımız sazı eline aldı. Turnuva boyunca başarılı bir şekilde yaptığımız baskılı alan savunması bu maçta adam adamaya döndü ve belki de bu Slovenlerin hiç beklemediği birşeydi. Dakikalar geçtikçe oyuncularımızın oyun iştahı artarak devam etti.
Kısaca aslında maç ikinci periyodun sonunda sona ermişti. Tekniğe taktiğe sığmayan bir açlıkla oynadı takımımız. Geçen yıl haketmediği bir şekilde elendiği ve 5-8 maçları sonunda tüm konsantrasyon kaybıyla sekizinciliğe mahkum olduğumuz Avrupa Şampiyonası'nın acısını çıkarmaya yeminli gibiydiler. Fransa maçının üçüncü çeyreği bittiğinde skorbordda 71-45 yazıyordu. Dün ise daha da vahim, tam 28 sayılık bir fark vardı üçüncü çeyreğin sonunda.
Tarihe canlı tanıklık ettim bir kez daha. Çok mutluyum ve Cumartesi salona gitmeyi dört gözle bekliyorum. Maç sonunda Ömer Onan'ın söylediği çok doğru birşey vardı. Geçen yıl da bu kadar istekli ve iyiydik ancak şanssız Yunanistan maçından sonra konsantrasyonumuzu tamamen kaybettik. Aslında o günlerdeki iyi oyun 2010'daki başarının da sinyaliydi.
Tanjevic'i hep eleştirdik rotasyonu abartıyor diye ama bugün bu takım 12 kişi ile oynuyorsa ve her maç bu kadar diri kalabiliyorsa en az 10 kişinin bayağı dağılımlı süre alıp takıma katkı sağlamasından dolayı bunu başarabiliyor. Bu yol artık altın madalya yolu, başkası da olur, başarıdır ama bizi kesmez.
8 Eylül 2010 Çarşamba
Umuda Yolculuk Güzel Başladı
Kazakistan karşısında aldığımız 3-0'lık galibiyet Belçika maçına bir ölçü değildi klişesi çerçevesinde aslında görmemiz gereken nasıl kolay pozisyon verdiğimiz gerçeğini görmezden gelmek olmazdı. Nitekim Kazakistan gibi 5. sınıf bir takıma verdiğimiz pozisyonlar Belçika maçında gol olup döndü kalemize.
Geri gelip maçı verdik, sonra tekrar geri aldık ama açıkçası yediğimiz gollerde ne kadar defansiz zaaflar gösterdiysek Arda'nın galibiyeti getiren golünde de o kadar şanslıydık. Öte yandan koca bir 45 dakika aslında Hiddink'in Tuncay'ı forvete çekip rakibin göbeğini onun yapacağı koşularla dağıtma planı işlemeyince ikinci yarı bu takımın gerçek forveti Semih'e dönmesiyle kalan 45 dakikada atılan 3 gol ise ümit verici bir durum bizim adımıza.
İlk yarıdan tek farkı Tuncay'ı kanata yakın bir pozisyona kaydırıp, Semih'i forvetin en uç noktasına koymak oldu Hiddink'in taktik planında ama işledi. Tuncay rakip defansı kendi üzerine çekerken Semih o alanda etkili olma imkanı buldu.Hücum hattındaki bu hareketlilik Hamit'in de daha fazla alan bulmasına yaradı. Takımın sağ kanadı açısından Gökhan Gönül'ün daha erken girmesi belki de rakibi daha erken çözmek anlamında bir hamle olabilirdi ama geç de olsa bu hamleyi de gördük Hiddink'ten.
Oyuna başlangıcı orta şeker ama müdahaleleri yerinde oldu Hollanda'lı teknik adamın. Velhasıl 6 puan cepte ve Belçika 0 puan ile başladı. Almanya maçından çıkacak bir beraberlik yolu yarılamak anlamına gelir. Şimdi hesaplar tamamen bunun üzerine yapılmalı. Ama defanstaki sıkıntılara acil çözüm bulunması şartıyla. Onur ne kadar yetenekli olursa olsun henüz Milli Takımı'n kalecisi değil. Bunu net bir şekilde gösterdi.
Topun durması bizim için tehlikeli. İlk golde Servet'in Van Buyten'e vurdurduğu kafa kadar Onur'un kalesini her iki golde boşaltması geri dönülmez hatalar. Geri döndüysek şans da yanımızda olduğundan.
6 Eylül 2010 Pazartesi
Yürüyoruz
Dün akşam Sinan Erdem'den üçüncü periyodun sonunda çıkmadıysam bunun iki nedeni vardı. Birincisi basketbolcularımızın maç sonundaki kutlamasını izleyebilmek, ikincisi ise ilk kez gittiğim Sinan Erdem'in büyülü atmosferi.
Üçüncü çeyrek Ömer'in tiplemesiyle 71-45 bittiğinde maç da bitmişti zaten. Eğer aynı oyun disipliniyle devam etseydik Fransa 60 sayıyı bulamayacaktı ki son çeyrek onların istediği "koş koş ata" dönünce maç sonu fark 18'e kadar geriledi. Maçı başından sonuna kadar domine eden Milli Takımımız son derece atletik ancak atletik olmak dışında hiçbir özelliği olmayan Fransız takımını parkeye gömdü. Hidayet turnuvanın başından beri ilk kez sayı yükünü sırtlayıp üç çeyrekte 20 sayıyı buldu. Sinan'ın ekstra katkısı yadsınamaz düzeydeydi. Pota altını belki de en az domine ettiğimiz maçlardan biriydi ve gerek de kalmadı zaten.
Fransızların yaptığımız baskılı alan savunması karşısında yüzdeli dış atış yapması ya da içeri drive ederek savunma dengesini bozması gerkiyordu lakin her ikisini de beceremediler. Diaw'ı son derece ağır buldum, televizyondan izlediğim Diaw daha hareketli ve zayıftı, dün akşam izlediğim ise en az benim kadar göbekli.
Türkiye'nin rakibi Slovenya çeyrek finalde. Elbette bugüne kadar oynadığımız takımlar içerisinde hepsinden daha zorlu ve en çok Yunanistan ile benzerlik gösteren bir ekip. Ama kendi ülkemizde saha seyirci ve hakem avantajıyla bu turu da geçeceğimizi söyleyebilirim. Kabul etmek gerkir ki turnuvanın en sert savunmasını yapıyor olmamızın bir nedeni de evsahibi olmamız. Bu da bir turnuvaya evsahipliği yapmanın ne kadar büyük bir avantaj olduğunu gösteriyor. Zira bu turnuva Fransa'da da olabilirdi. Ama bugün itibariyle dağ başını duman aldı, takımımız finale doğru alıyor. Tanjevic bu turnuvayı kazanırsak tüm bu koşullar altında bir Hollywood hikayesi yaratacak kadar muhteşem bir iş çıkarmış olacak. Bu sefer hasta adamı ayağa kaldıran basketbol olma yolunda.
Sinan Erdem'den ayrıca tekrar bahsetmemek mümkün değil. Orası artık Türkiye'nin yeni baskebol mabedi. Bir de fiyatların Abdi İpekçi ile bu kadar farklılık göstermesi düşündürücü. 5 TL'ye çay içtiğiniz Abdi İpekçi ile aynı fiyata Sinan Erdem'de 5 su bir de limonata alıyorsunuz. Burası Türkiye, arasında 10 km yok ama on kat daha ucuz.
1 Eylül 2010 Çarşamba
Yobo Dobo Dooo!
Arsene Wenger'in ağzından: "bir Brezilyalı iyidir, iki Brezilyalı risklidir, üç Brezilyalı teknik direktörü işinden ettirir". Usta teknik adam böyle der ancak fytbol adamları tarafından Afrikalı'lar için söylenmiş bir söze rastlamadım ben.
Fenerbahçe Yobo transferi ile kadrosuna üçüncü Afrikalı oyuncuyu da katmış oldu. Böylece kadroda kalan 4 Brezilyalı gözönüne alındığında bayağı fena bir durum varken 3 Afrikalı ne anlama gelir. Arsene Wenger'in deyimiyle Brezilyalı açısından felaket olan rakam Afrikalı'lar açısından bakıldığında ne durumda peki?
Buna ilişkin bir söz bulamadığımıza göre biz yazalım o zaman: "Bir Afrikalı yarar, iki Afrikalı risklidir, üç afrikalı Afrika Kupası başladığında takımı dımdızlak bırakır". 2012'ye çok daha uzun bir zaman varmış gibi gözükebilir ama bir bakmışsınız yumurta kapıya dayanmış.
Fenerbahçe Yobo transferi ile kadrosuna üçüncü Afrikalı oyuncuyu da katmış oldu. Böylece kadroda kalan 4 Brezilyalı gözönüne alındığında bayağı fena bir durum varken 3 Afrikalı ne anlama gelir. Arsene Wenger'in deyimiyle Brezilyalı açısından felaket olan rakam Afrikalı'lar açısından bakıldığında ne durumda peki?
Buna ilişkin bir söz bulamadığımıza göre biz yazalım o zaman: "Bir Afrikalı yarar, iki Afrikalı risklidir, üç afrikalı Afrika Kupası başladığında takımı dımdızlak bırakır". 2012'ye çok daha uzun bir zaman varmış gibi gözükebilir ama bir bakmışsınız yumurta kapıya dayanmış.
Beşiktaş Fatih'in Tekkesi Olursa
Beşiktaş santrafor ihtiyacını yabancı futbolcu ile çözemeyince işi yerli bir oyuncu ile bitirmeye karar vermiş. Fatih Tekke Beşiktaş yolunda gözüküyor. Transfer doğru bir hamle mi çokça tartışabiliriz ancak ben konuya yeni bir boyut getirmek taraftarıyım.
Fatih Tekke'nin golcülüğü ve yetenekleri konusunda kimse laf edemez, eden de taş olur. Ancak kişiliği konusunda kendisine çok yakın kişilerce aktarılanlar var ki bu fena. Fatih Tekke'yi dinlediğim kişinin ağzından yazacağım:
"Fatih öyle yeteneklerle bezenmiş bir adamdır anlatamam. Golü adeta koklar ve müthiş bir gol vuruşu becerisi vardır. Rusya'da Zenit formasıyla tutunamamasının nedeni ise kişiliğidir. Fatih Trabzon'da da çok çabuk morali bozulan ve kaprisli bir adamdı. Ancak orada tolere ediliyordu. Bazen canı sıkılır ve onu sahada 90 dakika boyunca göremezsin. Rusya Ligi'nde ise kimse onun kaprislerine katlanmaz, katlanmadı da. Bundan birkaç yıl önce Zenit Fatih'i Trabzonspor'a neredeyse bedelsiz denilecek bir rakama verecekti ama Trabzonspor bu adamdan o kadar bezmişti ki bu şekilde dahi geri almak istemediler".
Yıldız oyuncu kaprisi diyebilirsiniz, fazla abartılı da bulabilirsiniz. Ancak Fatih Tekke iyi yönetilmesi gereken bir oyuncu benim onun hakkında duyduklarıma göre. Beşiktaş bu transferi gerçekleştirise iyi mi eder kötü mü zaman gösterecek.
Türk Hava Yolları
Muhteşem bir basketbol gecesiydi. Maça ideal beşi ile başlayan Türkiye'de hesaplar Spanoulis'in durdurulması üzerine kurulmuştu. Zira Hidayet ile Diamentidis maç boyunca birbirilerini yiyecekler ancak Spanoulis iyi savunulmadığı takdirde ciddi bir sayı tehdidi oluşturacaktı.
Tanjevic uzunlarımıza fazlasıyla güveniyordu Yunanistan karşısında. Etkili her pick&roll'ün ağır Yunanistan uzunları karşısında sayı ile sonuçlanacağının farkındaydı. Takım ve özellikle Kerem Tunçeri de farkında olsa gerek ki bu pick&rollerin büyük katkısıyla iki uzunumuz Ömer Aşık ve Semih Erden toplam 24 sayı ürettiler. Stratejinin en önemli ayağında ise Ömer Onan hiç faul problemine girmeden Spanoulis'i sahadan sildi. Savunmada sadece Schortsanitis eşleşmesinde sıkıntı yaşayan Milli Takımımız bunu da oyun içerisinde Oğuz Savaş ile çözdü. Ersan da patlama yapınca farka ulaşmış olduk.
Hidayet yine attığınan fazlasını kaçırdı ama savunmada iyi iş çıkarırken özellikle dördüncü periyotta çok kritik bir üçlükle rakibin umutlarını kıran isim oldu. Hidayet'in oyun boyunca yaptıklarından çok kırılma anlarında yaptıklarına bakmak gerekiyor. Çünkü topun en el yaktığı anlarda Ersan dahi tereddüt yaşarken sorumluluğu alan isim oluyor.
Çok önemli bir galibiyet bir anda takımımızı turnuvanın favorilerinden biri haline getirdi. Yine de bugün Zanardi nickli bir arkadaşımın yorumunu es geçemeyeceğim. Bu oynanan maçlar gruptaki klasmanı belirliyor ve gruptan birinci dahi çıksak diğer gruptan gelecek dördüncü ile seviye anlamında bir farkımız yok. Olmayacaktır da...Bu nedenle benim baktığım pencereden yarıfinale giden yolda A.B.D ya da Brezilya eşleşmek arasında da bir fark yok, ya da Arjantin, İspanya, Fransa, Yunanistan...
Esas turnuva gruplardan sonra başlayacak ve buraya mümkün olduğu kadar diri gitmemiz gerekiyor. "Maskeli Süvari'nin" bu turnuvanın karesi olabilmesi için grupların arkasındaki maskeyi indirip şimdiden final hayalleri kurmadan adım adım ilerlemek gerekiyor.
Tanjevic uzunlarımıza fazlasıyla güveniyordu Yunanistan karşısında. Etkili her pick&roll'ün ağır Yunanistan uzunları karşısında sayı ile sonuçlanacağının farkındaydı. Takım ve özellikle Kerem Tunçeri de farkında olsa gerek ki bu pick&rollerin büyük katkısıyla iki uzunumuz Ömer Aşık ve Semih Erden toplam 24 sayı ürettiler. Stratejinin en önemli ayağında ise Ömer Onan hiç faul problemine girmeden Spanoulis'i sahadan sildi. Savunmada sadece Schortsanitis eşleşmesinde sıkıntı yaşayan Milli Takımımız bunu da oyun içerisinde Oğuz Savaş ile çözdü. Ersan da patlama yapınca farka ulaşmış olduk.
Hidayet yine attığınan fazlasını kaçırdı ama savunmada iyi iş çıkarırken özellikle dördüncü periyotta çok kritik bir üçlükle rakibin umutlarını kıran isim oldu. Hidayet'in oyun boyunca yaptıklarından çok kırılma anlarında yaptıklarına bakmak gerekiyor. Çünkü topun en el yaktığı anlarda Ersan dahi tereddüt yaşarken sorumluluğu alan isim oluyor.
Çok önemli bir galibiyet bir anda takımımızı turnuvanın favorilerinden biri haline getirdi. Yine de bugün Zanardi nickli bir arkadaşımın yorumunu es geçemeyeceğim. Bu oynanan maçlar gruptaki klasmanı belirliyor ve gruptan birinci dahi çıksak diğer gruptan gelecek dördüncü ile seviye anlamında bir farkımız yok. Olmayacaktır da...Bu nedenle benim baktığım pencereden yarıfinale giden yolda A.B.D ya da Brezilya eşleşmek arasında da bir fark yok, ya da Arjantin, İspanya, Fransa, Yunanistan...
Esas turnuva gruplardan sonra başlayacak ve buraya mümkün olduğu kadar diri gitmemiz gerekiyor. "Maskeli Süvari'nin" bu turnuvanın karesi olabilmesi için grupların arkasındaki maskeyi indirip şimdiden final hayalleri kurmadan adım adım ilerlemek gerekiyor.
31 Ağustos 2010 Salı
Misimovic ve Elimizdeki Bombalar
Misimovic transferini sonunda patlatan Galatasaray şu an ki kadrosu itibariyle elinde Kewell, Elano, Arda ve Baros gibi hücum etkinliği kusursuz olan bir dörtlüye aynı kusursuzlukta bir başka isim eklemiş oldu. Günün sonunda ise bu transfer ülke gündeminin eline şu bombaları bıraktı:
- Eğer Galatasaray Misimovic'e ve bu hücum hattına rağmen hala şampiyonluk yolundan uzakta kalırsa bu durumda Rijkaard başarısı olmuş anlamına gelir. Aksini kimse iddia etmesin bugün pekçok teknik adamın hayalini süsleyen isimler bu beşli. Ha keza fena bir savunma hattı da yoktur Galatasaray'ın son Insua transferini de bir kenara koyduğumuzda. Belki tek tartışılacak isim kaleci olabilir ama bu Galatasaray'ın zirveye oynamasını engellemez. Asıl sorun Rijkaard'ın bu fantastik beşlinin tamamına ya da bir kısmına sahada nasıl bir dizilişle yer vereceğidir.
- Total futbolun öğretisine sahip Rijkaard Misimovic gibi sahada "ASLA" koşmayan bir futbolcunun alınmasına izin verirken, Aykut Kocaman "KOŞAN TAKIM" adına Alex'ten vazgeçebiliyorsa yine bu iki adamın sezon sonu performansına göre teknik adamlıkları sorgulanır. Kazanan ya da kaybeden ikisi de olabilir ama felsefedeki bu tezatlık gözlerden kaçmamalıdır. Total futbol nerede, koşan takım olmuyor bombalarına hazırlıklı olun.
- Alex'e tukaka deyip bugün Misimovic'i göklere çıkaran bazı köşe olmuş yazarlar için ne denir bilemiyorum. Ama ben her ikisini de göklere çıkarırım. Futbol bir koşu oyunu değildir tek başına. Savunma da sadece koşarak yapılan bir iş değildir. Yine de herkesin eline bir bomba verilmiştir bu adam iyi mi olur kötü mü olur diye şimdiden.
- Sezon boyunca gösterdikleri performansa göre Alex'i ve Misimovic'i Guti ile kıyaslayanlar olacaktır. Bu saçmalığa şimdiden gelmeyin derim. Birincisi aynı bölgenin adamı değildir Guti ve ikincisi herbiri kendi çaplarında çok önemli isimlerdir. Bu yüzden ben bir teknik adam olsam ve sezon başında sana bu üçünden birini alıyoruz deseler illa şunu alın demem. Ben geleni nasıl kullanırım ona bakarım. Üç büyük kulübün teknik adamının da yapması gereken budur. Bu da bir kişiye bağlı sistem anlamına gelmez malesef. Sistem içerisinde o adamı en verimli kullanabilmek anlamına gelir. Maradona birincisini yani kişiye bağlı takımı sahaya sürerken, Guardiola'nın yaptığı sistem içerisinde Messi'yi en iyi şekilde kullanabilmektir. Ama Messi olmazsa Barcelona sistemi de sıkıntı yaşar (Bu Messi örneklemelerinden de çok sıkıldım ama herkes öyle anlıyor). Alın size bir de sistem ve kişiye bağlı oyundüzeni bombası.
- Ligin değeri artmış mıdır hiç kuşkusuz ama bu futbolumuzun değeri arttığı anlamına gelmez. Futbolumuzu değerli kılacak olan yine bu adamları nasıl değerlendirdiğimizle ilgilidir. Bugün itibariyle futbolumuzun değeri Avrupa sahnesinden elenmiş 3 takımımızla birlikte yerlerdedir. Ama önümüzdeki sezon çok daha farklı olabilir. Yine de sezon boyunca bu değer kavramı çokça sorgulanacaktır ama sanırım bu paragraf neyin değeri arttığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bir ligde Guti, Quaresma, Alex, Niang, Lugano, Elano, Baros, Misimovic, Kewell gibi isimler varsa bu adamları izlemek için para verilir ama futbolumuz nereye gider bilemeyiz.
- 6+2+2 gelmesine rağmen üç büyüklerden hiçbiri yabancı bir kaleci getirmeyerek Türk kalecilerine olan güvenlerini mi ortaya koymuşlardır, yoksa kaleci pozisyonunu önemsememekte midirlerdir, yoksa yine bir transfer politikasızlığı mı vardır bilemeyiz ama sıkça tartışacağız en nihayetinde. Bu konu sadece Misimovic'i bağlamamakla birlikte tüm yabancı transfer tercihleri için üzerinde durulması gerekir.
Baba Basket Koyyy
Son günlerde FIBA World Cup'ın başlamasıyla birlikte futbol "out", basketbol "in" oldu biraz hayatımda. Bu da yarı İngilizce yarı Türkçe berbat bir cümle oldu ya neyse. Pazartesi günü Abdi İpekçi'nin yolunu tutarak Slovenya-Hırvatistan ve A.B.D-Brezilya maçlarını da eşli-çocuklu, bir arkadaş grubumuzla birlikte yerinde izleme şerefine nail oldum.
Maçlardan önce birkaç şey hakkında bahsetmek istiyorum. Organizasyonun birkaç sıkıntısı var, mesela yurtdışından bayağı bir seyirci gelmesine rağmen Abdi İpekçi'nin çevresi yiyecek içecek vs. anlamında çok yetersiz. Herhangi bir fan zone bulunmamakta. Salonun içinde ise bir küçük bardak çayı 5 TL'ye kaktırıyorlar, sosisli almaktan vazgeçtim herhalde 20 TL falandır diye. Saha içi organizasyonlar da ponpon kızlar dışında çok amatörce. Sponsorların ne olduğu belirsiz hediye dağıtışı tam bir curcuna ve gürültü silsilesi. Velhasıl maçlar süper ama gerisi yalan.
Günün ilk maçında Slovenya favorimdi ve ilk iki periyot sonunda Hırvatistan önde olsa da uzunlarının faul problemi ve Tomiç'in beş faulle oyun dışında kalması nedeniyle Ukic ve Popovic'in dışarıdan ürettikleri sayılara rağmen mağlubiyete engel olamadılar.
Esas önemlisi günün üçüncü maçıydı, zira ikinci maçta İran ve Tunus karşılaşıyordu ki biz bir AVM'ye kapak atıp yemek yemeyi tercih ettik. Üçüncü maçta herkes A.B.D'yi görmeye gelmiş olsa da müthiş bir Brezilya izledik. Maç son topa kaldı ve son saniyeye kadar da Brezilya'nın şansı vardı. Biraz basketboldan anlayan biraz da güçlüye karşı zayıfı tutmayı yeğleyen biri olarak maçın başından beri Brezilya'yı desteklemenin haklı gururunu ise dördüncü periyotta tüm Türkler'in de A.B.D'den umduğunu bulamaması sonucu Brezilya'ya dönmesiyle yaşadım.
Salon son saniyeye kadar dördüncü periyotta "Brasil, Brasil" diye inledi. Az bi Brezilyalı da yoktu hani. Eğer Splitter'ın faul problemi olmasa ve Barbosa'nın nefesi yetse ya da en azından Nene de olsa maçı alma ihtimali yüksekti G.Amerika temsilcisinin. A.B.D mi? Sadece Durant ve sadece Durant ile nereye kadar gidecekler hiçbir fikrim yok. Hatta gruptan çıkış sıramıza göre çeyrek finalde onlarla karşılaşırsak bu kadar seyirci baskısını kaldırabilirler mi emin olamıyorum.
Zira Brezilya maçının son çeyreğindeki uğultu bile onların elini ayağını titretti. Fotografa gelince: Bizim oğlan 2,5 yaşında NBA yıldızlarını izlemiş oldu. Patırtı ve gürültüden ilk başka biraz korktu ama sonradan çoştu velet. "Baba basket koyyy" diye bağırıyordu son çeyrekte o da.
Maçlardan önce birkaç şey hakkında bahsetmek istiyorum. Organizasyonun birkaç sıkıntısı var, mesela yurtdışından bayağı bir seyirci gelmesine rağmen Abdi İpekçi'nin çevresi yiyecek içecek vs. anlamında çok yetersiz. Herhangi bir fan zone bulunmamakta. Salonun içinde ise bir küçük bardak çayı 5 TL'ye kaktırıyorlar, sosisli almaktan vazgeçtim herhalde 20 TL falandır diye. Saha içi organizasyonlar da ponpon kızlar dışında çok amatörce. Sponsorların ne olduğu belirsiz hediye dağıtışı tam bir curcuna ve gürültü silsilesi. Velhasıl maçlar süper ama gerisi yalan.
Günün ilk maçında Slovenya favorimdi ve ilk iki periyot sonunda Hırvatistan önde olsa da uzunlarının faul problemi ve Tomiç'in beş faulle oyun dışında kalması nedeniyle Ukic ve Popovic'in dışarıdan ürettikleri sayılara rağmen mağlubiyete engel olamadılar.
Esas önemlisi günün üçüncü maçıydı, zira ikinci maçta İran ve Tunus karşılaşıyordu ki biz bir AVM'ye kapak atıp yemek yemeyi tercih ettik. Üçüncü maçta herkes A.B.D'yi görmeye gelmiş olsa da müthiş bir Brezilya izledik. Maç son topa kaldı ve son saniyeye kadar da Brezilya'nın şansı vardı. Biraz basketboldan anlayan biraz da güçlüye karşı zayıfı tutmayı yeğleyen biri olarak maçın başından beri Brezilya'yı desteklemenin haklı gururunu ise dördüncü periyotta tüm Türkler'in de A.B.D'den umduğunu bulamaması sonucu Brezilya'ya dönmesiyle yaşadım.
Salon son saniyeye kadar dördüncü periyotta "Brasil, Brasil" diye inledi. Az bi Brezilyalı da yoktu hani. Eğer Splitter'ın faul problemi olmasa ve Barbosa'nın nefesi yetse ya da en azından Nene de olsa maçı alma ihtimali yüksekti G.Amerika temsilcisinin. A.B.D mi? Sadece Durant ve sadece Durant ile nereye kadar gidecekler hiçbir fikrim yok. Hatta gruptan çıkış sıramıza göre çeyrek finalde onlarla karşılaşırsak bu kadar seyirci baskısını kaldırabilirler mi emin olamıyorum.
Zira Brezilya maçının son çeyreğindeki uğultu bile onların elini ayağını titretti. Fotografa gelince: Bizim oğlan 2,5 yaşında NBA yıldızlarını izlemiş oldu. Patırtı ve gürültüden ilk başka biraz korktu ama sonradan çoştu velet. "Baba basket koyyy" diye bağırıyordu son çeyrekte o da.
29 Ağustos 2010 Pazar
Ibra Milano'ya Döndü
Ibrakadabra'nın İspanya macerası kısa sürdü ve bir başka Milano takımı AC Milan ile 4 yıllık anlaşmaya vardı. Bosna asıllı İsveç'li futbolcu. Zlatan Ibrahimovic karşılığında dört yıl için ödenecek bonservis bedeli 24 milyon euro. İlk yıl kiralık olarak oynayacak ancak satın alma opsiyonu sezon sonunda Milano ekibinde.
Üstelik Kaka ve Ronaldo transferlerine karşı hamlesiydi Ibra Barcelona'nın. Tabi şimdi ellerinde çok daha iyisi var bana göre de. Ibra Barcelona'ya pek birşey katamadı ama İtalya performansı gayet iyiydi. Bu nedenle Milan'a çok şey katabilir.
Prosedürel olarak Pazartesi sağlık kontolü gerçekleştirildikten sonra sözleşme imzalanmış olacak. Şimdi İtalyan medyası daha bir gaz verecek hiç kuşkusuz Inter karşısında AC Milan'a. Son dönemlerde bir İtalyan takımının flaş transfer yapmasını özlemiştik ama öte yandan Barca açısından baktığımızda büyük takas fiyasko oldu diyebiliriz. Zira Ibrahimovic için Eto'o+45 milyon euro ödemişti İspanyollar (Hleb düzeltmesi için teşekkürler). Bedeli bence ağır oldu. Satınalma opsiyonunu kullandıklarında Barca'nın kasasına girecek 24 milyon euro onu transfer ettikleri bedelin çok gerisinde kalacak.
Üstelik Kaka ve Ronaldo transferlerine karşı hamlesiydi Ibra Barcelona'nın. Tabi şimdi ellerinde çok daha iyisi var bana göre de. Ibra Barcelona'ya pek birşey katamadı ama İtalya performansı gayet iyiydi. Bu nedenle Milan'a çok şey katabilir.İlginç olan Eto'o ile Milano derbisinde karşı karşıya gelecek olmaları tabi. "Milano'ya Şampiyonlar Ligi'ni ve herşeyi kazanmak için geliyorum" demiş ama zor.
28 Ağustos 2010 Cumartesi
Dört Büyükten Biri Düşer
Yüzyılı aşkın süredir bu ülke topraklarında üç büyükler var. Ve 50'li yılların sonundan itibaren bir futbol federasyonu çatısı altında ligler oynanıyor. İlk kez bir takım üç büyüklere eklenen dördüncü büyük Trabzonspor'u da kattığımızda bu dört büyük takımın hegemonyasını kaldırarak geçen yıl şampiyon oldu.
Türk futbolunda devrim niteliği taşıyan bu olaydan sonra sırada ne olabilir diye düşündüm. Geçen hafta içi özellikle Fenerbahçe ve Galatasaray'ın içler acısı durumunu izleyip, aslında dört büyüklerin nasıl bir yönetim anlayışıyla yönetildiklerini de az çok içerisini de gözlemleyebilen biri olarak değerlendirdim. Geldiğim noktaya tekrar bir göz attığımda asıl devrimin bu dört kulüpten birinin ve hatta mümkünse İstanbul'lu olanların Süper Lig'e veda etmesiyle gerçekleşeceğine inanıyorum artık.
Ve bu durum da hiç uzak gelmiyor bana. Belki bir beş yıl içinde, çoğu okuyucuya komik gelse de kimse son hafta hatta Fenerbahçe-Trabzonspor maçının son dakikalarında dahi inanıyor muydu Bursaspor'un şampiyon olacağına? O yüzden muhtemeldir bir beş yıl içerisinde bir büyüğün düşmesi de. Beş yıl olmaz ama birgün olur.
İşte o gün belki diğerleri de bir ders çıkarır kendisine umudundayım. Zira 300 milyonun üzerinde bir para ödenen bu ligin üç takımının Avrupa'ya daha ön eleme turlarında veda etmesini hazmedemiyorum hala. Ve ne kadar zevkli geçerse geçsin bu sezon ligi izlemek bir yük gibi geliyor bana. Çünkü kendi yağımızla kavrulup günlük yorumların peşinde savrulacağız yine. Belki Beşiktaş, belki Bursaspor ilerilere gidecekler ama bu Türk futbolunun yine bir iki takımın sırtına binmiş olmasından öteye giden bir başarı olmayacak.
Total futbol tartışmaları içerisinde total bir Türk futbolu başarısından bu sezon da bahsedemeyeceğiz. Elbette Türk futbolu gelişti, hele ki Türk futbolunun son 20 yılını bilnçli denebilecek düzeyde takip etmiş biri olarak bunu görmemek mümkün değil. Tabi ki lig daha kaliteli son on yılda ama bir çıt üzerine de çıkamıyoruz, saplandık kaldık.
Futbolun gelişimine devam etmesi için bir silkelenmeye ihtiyacı var. Bu silkelenme Avrupa'da daha ön elemede veda ederek olmuyor. Ancak yerelde müthiş bir başarısızlıkla olabilir. Dört büyüklerden bir ikisinin bu lige veda etmesini o yüzden dört gözle bekliyorum artık. Kalanlar ve gidenler kendilerine çeki düzen versinler diye.
Türk futbolunda devrim niteliği taşıyan bu olaydan sonra sırada ne olabilir diye düşündüm. Geçen hafta içi özellikle Fenerbahçe ve Galatasaray'ın içler acısı durumunu izleyip, aslında dört büyüklerin nasıl bir yönetim anlayışıyla yönetildiklerini de az çok içerisini de gözlemleyebilen biri olarak değerlendirdim. Geldiğim noktaya tekrar bir göz attığımda asıl devrimin bu dört kulüpten birinin ve hatta mümkünse İstanbul'lu olanların Süper Lig'e veda etmesiyle gerçekleşeceğine inanıyorum artık.
Ve bu durum da hiç uzak gelmiyor bana. Belki bir beş yıl içinde, çoğu okuyucuya komik gelse de kimse son hafta hatta Fenerbahçe-Trabzonspor maçının son dakikalarında dahi inanıyor muydu Bursaspor'un şampiyon olacağına? O yüzden muhtemeldir bir beş yıl içerisinde bir büyüğün düşmesi de. Beş yıl olmaz ama birgün olur.
İşte o gün belki diğerleri de bir ders çıkarır kendisine umudundayım. Zira 300 milyonun üzerinde bir para ödenen bu ligin üç takımının Avrupa'ya daha ön eleme turlarında veda etmesini hazmedemiyorum hala. Ve ne kadar zevkli geçerse geçsin bu sezon ligi izlemek bir yük gibi geliyor bana. Çünkü kendi yağımızla kavrulup günlük yorumların peşinde savrulacağız yine. Belki Beşiktaş, belki Bursaspor ilerilere gidecekler ama bu Türk futbolunun yine bir iki takımın sırtına binmiş olmasından öteye giden bir başarı olmayacak.
Total futbol tartışmaları içerisinde total bir Türk futbolu başarısından bu sezon da bahsedemeyeceğiz. Elbette Türk futbolu gelişti, hele ki Türk futbolunun son 20 yılını bilnçli denebilecek düzeyde takip etmiş biri olarak bunu görmemek mümkün değil. Tabi ki lig daha kaliteli son on yılda ama bir çıt üzerine de çıkamıyoruz, saplandık kaldık.
Futbolun gelişimine devam etmesi için bir silkelenmeye ihtiyacı var. Bu silkelenme Avrupa'da daha ön elemede veda ederek olmuyor. Ancak yerelde müthiş bir başarısızlıkla olabilir. Dört büyüklerden bir ikisinin bu lige veda etmesini o yüzden dört gözle bekliyorum artık. Kalanlar ve gidenler kendilerine çeki düzen versinler diye.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















