31 Ekim 2008 Cuma

Ve Tanrı Onu Yarattı


Arjantin 'de bir gazeteci "Biz hep tanrının Arjantin'li olduğuna inandık, Maradona'yı gördükten sonra bunun gerçek olduğunu anladık" diyerek Maradona'yı yere göğe sığdıramayan bir söylemde bulunmuştu. Yine bir başka gazeteci ona olan hayranlığını kelimelere dökerken onun Boca'lı olmasına duyduğu kıskançlığı da gizleyemiyordu. Bu gazeteci River Plate taraftarıydı ve bir River Plate taraftarı için Boca hakkında dolaylı da olsa olumlu bir söz duymanız demek dünyanın sonu geldiğine işarettir.

Küçük dev adam artık Arjantin Milli Takımı'nın başında. Onlarca kokain, doping, şike olayıyla dolu çalkantılı bir futbol hayatının ardından Arjantin Milli Takımı'nın başına geçmek ancak Maradona gibi bir futbol tanrısına nasip olabilirdi. Oldu da...



1986 Dünya Kupası'nda gece üçlerde kalkıp G.Kore ve Belçika maçlarını izlediğim bu adamın teknik direktörlük hayatının da çok renkli geçeceğini ama hızlı sona ereceğini düşünüyorum. Tıpkı futbol hayatı gibi. Tabi futbol hayatı kısa sürmese de, bugün baktığımda onunla ilgili hatırladığım herşey bir film şeridi gibi akıp gidiyor.

Belki de ona olan hayranlığımızın temelinde taraftarla birlikte içiçe tezahurat yapacak kadar bize yakın, ben diğerleri gibi smokinle FIFA toplantılarına katılacak bir adam değilim dediği kadar isyankar, ABD'yi yerden yere vuracak açıklamalar yapacak kadar cesur olması hepimizin ona olan sevgisini katlayarak artıran.

Arjantin Milli Takımı'nın başında ne yapar bilemem ama benim hatıralarımda bu adamla ilgili ilk aklıma gelen resim yazımın başında duruyor. Öyle de kalacak...

10 Ekim 2008 Cuma

Mustafa Denizli Şampiyon Yap Bizi


Ve Beşiktaş'ta Mustafa Denizli dönemi başladı. Şimdiden Çarşı tribünlerinden "Mustafa Denizli, şampiyon yap bizi" tezahüratlarını duyar gibiyim.

Her ne kadar Beşiktaş çok kötü yönetilse de, her ne kadar Ertuğrul Sağlam'ın gidişi çok yakışıksız da olsa Mustafa Denizli tam anlamıyla Beşiktaş'a ilaç olabilecek isim. Kısa vadede Beşiktaş onunla başarılar kazanabilir, uzun vadede diyemiyorum çünkü ligde ilerleyen dönemlerde alacağı başarısız sonuçlar karşısında Yıldırım Demirören'in onunla yollarını ayıracağına olan inancım tam. Yine de bu yıl için şampiyonluğun en büyük adayı haline gelmiştir Beşiktaş Mustafa Denizli ile.

Bir teknik direktörün takıma olan katkısının yüzde beş, on bilemedin on beş olduğu söylenir hep. Ben bu görüşe karşuı çıkanlardanım. İyi bir teknik direktörün meziyetleri önce saha dışında, antremana çıkmadan başlar. İyi bir teknik direktör ilk önce iyi bir psikolog, futbolcusu ile dost olabilen teknik direktördür. Aynı zamanda sosyal olan, ilişkilerini başarı ile yürüten teknik direktör ancak saha içinde de başarılı olabilir. Mustafa Denizli hem saha dışı hem de saha içi meziyetleri ile gerçekten iyi bir futbol adamı. Kariyerindeki başarıları konuşmaya bile gerek yok.
Peki Beşitaş'a katkısı ne kadar mı olur? Yüzde elli bir...

8 Ekim 2008 Çarşamba

Ah Sergen Vah Sergen

Sergen Yalçın için Türkiye'nin George Best'i diyebilir miyiz? Onun kadar hızlı yaşamadı, alkolle arası yok, tabi dünya futbolunda onun kadar popüler asla değil. Ama yeteneklerini harcama konusunda en az onun kadar başarılıydı.

Vedat Okyar onu sahada izlemek ayrı bir keyif der hep ama Sergen Yalçın'ı televizyondaki spor programlarında yorumcu olarak izlemek konusunda ne düşünüyor acaba?
Ben açıkçası onu izlerken eğleniyorum, çok gülüyorum, sahadaki çocuğun televizyon çocuğuna dönüşümünü izliyorum sanki. Bir insan bu kadar mı kendini inkar eder aklım almıyor. Onun gibi aynı konuşma içerisinde beş kez fikir değiştiren ve her söylediği fikri büyük bir tutarlılıkla savunan bir yorumcu daha yok. Yine Rıdvan abisinin, Hakan'ın söylemlerinin hemen ardından onların sözlerini evirip çevirip tekrarlayan ve bunu yeni birşey söylüyormuş gibi süsleyen başka yorumcu da yok.


Ben Sergen Yalçın'ı izlerken keyif alıyorum. Futbol sahalarının dahi çocuğunun ayakları kadar ağzının da iyi çalıştığını ama kaçak çalıştığını görmek tuhaf bir şekilde beni mutlu ediyor.


Ayaklarına ve ağzına sağlık Sergen Yalçın:-)

7 Ekim 2008 Salı

Gerçek Beşiktaşlı Nasıl Durmalı?


01 Haziran 2007
Yıldırım Demirören şunları söyledi: "Sayın Tigana'nın görevden ayrılmasından sonra en son basın toplantısında yarışmayı seven, vizyonu olan, hedefleri olan ve Türkiye'yi tanıyan, Beşiktaş'ı tanıyan bir hoca arayışı içinde olduğumuzu sizlere beyan etmiştim. Yaptığım görüşmeler sonunda bu vasıflara uyan Beşiktaşlılık duruşuyla Beşiktaş'a emek verdiği sürece bütün Beşiktaş Camiası'nın sevgisini kazanmış gönlünde taht kurmuş ve hedefleriyle Beşiktaşımız'ı, genç kadromuzu daha iyi yerlere taşıyacağına inandığımız Sayın Ertuğrul Sağlam'ı bugün Yönetim Kurulu ile beraber son kararımızı vererek teknik direktörlüğe getirdik. Geçen sezon Türk antrenörlerinin senesiydi. Sayın Ertuğrul Sağlam da bunların simgesiydi. Ben Ertuğrul Sağlam ile büyük başarılara imza atacağımıza inanıyorum. Ama burada bütün görev biz Yönetim Kurulu'na, Beşiktaş Camiası'na ve siz değerli basın mensuplarına düşüyor. Hocamızın sonuna kadar arkasında durmak zorundayız.

06 Ekim 2008
Yıldırım Demirören şunları söyledi: “Lucescu ile transfer görüşmedim. Sana (Ertuğrul Sağlam) ve ekibine sonuna kadar güveniyorum. Görevinin başındasın”

07 Ekim 2008
Ertuğrul Sağlam'ın basın toplantısındaki kapanış sözleri: "Taraftarlarımız geldiğim günden bu yana bana destek verdi. Adam gibi adam Ertuğrul Sağlam' dediler. Görevime adam gibi başladım, adam gibi devam ettim ve adam gibi bitiriyorum"

Hangisi Beşiktaşlılık duruşu?

İki Portre: Sayısız Benzerliği Bulun









Gençlik yıllarında boyları dışında birbirilerine benzemedikleri kesin.







Teknik direktörlüklerinin olgunlaştığı şu günlerde ise mimikleri bile benzemeye başladı. Ondan da öte karakterlerindeki büyük beznerlikler aslında. Aşağıdaki demeçleri bile sanki aynı ağızdan çıkmış gibi değil mi?

2008 Avrupa Şampiyonası Eleme Grubu Maçlarında Fatih Terim: Ders almam, ders veririm.

Eylül ayı içerisinde Jose Mourinho: "Elbette ki özel biriyim. Kendi işinizde benim son yıllarda başarılı olduğum kadar başarılı olmak mı istiyorsunuz? Şansınız yok bence..."
Hemşehrilik var mı acaba?

6 Ekim 2008 Pazartesi

Başarı Kıstası



Bir "futbol ülkesinin" güzide kulüplerinden birinin başına tecrübeli sayılabilecek bir Alman teknik direktör gelir. Bu güzide kulübümüz Alman teknik direktörünün yönetiminde ilk iki sezonunu şampiyon tamamlarken diğer sezonda ligin son haftasınının son dakikalarında şampiyonluğu rakibine kaptırır.

Kulüp güzide olunca teknik direktörle yollar ayrılır ve takımın başına bu sefer de teknik direktörlük kariyeri daha yeni yeni olgunlaşan ancak futbolculuk kariyeri müthiş bir Brezilyalı getirilir. Bu Brezilyalı da arada sırada UEFA başkanı ile top sektirmek ve birbirine penaltı atmak dışında takımı ilk sezonunda şampiyon, ikinci sezonunda ise ikinci yapar. Üstüne de uluslararası bir turnuvada bu futbol takımı tarihinde gelemediği bir noktaya gelerek büyük başarı yakalar.

Yine de güzide kulübümüzü bu lig ikinciliği kesmez, Brezilyalı gider yerine tarihinde sadece bir uluslararası şampiyonluğu bulunan Milli Takımı, aradan geçen onlarca yıldan sonra ikinci kez aynı başarıya taşıyan "Futbol Dede'si" getirilir. Üstelik takımın başkanı "Tam da benim gibi düşünen bir teknik adam" der bu teknik direktörümüz için.

Sonuç bu güzide takımımızın Ekim ayına gelinen şu günlerde tarihinde gördüğü en kötü performans. Üstelik bundan yıllar önce lige kendi sahasındaki 6-1'lik yenilgiyle başladığından da kötü. Gerçi o dönemde de Holanda vatandaşı olan gerçekten çok önemli bir teknik adam bu güzide takımın başındaydı ya neyse.

Bir başka futbol ülkesinde ise (ama bu gerçekten futbol ülkesi), yine çok önemli bir futbol takımının başına 1986 yılında gidip bir İskoç'u getirirler. Bu İskoç'un 1993'e kadar kazandığı lig şampiyonluğu yoktur ama takımın başında olmaya devam eder. Sonrasında 1993'ten günümüze kadar 9 lig şampiyonluğu ve 2 kez de uluslararası düzeyde kulüpler seviyesindeki en büyük kupa kazanılır.
Bir "futbol ülkesinin" güzide kulübü teknik direktör öğütürken, diğeri kulübün anahtarını teslim eder 22 yıl boyunca tek bir kişiye. Güzide kulüp patronları ise malesef beş yılda iki teknik adamla yaşanan üç lig şampiyonluğu ve iki ikinciliği, uluslararası düzeyde yakalanmış başarıyı yeterli görmezler. Onların vizyonu çok daha ötesindedir kulübün.
Kulüp bir şirkettir ve şirketler dünyasında kapitalist düzenin acımasız kuralları hakimdir. Nasıl ki şirketler CEO'larını bile gözü kapalı bir şekilde harcıyorlarsa ve gerektiğinde parayı bastırıp başkalarını getirebiliyorlarsa, aynı şey kulüpler için de geçerlidir. Kulüpten büyük futbolcu olamaz, tabi ki olamaz da kulübü sırtında taşıyan adamlar da ödüllendirilmez tıpkı şirketler dünyasında olduğu gibi. Üç kuruş fazla vermektense yeni heyecanlar aranır nedense.

Politika para politikasıdır ama arz-talep dengesi gözetilmez, fiyat dengesi içerideki futbolcu için farklı, dışarıdan alınan için farklıdır. Öyle olunca bu güzide kulübümüz gider o kıtanın en güzide liglerinden birinin gol kralına sırf bonservisi için onlarca milyon dolar sayar, gerçekten iyi de eder. İyi eder ama o lige üç kuruş fazla vermediği için en değerli futbolcusunu kurban verir. Buna ticarette olmasa da futbolda "hayali ihracat" denir.

Bir de "hayali ithalat" var. Son yedi sekiz sezondur hiçbir varlık gösteremeyen ancak rakip takımda yetiştiği için değerine paha biçilemeyen ülkenin en büyük yeteneği kazandırılır güzide kulübün kadrosuna. Önemlidir bu hamle tabi ki, gerçekten önemlidir ama hem hayali ithalat yapacak lüksün var, hem de hayali ihracat, sen Real Madrid misin demezler mi hiç adama?

Hayallerden bahsetmişken tam da bir camianın artık kurumsallaştık, ülke futbolunun onlarca yıl önüne geçtik derken herşeyi gerisin geriye döndürmek hayal tacirliği değil midir?
Bir takım ancak üzerine birşeyler koyarak bir yerlere gelir. Yoksa o takımın tüm kadrosu yabancı futbolculardan oluşsa da üzerine koymadıkça birşey olmaz. Olsa olsa bu "futbol ülkesinde" ancak Real Mardin olur. Üzerine birşeyler koymadan içini boşaltırsanız da bir gün gelir iflas eder. Tıpkı ülke ekonomisi gibi.

Tüm bu hikayeye rağmen bu güzide kulübün sezon içerisinde performansını artırması, şampiyon olması beni şaşırtmaz. Kimseyi de şaşırtmamalı. Halihazırda ortadaki başarısız sonuçlara rağmen kimse istifa etmemeli. Zaten kimse nasıl istikrarlı bir başarı olmadığı sürece başarılı adledilemezse, istikrarlı bir başarısızlık olmadığında da başarısız adledilemez. Önemli olan bu kadar badireden sonra artık istikrarlı bir politika oluşturmanın ne kadar önemli olduğunun anlaşılmasıdır.

Bu anlayışa sahip olmayan sadece bu güzide futbol kulübümüz değildir. Ülke futbolunda yere göğe sığdıramadığımız diğer büyüklerimiz ve büyüklerin etrafında meze olan küçüklerimiz de istikrarsızlık yumağının faturasını zaman zaman ödemektedirler. Zaten bu nedenlerdir ki kulüpler düzeyinde kazanılan bir Avrupa Şampiyonluğu da diğer bir büyük kulübümüzü o sezon dışında başarılı yapmıyor.
Başarı kıstasını sadece medya belirleyemez, sadece taraftar da belirleyemez, belirleyecek olan öncelikle profesyonel futbol yöneticileridir. Başarı kıstası istikrardan geçer. On yılın üzerinde kulübü yönetmek bir istikrardır ve zaman içerisinde belirli periyotlarda başarıyı getirmiştir. Başarıyı sürekli kılmak için alınan kararların istikrarı da önemlidir. İşte bu güzide kulübümüzün aldığı kararları istikrarlı bir şekilde sürdürememesidir bugünkü tablonun nedeni.

Gün yine futbol çığırtkanlarının infaz gerçekleştirme günü olabilir. Olabilir de buna karşı durmak da yönetimlerin işidir. Ne teknik direktörünü ne de futbolcunu aslanların olduğu arenaya atmamalıdır yönetici. Biz bu takım için herşeyi yaptık yediği önünde yemediği ardında da yapmamalıdır. Sakatlar vardır, cezalılar vardır, formsuzlar vardır ve çıkan kadro malesef yetersizdir. Yetersiz olsa da onursuz değildir. Bugün teknik adamınızı ve futbolcularınızı aslanların önüne atmak sizin adınıza günü kurtarabilir ama o futbol takımından uzun seneler verim alamamanıza neden olur. Kulübe sahip çıkmak da bir istikrar işidir ve eğer her başarısız sonucun ardından aslanlara kurban verecekseniz ancak "tüpçü" olabilirsiniz, kulüp yöneticisi değil.
Kulübün menfaatleri için kavga edilir ama savaş açmak başka birşey. Yıllarca diğer büyüklerle, federasyonla kavga etmek kendi taraftarın ve medyan önünde hoş gelir de iş kendi taraftarın ve medyanla kavgaya dönüştüğünde çığırından çıkar. Çürükleri ayıklamak da yönetimin işidir ama çürükleri ayıklarken pire için yorgan yakmadan. Burada da istikrar aranır, istikrar olmazsa sadece yorgan değil, herşey kül olur.
Kıssadan hisse: Eğer hala anlaşılmadıysa şöyle yazayım, başarının yolu istikrardan geçer. Önce istikrarlı olun...




23 Eylül 2008 Salı

Sol Kanadın Futbol Tanrısı

Genelde Avustralya dışarıdan çok göç alır, Yunanlı, Hırvat, Türk, Asya kökenli... Her milletten insana rastlarsınız bu ülkede. Kewell ise tam tersini yapan azınlığa ait bir futbol işçisi. Futbol oynamak için Avustralya'nın onu kesmeyeceğini çok önceden görmüş ki 15 yaşında Leeds United'ın yolunu tutmuş.
Pek çoğumuz Kewell'ın daha yaşlı olduğunu düşünebiliriz ama o henüz 30'unda ve 17 yaşından beri profesyonel arenada sahne alıyor olması onu bizim gözümüzde daha yaşlı kılıyor. Leeds United'ta Viduka, Alan Smith, Rio Ferdinand, Robbie Keane, Lee Bowyer, Fowler, Olivier Dacourt ve Jonathan Woodgate'li efsane kadroda bu isimlerle beraber oynadı. Ş.L'de yarı finalde Valencia'ya 3-0 ile boyun eğip elendiklerinde Leeds'teki kariyerinin zirvesine çıktı. Ama Kewell için kendi kariyerinin zirvesi İstanbul'dan geçiyordu ve final maçında şanssız bir şekilde tekrar sakatlanmasına rağmen Leeds'te kaldıramadığı kupaya Liverpool'da uzandı.

Yine de bu küçük adam kariyerinin en güzel günlerini Leeds forması ile geçirdi. Taraftar onun için tribünlerde şu şarkıyı bestelemişti.

Posh spice is a whore
She rings a big fat jewell
When she’s shagging beckham
She thinks of harry kewell

Bu futbol dehası son günlerde çokça tartışılmaya başlandığı gibi Hagi'nin varisi değil ama futboluyla damağımızda enfes tatlar bırakacak bir Ginola. Sahada bileklerinin yumuşaklığı, raket gibi olan sol ayağı ve yakışıklılığıyla bana fazlasıyla Ginola'yı hatırlatıyor. Galatasaray'lı olsun ya da olmasın, Türk futbolseverleri onu Süper Lig'de izleyebildikleri için çok şanslılar. Eğer sakatlığı tekrarlamazsa bu şansı da doya doya yaşayabilecekler.


18 Eylül 2008 Perşembe

Kendini Aramak

Fenerbahçe Porto deplasmanında oynamadan kaybetti ama oynamadan dahi kazanma şansı vardı. Porto ortalama bir takım görüntüsünde ve Fenerbahçe şu an ki kadrosuyla dahi rakibinden üstün. Gelin görün ki bazı nedenler Fenerbahçe'nin hem ligde hem de Avrupa'da kör topal bir başlangıç yapmasına neden oldu. Peki nedir bu nedenler;

1. Öncelikle zaman, her yeni gelen teknik direktörün ihtiyacı olan şey. Arogones'i tartışmak kadar saçma birşey olamaz. Sorun onun futbolcuları tanıyacak zamana ihtiyacı olması. Şu anda deniyor ve denerken de hatalar yapıyor. Ama kimse Milli Takım hocalığı ile kulüp hocalığı farklı diye ahkam kesmemeli. O zaman Fabio Capello'nun İngiltere Milli Takımı'ndan sonra kulüp takımı yönetmemesi lazım. Ya da Scolari'nin Portekiz'in başından Chelsea'ye gitmesi abesle iştigal. Tabi ki değil...

2. Takımın uyumu henüz tam olarak sağlanamadı. Bunda Aurelio'nun gidişi sonrasında ortaya çıkan kurgu sorununun etkisi de büyük. O olsaydı bu geçiş süreci daha yumuşak atlatılabilirdi ama yok ve sancılı bir dönem yaşanıyor.
3. Takımdaki sakatların aslında ne kadar önemli oyuncular olduğunu bazıları yeni yeni anlıyor ama Deivid ( o artık tam bir sağ kanat oyuncusu ve onun varlığı Gökhan'ın performansını da artırıyor, çünkü dünya futbolunda sağ kanatta oynayıp içeri katedişleri ile oyuna bu kadar farklı boyutlar kazandıran çok fazla oyuncu yok) ve Edu (Lugano ile birlikte alternatifsiz olduğunu görüyoruz, zaten bu alternatifsizlik Fenerbahçe'nin esas problemi) kendi pozisyonlarında çok önemli oyuncular. Semih gibi her geçen gün futbolu ile yükselen bir oyuncunun sakatlığı da takımı son iki maçta ciddi şekilde etkiledi. Guiza'nın da aslında üst düzey bir oyun anlayışına sahip olduğunu düşünüyorum. Bu ikili çok tehlikeli bir canavara dönüşebilirler. Bir ay sonra performanslarına tekrar bakalım, o zaman neler olduğunu görüyor olacağız.

4. Josico için de bir geçiş dönemi ve beklemek gerekiyor. Emre ile iyi bir ikili oluşturma şansları var. Bu olmayabilir de ama şimdiden felaket senaryoları üretmek doğru değil. Üstelik Selçuk da sakatlıktan yeni döndü ve henüz istenilen düzeyde değil.

5. Colin Kazım futbol ve kişilik olarak henüz yeteri olgunlukta değil. O daha çok sonradan oyuna girecek patlayıcı güç gibi gözüküyor halen. Ama Deivid dönene kadar futbolunda ve kişiliğinde olgunlaşmaya - 2-3 ayda olur mu, çok zor - ihtiyacı var Fenerbahçe'nin.

Bu noktada önemli olan ihtiyaç duyulan zamanın sonunda Fenerbahçe'nin ligden ve Avrupa'dan ne kadar kopacağı. Bir tek Aurelio'nun varlığı bu süreci az hasarla geçirmek için yeterli olurdu ama Başkan bu konuda yaşanabilecekleri öngöremedi.

Diğer yandan bir tek futbolcunun önemi yoktur tezine hiçbir zaman katılmadım ve katılmıyorum da. Aurelio çarkın en kilit parçasıydı. Geçen sene ki kadrodan Aurelio, Semih, Deivid ve Edu yani ilk onbirin dört kilit ismi yoktu. Hatta Kezman...






16 Eylül 2008 Salı

Acaba Taş Yerinde mi Ağırdır


Berbatov geçen sene Tothenham Hotspur'da oynarken de ismi transfer söylentilerinde en çok geçen Premier Lig futbolcularından biriydi. Geçen sene ismi Manchester United ile anılırken yaptığı bir açıklamayı hatırladım: "Benim için önemli olan sahada futbol oynarken aldığım haz, ben bu hazzı Tothenham'da fazlasıyla alıyorum ve bu hazzı aldığım sürece takımımdan ayrılmaya niyetim yok".


Öyle gözüküyor ki zaman içerisinde bu hazda bir eksilme sözkonusu olmuş. Bu sene transfer döneminin bitmesine çok az bir süre kala Manchester United'a transfer olan Berbatov haftasonu ilk kez Liverpool karşısında forma giydi. 2-1 kaybettikleri maçta pek mutlu olduğunu ya da haz duyduğunu söylemek mümkün olmayacaktır ama transferde aldığı ücret ona farklı bir haz veriyordur.


Amacım Berbatov'u taşlamak değil, futbolun ticari yönünün ve transferde dönen paraların muhtemelen son derece samimi bir şekilde yapılmış bir açıklamanın üzerinden çok fazla zaman geçmeden ortaya çıkardığı sonuca ilişkin birşeyler karalamak sadece. Bu arada Premier Lig'deki ilk dört haftanın sonunda Manu'nun sadece 4 puanı olduğunu ve Tothenham'ın ise 1 puanla ligin dibine demir attığını hatırlatalım.

Tahrik


Haftasonu çok ilginç bir olaya şahit olduk. Maç boyu sinkaflı küfürlere maruz kalan Antalyaspor kalecisi Ömer maç sonunda gururlu ve mağrur bir ifadeyle Galatasaray tribünlerine dönerek iki kolunu göğsünün üzerinde birleştirip bir süre bekledi sahanın ortasında. Karşılığında da rakip taraftarı tahrik ettiği için hakem Bülent Yıldırım'dan kırmızı kart gördü.

Olaya bir de şu şekilde bakalım: Diyelim ki bu oyuncu bir Galatasaray'lı ve 1-1 biten maçın sonunda aynı küfürlere maruz kalıyor ve o da sahanın ortasında aynı hareketi yapıyor. Ya da başka örnekler de var. Mesela bu hafta oynanan Hacettepe-Fenerbahçe maçında Uğur oyundan alınırken kendi seyircisinin protestosuna elini ters bir şekilde sallayarak karşılık verdi. Aynı durumda hangi hakem kırmızı kartına başvuracaktır diye düşünüyorum ama bunu yapacak bir hakem bulamıyorum.

Öyleyse durum aslında toplumsal açıdan bir hayli vahim. Herhangi bir hareket yapmadan rakip takımın taraftarının önünde durmak bile bir tahrik unsuru. Ne kadar da tahrik olmaya hazır bir toplumuz farkında mısınız? Yabancı turistler Taksim'de yeniyılı kutlar, biz tahrik oluruz, üstsüz güneşlenir tecavüze uğrar sebebi tahrik olmamız, ülkenin belli bir aydın kesimi bir toplantıda biraraya gelir, biz din elden gidiyor diye tahrik olur oteli yakarız. Selanik'te Atatürk'ün evi bombalanmış diye ne kadar gayrimüslim varsa hepsinin evini yağmalarız. Sebebi belli, biz hep tahrik edileniz.

Ömer'e gösterilen kırmızı kartın altında aslında bu ülke insanının tahrik olmaya müsait genleri yatıyor. Futbolun üst düzeyde olduğu gelişmiş hiçbir toplumda Ömer'in açık sarı bir kart bile göreceğine inanmıyorum. Bu olay tahrikten öte gösterilen kırmızı kartla futbola yapılan bir tahrip.

8 Eylül 2008 Pazartesi

Maradona'nın Ağzından

Diego Armando Maradona'nın ağzından hayatına ait küçük anektodlar:

Otomobillerim ve ben:

İnanılmaz tekniğini bu karedeki günlerine borçlu olsa gerekMaradona, ilk arabasına 18 yaşında biner. Kırmızı bir Fiat 125. 20'sinde bir Mercedes Benz'e terfi eder. Napoli'de oynarken bir Fiat 600'ü vardır. Milan'ın sahibi Silvio Berlusconi Maradona'la almayı kafasına koyar...Berlusconi, Napoli'de kaç para aldığımı sormadı bile: İki katını vermeye hazırdı! Ayrıca kentin en pahalı yeri Piazza San Babila'da bir daire, istediğim bir otomobil -öyle bir Fiat 600 değil tamam mı?- Lamborghini, Ferrari, Rolls Royce... Ne istersem! Ertesi sabah Napoli'deki herkes Milan'ın peşimde olduğunu öğrenmişti. Napoli'nin Başkanı Ferlaino, bir hediyeyle evime geldi. Siyah bir Ferrari F40! O anda, yeryüzünde bu otomobile sahip tek insandım!

Nefret Ettiğim Ünlüler:
Ben Papa'yla da tanıştım, çünkü ünlüyüm. Düş kırıcıydı. Anneme bir tespih verdi, Claudia'ya bir tespih verdi, ona verdi, şuna verdi, sonra benim sıram gelince İtalyanca olarak ‘‘Seninki özel’’ dedi. Sinirlenmeye başlamıştım. Annemden tespihini istedim, baktım, benimkiyle aynıydı! Papa'ya doğru yürüdüm, sordum: ‘‘Afedersiniz Papa Hazretleri, benimkiyle anneminki arasındaki fark ne?’’ Bana baktı, sırtıma vurdu, gülümsedi, yürümeye devam ettik. Saygısızlık, sırtıma vurdu, gülümsedi, o kadar!

Monaco Prensi Albert: Orospu çocuğu, Monte Carlo'da beni davet ettiği yemeğin parasını bana ödetti! Erken kalkması gerektiğini söyleyip gitti! Monaco'ya Caroline ya da Stephanie'yi görmek için gitmiştim, o aptal Albert'le tanıştım, üstelik bana bir servete mal oldu!

Ne Tanrısı, Diego'nun eliydi!
Maradona, 1986 Meksika Dünya Kupası'nda kupayı kazanan Arjantin takımının kaptanıdır. Arjantin finalde Almanya'yla karşılaşıp yener, ama daha önce İngiltere'yle yaptığı maç daha önemlidir; çünkü iki ülkeyi karşı karşıya getiren Falkland savaşının anıları çok tazedir...Bu maç bizim için bir final gibiydi. Çünkü, bir takıma karşı değil, bir ülkeye karşı kazanmış olacaktık. Maçtan önce futbolun Falkland (Malvinas) Savaşı'yla ilgisi olmadığını söyleyip duruyorduk ama, orada birçok Arjantinli çocuk ölmüştü, onları kuş yavruları gibi öldürmüşlerdi... Bu bir rövanş olacaktı, sanki Malvinas'ı geri alacaktık. Yaptığımız röportajlarda hepimiz de bunları birbirine karıştırmamak lazım filan diyorduk, ama yalandı hepsi, düpedüz yalan! İşte bunun için, sanırım attığım gol, golden öte bir şeydi. Aslında iki gol atmıştım, ikisinin de zevki ayrıydı.Bazen, ilk attığım, elimle attığım gol daha çok hoşuma gidiyor. O sıralarda söyleyemediğimi şimdi söyleyebilirim artık, o dönemde golü ‘‘Tanrı'nın eli’’ diye açıklamıştım. Ne Tanrı'sı yahu! Diego'nun eliydi basbayağı!Kimse farkına varmadı: Kendimi bütün gücümle fırlattım. Bu kadar yükseğe nasıl zıplayabildim, bilmiyorum. Sol yumruğumu ve kafamı geriye attım, kaleci Shilton, Peter Shilton anlamadı ve arkadan gelen Fenwick itiraz eden ilk kişi oldu. Bir şey gördüğünden değil, zıplayarak kaleciyi nasıl aştığımı anlayamadığından. Yan hakemin saha ortasına doğru koştuğunu görünce, babamın bulunduğu tribünlere doğru koştum, bağırdım. Bizim ihtiyar beline kadar sarkmıştı, golü kafamla attığımdan emindi! Sol yumruğumu golü kutlamak içinmiş gibi yukarda tutuyor, bir yandan da hakemlerin nerede olduğuna, birşeyden şüphelenip şüphelenmediklerine bakıyordum. Hiçbiri birşey anlamamıştı. İngilizler protesto ediyorlardı, Valdano da parmağını dudaklarına götürmüş, şşşşt yapıyordu bana, hastanedeki hemşire fotoğrafları gibi.Tanrı'nın eli ha... Fotoğrafçılar bile ne olduğunu görememişti. Bu resimde gözlerini kapatan İngiliz kaleci Shilton çok kızdı, beni verdiği veda partisine çağırmadı. Bu gol çok hoşuma gidiyor, en az öbürü kadar. Tam Falkland Savaşı'ndan sonra, İngilizlere biletlerini kesmiştim.

ABD'de 1994 Dünya Kupası'ndaki ikinci doping olayı Maradona'yı yıkar...
‘‘Diego, seninle bir dakika konuşalım’’ dedi ve beni grubun uzağına götürdü. Elini omuzuma attı, dedi ki: ‘‘Bak, Diego, Nijerya maçındaki antidoping kontrolün pozitif sonuç verdi. Ama üzülme...’’ Onu dinlemiyordum, döndüm, Claudia'yı aradım... Görür görmez gözlerim yaşlarla doldu. Sesim titredi: ‘‘Kupa'dan kovuldum’’ dedim ve bir çocuk gibi ağlamaya başladım. Birbirimize sarılıp otel odasına gittik. Duvarları yumrukluyordum, bağırıyordum, bağırıyordum: ‘‘Ben kıçımı yırttım bu Kupa için, duyuyor musun beni! Kıçımı yırttım, şimdi de başıma bu geliyor!’’Bir kere, kokain değildi! İkincisi, Cerrini'nin (doktoru) istemeden yaptığı bir hataydı. Arjantin'de kullandığım ilaç bitmişti ve o da ABD'de aynı ürünü almıştı, yalnız ABD markalı üründe bir miktar efedrin vardı: Cerrini benim kullandığım Ripped Fast yerine, Ripped Fuel almıştı. İkisinin adı da Ripped'di, ama Fuel'de efedrin içeren bazı kahrolası otlar vardı.

Kaynak: Maradona'nın Anıları adlı kitaptan alıntıdır.

Kısır Döngü

Son on yıla damgasını vuran bir kulüp modeli yaratan Aziz Yıldırım'ın uyguladığı tek adam rejiminin sonlarına gelmiş bulunuyoruz. Fenerbahçe bu dönemde katetmiş olduğu yolu, yine Aziz Yıldırım'ın son yıllardaki politikaları ile geriye sarmaya başlamış gözüküyor.
Aslında kulübün mali açıdan ne kadar iyi yönetildiğini ve futbolun Fenerbahçe'de bir endüstri haline geldiğini kimse inkar edemez. Açıkçası sorun daha çok başkanın futbol takımının yönetimi konusundaki geleneksel yaklaşımını değiştirememiş olmasından kaynaklanıyor.

Türk basınında en çok son dönemde Fenerbahçe'de yakalanan teknik direktör istikrarından bahsedilse de, aslında geçmişten günümüze hiçbir değişiklik yok. Önce Daum şampiyon olunan iki sezonun ardından gelen lig ikinciliği ile, sonra Zico ilk sezonundaki şampiyonluğun ardından en başarılı Avrupa Kupaları serüvenine rağmen önceki teknik direktörlerle benzer bir akıbete uğradılar. Önceki dönem çalışılan teknik direktörler de lig şampiyonluğunu kazanamadıkları için gitmediler mi zaten?

Ön libero mevkine yapılan transferlerle birlikte, Deniz, Selçuk, Maldonado, Emre ve Josico'dan oluşan bir liste var ki, bu kadar çok oyuncunun bir mevki için olduğu başka bir kulüp dünya futbolunda yok açıkçası. Ve ne hikmetse bu oyunculardan hiçbiri Aurelio'nun yerini dolduracak çapta değil. Fenerbahçe tabi ki başarılı olabilir ve bu oyuncular iyi performans yakalayabilirler ama sorun Aurelio'nun nasıl elden kaçırıldığı.

Sorun Aziz Yıldırım'ın ne olursa olsun tek adam olmasından ve bu kültürü aşamamasından kaynaklanıyor. Böyle olunca da gelenekselden vizyonel bir yönetim ve kulüp seviyesine geçme aşamasında problemler çıkıyor. Bu nedenle bugüne kadar tribünlere ekilen tribün teröristleri ortadan kaldırılmak istendiğinde bu başka bir futbol teröristi grup desteklenerek olay halledilmeye çalışılıyor. Yine aynı nedenlerle bir kulüp kendi web sitesi aracılığıyla basın mensupları ile polemiğe giriyor.

Kimse Aziz Yıldırım'ın bu kulübe kattıklarını inkar edemez ama bugün gelinen noktada Fenerbahçe Aziz Yıldırım'ın yönetim anlayışının önüne geçmeye başladı. İşte tam da bu noktada Aziz Yıldırım'ın kendi misyonunu artık doldurduğunun farkına varması gerekiyor.


Football Industry Yayında


Evet, bugün itibariyle tekrar yazmaya başlıyorum. Çeşitli platformlardaki yazılarımı artık bu blogda yazacağım. Bakalım hayırlısı...