süper final etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
süper final etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Aykut Kocaman'ın Kusursuz Planı


Aykut Kocaman bu yıl teknik adamlık sorumluluğuyla birlikte takım ağabeyliği, menajerlik, mentörlük, başkanlık, hakla ilişkiler, ne görev varsa yaptı. Nitekim çoğumuzca da takdir gördü. Teknik adamlığı konusunda eleştiriler olsa da omzundaki yük gözönüne alınıp bazı saha içi hatalları Fenerbahçe taraftarından beklenmedik ölçüde hoşgörüyle karşılandı.

Play off ile birlikte ise formunun zirvesine çıktı Kocaman. 5. haftada Trabzonspor karşısında taktiksel anlamda en üst düzeydeydi. Galatasaray karşısında da bana göre. Zaten bu zirveye çıkış 6 maçta elde edilen 4 galibiyet, 1 beraberlik ve bir mağlubiyetle play off grubunu en yüksek puanla tamamlamasını sağladı Fenerbahçe'nin.

Galatasaray maçı aslında Trabzonspor maçının bir karbon kopyasıydı, tek farkı kazanmak zorunda olan bir iç saha mücadelesi olması. Aykut Kocaman sezon içerisinde oynanan 3 maçtan da gerekli dersleri çıkarmış ve Galatasaray'ı durdurmanın tek yolunun oyun kontrolünü elinde bulundurmak olduğunu çözmüştü. Plan tıkır tıkır işledi maç boyunca. Selçuk zaman zaman aksasa da orta sahanın göbekteki blogunun Emre-Cristian ve Selçuk'tan oluşması, defans blogunun oyunu kurmak adına ekstra sorumluluk alarak bir tık daha fazla top yapma mentalitesi, kanatlarda Dia ve Stoch ile rakibi yıpratma planı, Semih'in ön alanda rakibe basması, yani her alanda Fenerbahçe istediğini yapan fakat pozisyon konusunda alanı daraltan rakibi karşısında yeterli performansı gösteremeyen bir görüntüdeydi. Ama zaten Aykut Kocaman'ın da istediği golü maçın son çeyreğinde bulmaktı büyük ölçüde. Yani Galatasaray'a çok da reaksiyon göstermesine fırsat bırakmayacak bir zaman diliminde. Nitekim bununla ilgili de beklenen ikinci yarının 55-60. dakikasında Alex ile girecek yeni ve taze gücün maçı çözeceğiydi.

Alex kulübeye yönelirken geldi Dia'nın kırmızı kartı ve maçın o ana kadar en etkili adamı takımını on kişi bırakırken Alex'in oyuna girişini de geciktirdi. Aslında Aykut Kocaman'ın kusursuz işleyen planını baltalayan da bu kırmızı kart ve gecikme oldu. Rakip on kişi kaldıktan sonra yapılan hamlelerse artık yeterli süre kalmadığı için pek bir işe yaramadı. Ancak on kişiyken dahi takımın oyunun kontrolünü sürdürmesi sezon içerisindeki diğer 3 maç düşünüldüğünde mental olarak da takımın final maçına ne kadar hazır olduğunu gösterdi.

Aykut Kocaman bu formunu sürdürdüğü sürece şu çok net gözüküyor ki Fenerbahçe yine zirve mücadelesi verir. Ancak hala kafasındaki saha dizilişinde Alex'in yeri yok. O yüzden Alex olduğu sürece o kafasındaki değil, kafasındakine en yakın oyunu oynatacak. Alex'ten sonrası içinse Aykut Kocaman bana oynatacağı oyunla ilgili çok ciddi referanslar verdi bu sezon özellikle play off dönemimde.

15 Mayıs 2012 Salı

Fenere Karşı


Ben bir aile babasıyım, evli 2 çocuklu ve ailesine karşı sorumlulukları olan. 35 yaşındayım, üst kimliğim Fenerbahçe taraftarı olmak. Ne soldayım, ne sağda, ne ortadayım, ne kenarda. Hayatını daha iyi idame ettirmek isteyen, basit ama keyifli zevkleri olan, bunların başında da futbol ve Fenerbahçe olan bir aile babası.

Şampiyonluk maçına 1 hafta önceden hazırlanan, maç sabahı oğluna da formasını giydirip ailesiyle birlikte keyifli bir kahvaltı yapmaya çıkan. Gazeteleri karıştıran, sağdan soldan gelen sataşmalara sataşarak karşılık veren, takımdaşlarının oğluna "Ne olacak bu akşam, şampiyon olacağız değil mi?" demelerini tebessümle karşılayan. Galatasaraylı eşiyle maç konusunda itişip kakışan ve onun Fenerbahçe tarihini Galatasaray'dan daha fazla bilmesini sağlamanın gururunu duyan bir aile babası.

Cumartesi günü bir başka Fenerbahçeli dostuyla yola çıktığında keşke oğlanı da alsa mıydım yanıma, ilk maçına bir derbi ve şampiyonluk maçında mı gitseydi diye bir taraftan üzülen ve vicdanen kendini rahatsız hisseden, bir taraftan da maçta çıkabilecek olası gerginlikler yüzünden bu maçı oğlunu götürmemenin mantıklı olduğuna iç sesiyle kendini ikna eden. Şampiyonluk maçına gidebilmek için yolda 2,5 saat kalan ve ancak 18:00 sularında Göztepe civarında olup stadyuma yürüyerek havayı koklamak isteyen. Maçtan önce hafif bir atıştırmadan sonra Kızıltoprak'tan Migros'a doğru okulun arkasından yürürken Çevik Kuvvet ile burun buruna gelen. Ve o an ne yapacağını bilemeyen.

Sadece bir maça girme derdi olan ama karşısındaki yüzlerce emniyet görevlisinin etrafı panzerlerle sularken bir taraftan da biber gazını dayamasını hayretler içerisinde izleyen. Ve o an çok şükür ki 4 yaşındaki oğlanı getirmedim diyen. Maça girmek için ilk aklına gelen yöntemi uygulayan ve bu şiddet görüntüsünün arasına maç biletini bir beyaz bayrak sallar gibi yukarı kaldırıp dalarak, herhangi bir şiddete maruz kalmadan stadyum kapısına ulaşmayı umut eden. Bir taraftan biber gazından etkilenmemek için gözlerini açıp kapayarak koşarken bir taraftan da ciğerlerine soluduğu o keskin gazın etkisini azaltmak için yüzünü atkıyla kapatan.

Kapanan kapının önünde 10 dakika kapının açılmasını bekleyen ve artık gazdan nefes alamaz hale gelmişken bir şekilde kapının açılmasıyla kendini mabede atabilen. Yerine geçtiğinde herşeyi unutmuş ve stadyumun atmosferine kendini kaptırmış. Maç boyunca diğer 55.000 ile tek yumruk olup, tek bir kişinin oturmadığı, herkesin bir ayağını koltuğuna, diğer ayağını ön sıradaki koltuğun tepesine koyarak tezahürat yaptığı ortamda 90 dakika boyunca sadece takımını destekleyen.

Maç bittiğinde kaçan şampiyonluğun hüznünden çok takımının 3 Temmuz'dan bugüne verdiği mücadeleyi ayakta alkışlayan. Takımının tribünleri dolaşmasını bekleyen ve bunu beklerken Galatasaraylı futbolcuların orta yuvarlaktaki sevinç gösterilerini sabote edeceğimizi düşünen stadyumdaki Çevik Kuvvet'in ve diğer güvenliklerin oluşturduğu etten duvara bir yerleriyle gülen. Maçın bitmesinin üzerinden 8-10 dakika geçmesine rağmen ve maç boyunca tek bir taşkınlık yaşanmadığı halde tepemizde uçuşan helikopterlerin motor sesinin "Fener Gol Gol Gol, Şampiyonluk Geliyor" tezahüralarına karıştığı bir 90 dakikanın ardından sadece takımını bağrına basmak isteyen.

Türk Telekom tribününün Maraton ile birleştiği köşedeki hareketlenmeyi izlerken dahi olayların bu noktaya varacağını hiç düşünmeyen. Ve Çevik Kuvvet'in biber gazlarını boşaltmasıyla birlikte, hiddetlensem de işlerin giderek kötü bir hal alabileceğini düşünerek tribünlere yapılan müdahalenin de orantısızlığını farkedip herşeye rağmen hiçbir şeye bulaşmadan evine dönemeye karar veren. Tribünleri terkederken daha merdivenlerde stadyuma gelirken soluduğum gazı içine tekrar çekmek zorunda kalan, stadyum çıkışına geldiğinde Çevik Kuvvet ve polislerle karşılaşınca "Nedir bu yaptığınız?" diye bağırıp cevap olarak küfür yiyen, hiçbir olay çıkmadığı halde ortamı Beyrut'a çeviren bu akıl yoksunu gücün yaptıklarına isyan eden. Kızıltoprak'a doğru sağa sola kaçışmaya çalışan yüzlerce taraftarla çarpışa çarpışa koşar adım ilerlerken bir taraftan da maç girişindeki gibi ağzını yüzünü atkıyla kapayıp gazın etkisinden gözlerinden yaşlar damlaya damlaya uzaklaşan ve Tanrı'ya bir kez daha oğlumu maça getirmediğim için şükreden.

Ben arkadaşımla koşaradım uzaklaşırken, sağı solu panzerler kuşatmış halde bir tarafta kızgın insanların taşlarla sopalarla şişelerle o panzerlere saldırdığını izleyen bir taraftan da o kızgınlık seline kapılıp aynı davranışı göstermek isteyen ama yine sorumluluk duygusu ağır basıp bunları yapmaktan kendini alıkoyan. Bağdat caddesinde trafiğin ters yönüne doğru ilerlerken 400-500 kişilik bir Fenerbahçe taraftarının stadyuma yürüyüşünü gören ve onların dışında takımından gurur duyan nice aracın bayrakları ile stadyuma gidişine atkısını sallayan. İşlerin daha da karıştığının farkında olup otomobiline ulaştığında hemen radyoyu ve telefonundan mobil televizyonu açan ve tahmin ettiği o felaket sahnelerle yüzyüze kalan. Bir taraftan da sosyal medyayı takip eden ve apartman köşelerine sıkışmış, stadyumda mahsur kalmış binlerce insanın feryatlarını yakarışlarını içinde büyük bir kin birikerek yaşayan. Eve 2 saatlik trafikten çıkıp geldiğinde eşinin "sen çok pis birşey kokuyorsun" sözleriyle imzalı formamın üzerindeki kokukun ter ve sigara olmadığını, biber gazının formama sindiğini gururla farkeden.

Ben bir babayım ve Fenerbahçe taraftarıyım. Her sezon 7-8 maça giden, gidemediğinde de takımının maçını televizyondan takip eden. Oradaydım ve olayların büyük bir bölümüne şahit oldum. Bbu olayları başlatan düğmeye Fenerbahçe taraftarının basmadığına. Benim gibi normal vatandaşların annelerin ve babaların sadece takımını desteklemek için orada olduğuna. Birilerince marjinal olarak nitelendirilen taraftar gruplarının da büyük ölçüde bilinçli hareket ettiğine, ama birilerinin kışkırtmasıyla galeyana geldiğine. Ve ne ilginçtir ki benim gibi normal ve ortalama bir vatandaşın bile sahaya giren yüzlerce Fenerbahçeli holigan/taraftar/genç/delikanlı adını ne koyarsanız koyun aynı şeyleri hissettiği ve aynı öfkeyle saldırmak istediği bir güne şahit oldum.

Benim üst kimliğim Fenerbahçe taraftarı olmak ama hala bir ailenin ve baba olmanın sorumluluklarını üzerimde taşıyorum. Biliyorum ki benim gibi milyonlarca insan var Fenerbahçe taraftarlığını üst kimlik olarak benimseyen. Ve biliyorum ki pek çoğu da kızgınlıklarına, öfkelerine benim gibi başka başka sorumlulukları nedeniyle ket vuruyorlar. Cumartesi gecesi o tribünlere gelen 55.000 kişi Fenerbahçeli olma kimliğiyle oradaydı. Ne sağcı, ne solcu, ne TC vatandaşı, ne Rizeli, ne Amasyalı, ne Çerkez, ne Kürt, ne Ermeni. Tek kimlik Fenerbahçeli olmaktı ve Cumartesi günü yapılan herşey Fenerbahçe'ye karşıydı. Bunu ancak o havayı teneffüs eden, maça giderken emniyet güçlerinin önceden bilenmiş, agresif ruh hali içerisindeki keskin ve sert bakışları ve tutumuna maruz kalan insanlar anlayabilir. Başka hiç kimse bilemez o 55.000 kişi dışındaki. O gün o 55.000 kişi bir kedinin fareyi köşeye sıkıştırdığında o farenin kabarıp kediden daha büyük bir hale gelmesi ruh halini yaşadı. O gün çaresizlik oradaki insanlara herşeyi ama herşeyi yaptırabilirdi. O gün oğlum yanımda olsa yine o sorumlulukla onu korurdum herhalde ama ona bir zarar gelse kontrolümü kaybedip başka şeyler yapabilirdim belki de.

Cumartesi gecesi bir terör yaşandı, ama bu ne bir futbol terörüydü, ne çeşitli siyasi görüşlerin terörist eylemi ne normal vatandaşların, ne de marjinallerin körüklediği bir terör. Bu terör başka terör. Bunun Fenerbahçe'ye karşı bir terör olmadığını birileri bana anlatmak zorunda yoksa anlamayacağım.

Bu satırları okuyan bazıları beni iktidar karşıtı, cemaat ve/veya polis düşmanı, solcu, marjinal falan gibi sıfatlarla nitelendirebilir. Ben bir parti sempatizanı değilim ve hiç olmadım. Ne sola yaklaştım, ne sağa. Ne başörtüsüne öfkeyle baktım, ne mini eteğe. Ailemde polis de var, asker de. Babam, eşim Galatasaraylı, annem takım tutmaz. Ben sade, ortalama bir vatandaşım. Evinden işine, işinden evine gidip gelen. Ben evine ekmek götürme derdinde 35 yaşında 4 kişilik bir ailenin babasıyım. Ben Fenerbahçeli'yim. Ben Fenerbahçe'yim.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Beyaz Bereler Kadar Temiz Bir 90 Dakika



Dün gece ile ilgili yazacak çok şey var da aslında yukarıdaki dört kare ile de özetlenebilirmiş. Ben Trabzon'daki Fenerbahçe düşmanlığı tiyatrosunu ilk kez izlemiyorum, çokça şahit oldum geçtiğimiz senelerde ama ilk kez bu kadar limitleri zorlayan bir şehir halkı toptan, başka bir şehrin semtine düşman olduğu resmi gördüm. O semt de o şehre düşman oldu artık. Günün özeti budur aslında.

Üçüncü Dünya Savaşı Kadıköy ile Trabzon arasında çıkacak bu gidişle. Yaşanan olayları bir şehrin halkına ya da bir kulübün taraftarına mal etmeye etmeye millet cinnet geçirme noktasına geldi. Nasıl olsa suçlu yok,herşey bireysel bir takım hareketlerden kaynaklanıyor ve şehrimize ya da takımımıza mal edilmiyor, öyle değil mi? Aslında şehir, semt, taraftar, orada yaşayan insanlar hepsi tertemiz, mükemmel insanlar.

Hafta boyunca Trabzonspor Başkanı'nın kaybederlerse dünyanın sonundan daha kötü olacağını söyleyerek bütün bir şehri Fenerbahçe'ye karşı bilemesini izlemiştik. Dün geceye dönersek sahada bu düşmanlık o boyuta geldi ki, Afrikalı futbolcusu daha birkaç hafta önce maç içerisinde barıştığı Emre'ye, o 90 dakikanın bitiminden sonra dolmuş taştığına ve sonunda onun futbolculuk hayatını bitirmeye karar verdiğine şahit olduk. Maç boyunca 4-5 kez kafalarına isabet eden çakmak vs. bilimum sert ve yaralayıcı maddeden dolayı yerlerde acı içinde kıvranan takımın oyuncularına karşı maçın hakeminin ev sahibine çanak tutuşunu ve Fenerbahçeli futbolcuların oyun içerisinde defalarca Colman ve Zokora önderliğinde yedikleri dayağa rağmen maçtan 3-1 galip gelerek ayrıldığını gördük.

Hafta içinde orta sahayı Selçuk-Cristian-Emre üçlüsünden kurarsa ve etkili kanat oyuncuları ile beşli bir set oluşturursa Aykut Kocaman'ın bu savaşı kazanacağından emindim aslında. Nitekim öyle de oldu. Maçla ilgili geriye söylenecek başka da birşey yoktur. Beyaz bereler takıldı, papazın çayırından gelenler linç edilmek istendi.

O papazın çayırından gelen bir grup onur mücadelesi veren genç insan an itibariyle ligde ve kupada finale çıkıyor ve iki kupa için son 180 dakikasına giriyor. İki kupanın da değeri yok aslında, değer verilmesi gereken sadece tıpkı dün akşam gibi kendilerini, şahsiyetlerini, onurlarını ortaya koymuş olmaları. Ve malesef karşı takımdaki meslekdaşlarının tam tersi bir ruh haliyle mücadele etmeleri. Kanuni'nin şimdi kemikleri sızlıyor olsa gerek, çünkü o en uzun süre tahtta kalan padişah olarak iktidarının hiçbir döneminde beyaz bere takmadı.

3 Mayıs 2012 Perşembe

Sen Zaten Şampiyonsun


Bizim canımız hergün her dakika her an yandı, hala da yanıyor 3 Temmuz'dan bugüne kadar. Aramızda çokça feveran eden oldu, belki söyledikleri ya da yaptıkları ile yanlış, yaralayıcı davranan da. Belki sadece Aziz Başkan'ın arkasındaymış gibi duran da, şikeyle şampiyonluk olsaydı da her yolu mübah sayıyormuş gibi duran da.

Kazın ayağı hiç öyle olmadı ama. Bizim canımız yandı, Fenerbahçemiz yerin dibine itin kuyruğuna sokulmaya çalışıldı, biz de takımımıza gücümüz yettiğince meydanlarda,sokaklarda,stadyumlarda,bloglarımızda,tweetlerimizde elimizden ne geliyorsa o şekilde sahip çıkmaya çalıştık. Tweet atıp da eyleme geçmeyenler küçümseniyor ya ben onları bile çok değerli buluyorum zira Fenerbahçe bir tek taraftarının külüne muhtaçtı bu dönemde.

Bizim canımız çok yandı, lütfen kimse, hiçbir taraftar ve hiçbir takım bizim canımı da yandı demesin. Komik oluyor, yaşamadıkları şeyin dışarıdan etkisini muhakkak ki hissettiler ama asla yaşamadılar. Şimdi biraz canı yananlar feryat ediyorlar. İş tehlikeye girince Fatih Terim hakeme sallıyor, saldırıyor. Şenol Güneş futbolun ayrıştırıcı olmasından bahsediyor. Yıldırım Demirören'e oy verenler de vermeden gizli gizli destekleyenler de şimdi gitmesini istiyor. Ben hiç gelmesincilerdendim mesela. Neyse sonuç hep aynı canı yanan bağırıp çağırıyor diğerleri onların sesini duymuyor bile.

Kimsenin 3 Temmuz'dan beri bizim sesimizi duymadığı gibi. Bugüne kadar gelinen süreçte hiç kimsenin ümidi olmadığı bir sezonda iki şampiyonluk da artık tamamen Fenerbahçe'nin elinde. Ama benim alacakları şampiyonluk umurumda bile değil. Ben sahada alın terini akıtan, iyi oynamasa da mücadele eden bu takımı zaten gönlümde şampiyon ilan ettim. Bu yazıyı da henüz hiçbir şey belli değilken yazmak istedim ki, sonradan çevir kazı yansın yapıyor demesinler.

Sahada bir onur mücadelesi vardı ve bu mücadeleden galip ayrıldı Fenerbahçe takımı. Bunun ötesi yok, bu mücadele ligde 3, kupada 1 maçla daha devam edecek ve nihayetinde birileri şampiyon olacak. Ama bu onur mücadelesi Fenerbahçeli taraftarlar nezdinde hiç unutulmayacak. Ben bunu Şükrü Saraçoğlu'ndaki son Beşiktaş maçında fazlasıyla hissetim. 52.000 kişi hiç olmadığı kadar sarıldı takımına o gün. Takım da onlara...

Geriye bu sezonla ilgili anlatılan herşey hikaye. Canım yandı diyenlerin de Fenerbahçe camiasının yaşadıkları yanında boş söyledikleri. Eğer Fenerbahçe'nincanı bu kadar yanmasaydı bugün burada olması bile mümkün değildi bu kadro yapısıyla. Canı o kadar yandı ki bugün finişe önde girmek üzere.

24 Nisan 2012 Salı

Oyun Aklını Yitirmek


Cumartesi gecesi oynanan El Classico'ya atıfta bulunulsa da Pazar gecesi Galatasaray Fenerbahçe karşısında Barca'nın Real Madrid'e karşı oynadığı oyundan birkaç gömlek daha üstün oynadı. Buna rağmen kazanamaması ise artık sadece Fenerbahçe karşısında Galatasaray'ın şansı tutmuyor ya da Galatasaray'lı oyuncular psikolojik olarak etkileniyor ile açıklanamaz boyuta geldi artık.

Yıl 1996, günlerden Mayıs'ın beşi birçok Fenerbahçeli'ye ve birçok Trabzonsporlu'ya birşeyler hatırlatıyordur. Aykut Kocaman'ın şampiyonluğu getirdiği golle deplasmanda 2-1 kazanan sarı larcivertliler o gün de Pazar gece ki kadar pasif bir oyun ortaya koymuşlardı. Şenol Güneş ise Abdullah ile Trabzonspor 1-0 öne geçtikten sonra oyunu kontrol etmek yerine çılgınlar gibi hücum etmesini izlemişti takımının. O gün beraberlik bile yetiyordu ama Trabzonspor kudurmuşçasına hücum etti. Ve o kadar kontrolsüz geldi ki önce Oğuz'un frikik golü ardından maçın sonlarına doğru Aykut'un kontrataktan yaptığı skorla bir daha geçen sezona kadar hiç yaklaşamadığı lig şampiyonluğunu kendi eliyle bıraktı rakibine.

Pazar gecesi Galatasaray mükemmel bir oyun ortaya koydu .Bunu sahanın tartışmasız en iyisi olarak Volkan'ı göstererek zaten kabul ediyoruz. 40. dakikadan sonra maçta 70'lere gelene kadar ben bir taraftar olarak diken üzerinde oturdum. Ama öyle goller kaçmaya başladı ki ve Galatasaray öyle açık alanlar bırakmaya başladı ki Fenerbahçe'nin birkez rakip kaleye yüklenirse golle buluşacağını da düşündüm. Galatasaray çılgınlar gibi saldırmasının cezasını çekti. Tıpkı 96'da Trabzonspor'un çektiği gibi. Tıpkı 6 Kasım'da yaşadığı daha büyük felaket gibi.

Eğer biraz kontrollü olabilselerdi, yine galip ayrılacaklardı muhtemelen. Belki sadece bir adam daha fazla bırakabilselerdi geride ne Özer'in kafası Bienvenu'ye gidecek, ne Bienvenu gibi dengesiz bir adam yine dengesiz bir şekilde topu ileri dürtebilecek ne de Stoch o boş koşuyu yapıp Muslera ile burun buruna gelecekti. Fatih Terim çok büyük bir teknik adam ve onu büyük yapan etkenlerin başında da ne olursa olsun hücumu düşünmesi geliyor. Fatih Terim olmasaydı mesela Euro 2008'deki Çek Cumhuriyeti galibiyeti kesinlikle yaşanmazdı ülke tarihinde. Ama Fatih Terim gerek teknik adam kimliğiyle, gerekse mental olarak 6-0'ın intikamı peşinde. Sırf bu yüzden 2-1 bile maçı kazansa dahi rakibini ezerek, sahadan silerek bunu yapmak istiyor. Maçın skorunun bile artık önemi kalmadı. Amaç tamamen rakibi sahadan silmek. Bu kadar başarılı bir baskıya ve yaklaşık 40 dakika süren oyunu domine etme gücüne rağmen eğer Fenerbahçe biraz daha kaliteli isimlerden oluşsaydı eminim maç çok daha farklı olurdu.

O zaman ne Galatasaray bulduğu pozisyonların birçoğunu yakalayabilir ne de Fenerbahçe 2-1 ile yetinirdi. Sadece birkaç kaliteli ayak bile bu baskın oyunu kıracak çıkışları yapar ve skoru daha da farklı bir noktaya getirirdi. Kimse bundan bahsetmiyor ama gerçek bu. Fenerbahçe iki top yapıp orta sahaya kadar topu her taşıdığında Stoch'un attığı golün benzerlerini atma şansını yakalayacaktı. Kabul ediyorum ki Fenerbahçe'nin mağlup olmaması aynı zamanda Galatasaray'ın şanssızlığı ve Volkan'ın büyük kaleci olmasına bağlı çokça. Ama daha çok aklını yitirmiş bir oyun anlayışına. Galatasaray girdiği pozisyonlarda bile şuursuzca vurdu kaleye topları. Kontrolsüz bir güç gösterisi yerine oyun aklının öne çıktığı bir kalite koymadı sahaya. Kısacası Galatasaray maçı çevirmek adına oyun aklını yitirdi.

Ben artık Galatasaray'ın baskın oynayıp da kaybettiği diğer maçlarda Fenerbahçe karşısındaki hiçbir 90 dakikayı şanssızlığa ya da büyüye bağlayamıyorum. Bu tamamen oyun aklını yitirmekle ilgili bir durum. Ve Galatasaraylılar bu tip sonuçlara şanssızlık dedikleri sürece bunu daha çok yaşamaya devam edecekler.

18 Nisan 2012 Çarşamba

Süper Finalde İlk Haftanın Ardından


Süper Final başladı, ilk hafta geride kaldı, ne Fenerbahçe'nin beklediği gerçekleşti, ne de Galatasaray'ın tam olarak. Her ikisi de haftayı karlı kapattılar ama her ikisi de rakiplerinin puan kaybını boşuna beklediler. Süper Final'in ikinci haftası da olası bir Galatasaray galibiyeti ile düğümü çözebilir ve geriye kalan haftaları anlamsız bir hale getirir.

Bu açıdan Süper Final paketi gazına gelmeyip Lig TV'den paketi almadığım için mutluyum. Çok iyi bir Fenerbahçe Trabzonspor maçını evde keyifle bira ve çerez muhabbetiyle izlemek varken dışarıda izlemiş olmama rağmen. Maçı iyi yapan etken kuşkusuz Fenerbahçe'nin 34 haftada gerçekleştiremediği oyun hakimiyetini bu maçta fazlasıyla sağlamış olmasından kaynaklanıyor. Belki pozisyon zenginliği açısından orta karar bir maç ama Fenerbahçe'de veteranların dönüşü muhteşem. Emre ve oyuna girdikten sonra Semih'in etkisi olumlu yönde. Cristian şunu net olarak ortaya koydu ki hücuma dönük orta saha kendisi. Savunmada da görevini yerine getiriyor ancak Cristian ofansif görevleri partnerinden yani genel olarak Emre'den çok daha fazla üstlenmeli. Fenerbahçe'nin oyunun zenginleştiren etkenlerin başında bu geliyor. Bir diğer etken de 4-3-3 sevdasından bu maçta da vazgeçilmesi. Stoch'un oynamayışı ve onun yerine görev alan Caner'in oyunun iki yönüne verdiği katkı Fenerbahçe'nin oyun anlayışını bir üst kademeye taşıyan bir diğer faktör. Alex'in vitrine çıkmasına gerek kalmadan kazanılan bir maç önemli Fenerbahçe adına. Trabzonspor ise daha sezon başında yazdığım bir yazıda olduğu gibi Burak Yılmaz odaklı ve oyunu kanatlara yayamayan tek bir alternatif strateji yaratamamanın cezasını bolca çekecek Süper Final'de.

Haftanın ikinci maçı gösterdi ki Beşiktaş'ın da kalan 5 haftada Trabzonspor'dan pek farkı olmayacak. Galatasaray'ın hiç kasmadığı bir oyunda varlık dahi gösteremediler. Bu hafta Galatasaray'ın form durumunu gösterecek. Son haftalarda yapılan form düşüklüğü eleştirileri gerçek mi yoksa Galatasaray gücünü ekonomik mi kullanıyor Fenerbahçe maçı gerçek ölçü olacak. Ama Beşiktaş karşısında sadece oyuna hakim olmak istediği dakikalarda top yapması, geri kalan bölümde kontrollü oynaması yetti sarı kırmızılılara.

Haftanın ayıplarında baş sırada Emre Belözoğlu var. Ben ırkçı bir yaklaşımla ağızdan o sözlerin çıktığını düşünmüyorum ama en hafif tabiriyle de uluslararası platform normlarında fiyasko ve terbiyesiz bir yaklaşım. Cezası neyse çekecek. Irkçılık spekülasyonuna da bir sonraki yazımda değineceğim ama şu kadarını şimdilik söylesem yeterli: "Bu ülkede nadir ırkçılığa maruz kalmayan ve sevilen ırktır siyahiler, gerisi palavra çünkü biz ırkçıyız toplum olarak."

Haftanın bir diğer ayıbı da Hüseyin Göcek'e ait. Ben maçın skorunu etkilediğini düşünmüyorum, gol ofsayt olsa da süzülmesi çok ama çok zor bir pozisyon. Hüseyin Göcek'in esas ayıbı bir hakem gibi sahada duramaması ve ortamı germesi. Aldığı her karar ve çaldığı her düdükte hakem dörtlüsü olarak ne tribünlere ne de futbolculara güven veremediler. Özgüven eksikliğini hissettirdiğiniz anda bunun üzerine saçma sapan kararlar veriyorsanız ortam gerilir. Gerildikçe de bir nokta da patlar insanlar.

Haftanın oyuncusu Cristian. Bir gol ve bir asistlik performansının yanında aslında belki de Fenerbahçe'nin tüm sezonda en istikrarlı denebilecek ismi. Oyun kalitesi genelde ortalamanın üzerinde. Ve ne zaman daha ofansif oynama fırsatı bulsa o zaman skor üzerinde etkili. Bu hafta olduğu gibi.

29 Mart 2012 Perşembe

Süper Final


Futbolun içinden gelen, döneminin yıldız futbolcusu, vizyon ve proje sahibi, hiçbir aktif siyasi ve kulüp ilişkisi bulunmayan .... TFF Başkanı oldu.

Kulüpler Birliği feshedildi. Play off yok.

TFF tarafından tüm liglerde oynayan futbol takımlarının kulüp yönetim kurullarında futboldan gelen en az 3 üyenin bulundurulması, bunlardan bir tanesinin eş başkan sıfatıyla görev alması şartı getirildi.

Futbol takımlarının yönetim kurullarında başkanlık görevinin 3'er yıldan en fazla 2 dönem sürdürülmesi, üçüncü dönemde daha önceki iki dönem başkanlık yapan şahısların bir daha yönetim kuruluna seçilememesi karara bağlandı.

FIFA ve UEFA kurallarına göre mali yükümlülüklerini yerine getirmeyen ve belirlenen standartlara göre kulüp yönetim bütçe dengesi sağlanamayan kulüplere 5 yıl transfer yasağı getirildi.

Yabancı futbolcu transferi serbest bırakıldı. Ancak kulüpler on sekiz kişilik kadrolarında alt yapılarından gelen en az 5 futbolcuyu bulundurmakla yükümlü olacaklar. Ayrıca yabancı futbolcularının %75'i kendi milli takımlarında aktif olarak görev yapan oyunculardan oluşacak.

Şike davası yeni kurulan Spor Mahkemesine taşındı ve burada 2 ay içerisinde alınacak kararın bağklayıcı olmasına karar verildi. Davadaki tüm sanıklar tutuksuz yargılanacaklar.

Teknik adamlara aynı sezon içerisinde birden fazla takım çalıştıramama yasağı getirildi. Aynı şekilde bir futbol takımı da aynı sezon içerisinde en fazla iki teknik adamla çalışabilecek.

Futbolcu Sendikası kuruldu, futbolcu hakları bundan sonra tıpkı NBA'de olduğu gibi sendika tarafından korunuyor olacak. Yapılan sözleşmeler ve ödemeler TFF dışında ayrıca sendika tarafından da takip ediliyor olacak.

Basın özgürlüğüne ilişkin yeni düzenlemeler hayata geçirildi. Bu düzenlemeler çerçevesinde sakıncalı bulunan program ve spor yorumcu ve köşe yazarlarına 5 yıl men cezası getirildi. Bu süre içerisinde ceza getirilen program ve spor yorumcu ve yazarları hiçbir şekilde bir basın ve medya kuruluşunda spor kapsamında aktif görev alamayacaklar. Benzer bir yönetmelik TFF tarafından kulüp yönetici ve futbolcularına da geçerli olacak. Ceza süresi ise 1 yıl olarak belirlendi.

Seyircisiz oynama cezası kaldırıldı. Her maç stadyum kapasitesinin %20'sinin Aile Tribünü olarak ayrılmasına karar verildi. Maç esnasında çıkabilecek her türlü olay, sahaya yabancı madde atılması vs. olaylarda hakemin maçı tatil etmesi ve rakip takımın hanesine 3 puan eklenmesine karar verildi.

Stadyumlara hijyen ve hizmet standardı getirildi. Bu standartlara uymayan stadyumların standartlar yerine getirilene kadar kapatılmasına ve o stadyumda oynayan takımın en yakın stadyumda maçlarına devam etmesine karar verildi. Aynı durum standartlara uymayan bozuk zeminler için de geçerli.

Türk futbolcuların bonservis bedellerinin sözleşmesinde kendisine ödenen tutarın 2 katını aşamayacağı maddesi karara bağlandı.

Ligde 16 takımın mücadele etmesi planlanıyor. Türkiye Kupası ilk turdan itibaren eleminasyon usulüne uygun tek maç üzerinden yapılacak. Her takım birbiriyle eşleşecek ve seri başı uygulaması olmayacak.

Deplasman kontenjanı %10'a çıkarıldı. Takımların taraftarları deplasmanlarda stadyum kapasitesinin %10'u kadar kontenjana sahip olacaklar.

Karaborsa bilet satışları alınan önlemlerle tamemen ortadan kaldırıldı.

Daha uzar gider, bir çırpıda aklıma gelenler bunlar. Büyük çoğunluğuna katılacaksınızdır. Katılmadıklarınız, tartışacaklarınız da olacaktır elbet. Nihayetinde her madde için salt çoğunluk sağlayabiliyor muyuz önemli olan bu.

Benim kafamdaki en Süper Final böyle olurdu.